ADA: Mutfağında düşüncenin kaynadığı mekân

Ankara Kale’de yer alan Ankara Düşünce Atölyesi (ADA) pandemi nedeniyle bir süredir etkinliklerine ara verse de, gittiğinizde mekânın işletmecisi Bora Keleş’in leziz yemeklerine eşlik eden hoş sohbeti sizi karşılamaya devam ediyor. Akademik düzeyde felsefe, sanat, edebiyat, psikoloji, sanat tarihi gibi kursların verildiği ve söyleşi etkinliklerinin düzenlendiği ADA, başta Kale olmak üzere Ankara’nın bu alandaki faaliyetlerini yaygınlaştıma ve sürekli hâle getirme amacı taşıyor. Hem tiyatrocu hem halkbilimci olan Bora Keleş, Kale’ye ve Ankara’ya ilişkin bilgi ve düşüncelerini 24 Saat gazetesiyle paylaşıyor

SULTAN YAVUZ/ANKARA

ADA (Ankara Düşünce Atölyesi), Kale’de yer alan ve kültür sanat faaliyeti yürüten mekânlardan biri… Aynı zamanda kafe olarak da hizmet veren ADA’nın işletmecisi Bora Keleş, geçtiğimiz Şubat ayında devraldığı mekânı pandemi nedeniyle bir süre açamasa da, Temmuz ayından itibaren ADA’yı konuklarına açmaya başlamış. Gurme de olan Bora Keleş, kendi elleriyle hazırladığı geleneksel Türk mutfağı lezzetlerini menu olarak sunuyor. Yerli ürün ve yerli damak tadını merkeze alan Keleş, gelecekte ise söz konusu mekânı sanatçılar kahvesi hâline getirerek, yeni fikirlerin ortaya çıktığı bir üretim merkezine dönüştürmek istediğini belirtiyor.
Ankara’ya 2002 yılında gelerek tiyatro eğitimi alan Keleş’in bu anlamdaki eğitim yuvaları Ankara Deneme Sahnesi, Bilkent Konservatuarı tiyatro ve opera yönetmenliği bölümü ile aralarında 9 Eylül Konservatuarı ve Kocaeli Konservatuarı’nın da bulunduğu pek çok yurt içi konservatuar olmuş. Daha sonra radyo sinema bölümünde yüksek lisans yaparak, Hacettepe Üniversitesi Türk Halk Bölümü Kültür Ekonomisi Bölümü’nünde de ikinci yüksek lisansını tamamlayan Keleş, aynı bölümde doktoraya başlayacağını söylüyor. 10 yıldır kendi tiyatrosu olan Kaplumbağa Sanat’ı yürüten ve beş yıldır da prodüksiyon hizmeti veren Keleş, kısa film ve belgesel de çektiğini ifade ederek, ünlü yemek eleştirmeni Vedat Milor ile de pandemiden sonra bir belgesel çekeceklerini belirtiyor.
“Herşeyin bir folklorü vardır”
Daha önce ADA bünyesinde tiyatro ve sinema dersleri veren Keleş, Korona bittikten sonra müzik dalında da kurs vermeye devam edeceğini dile getirerek, disiplinelerarası birikimi ve halkbilimci kimliğiyle Ankara’yı şöyle anlatıyor:
“Folklor bir milletin kültürel değerleri bütünüdür ve kültür bir toplumun ürettiği değerlerin bütünüdür. Spor da, yemek de, kıyafet de, konuşmak da, dini vecibeler de bir kültürdür ve her şeyin bir folklorü vardır. Ankara’nın kültürel aidiyeti konusunda çok akademik çalışma yapılmadığı için belgesel yapmak istedim. Dünyada hâle yaşayan kale kaç tane var, düşünmek lazım… Takriben Kale yedi farklı medeniyet ve inançla mecz olmuş ve bu armoni Ankara foklorünü yaratmış. Elbette mimarisine de yansımış, Ankara evleri Roma, Bizans, Ermeni, Galat kültürüyle pişmiştir, müziği de… Etnik folklorlerin bir potada erimesi de diyebiliriz. Türk Sanat Müziği de öğledir, Ermeni düdüğü, Mısır darbukası, Sefarat kemanı, Pers kanunu, Kuzey Afrika udu hepsi harmanlanmış ve Türk Sanat Müziği ortaya çıkmış. Ankara da bir bileşkedir.
20. yüzyıl başında Hitler faşizminden kaçan dahi profesörler 1930’larda başta Atatürk’ün kucak açmasıyla geliyorlar ve Ankara’yı inşa ediyorlar. Ankara’yı Almanlar inşa etti; bölge planlaması, bulvarı, üniversiteleri, toplu konutları, yönetim binaları… Bir yandan da Türk tiyatrosunun lokomotifleri Cüneyt Gökçer, Yıldız Kenter, Semih Sergen gibi bir çok ustayı yetiştirdiler. Sosyal bilimlerdeki kültürel uzam kavramı, yaşayan kültürün sahibinin görünmemesi, sentezlenmesi ama onu hissetmenizdir. 1950’li yıllarda Vedat Dalokay, Nejat Tekelioğlu da Türk vuruşlarıyla bunu gerçekleştirdiler. Tunalı, Gaziosmanpaşa, Maltepe bunun örnekleridir. Saraçoğlu’nda bile Türk dokunuşları vardır.
Kale ve etrafını gezince, en genci 350 yaşında olan dokuz han, altı müze ve merkezde Kale’yi gördüm. Buradaki iktisadi ve sosyal değişimin kültüre, yaşam biçimine yansımalarını içeren bir belgesel çekeceğim.”
“Kale 2500 yıllık kültüre sahip”
Keleş, Ankara tiftik keçisinin de ilk kez II. Abdulhamit döneminde, İngiltere kraliçesinin isteği üzerine yurt dışına gönderildiğini belirterek, “Altı keçi götürdüler ama tutmadı çünkü keçiler endemikti. Kültür endemiktir. Mesela dokuz ay kışı olan Erzurum’da ya kız kaçırırsın, çığ düşer ya da hastanı yetiştiremezsin, ölür, ağıt yakarsın. Kızılcahamam ormanlıktır, Siteler’i kuran esnaf oranın marangozlarıdır, Marmaris’te ise içinde kar geçen türkü yoktur. Bu sizin üretim ilişkilerinizle ilişkilidir. Söz konusu keçiler de melezleştiriliyorlar ve sonra angora soft adıyla üretilen kıyafetler bugün ünlü insanların tercihleri oluyor. Bizde ise yok… 1910 yılında kayıtlı 110 tiftik atölyesi varmış. Ankara 2500 yıllık kent kültürü olan bir yer, birden bire başkent oldu diyemeyiz” diyor.
Türkiye’nin dünyaya paralel değişen üretim ve iktisadi ilişkilerinin sosyolojik değişimi de zorladığını ve bundan her yer gibi Kale’nin de nasibini aldığını vurgulayan Keleş, görece yeni olan Batıkent, Çayyolu, Oran gibi yerlerden önce merkezin Ulus olduğuna dikkat çekerek, Ahilik kültürünün de altını çiziyor. Keleş şunları söylüyor:
“Türkler meclise ve seçilmeye Ahiler’le başladı. Ahiler 64 yıl boyunca sandıkla seçim yaparak, beylerini seçiyorlar ve daha sonra Osmanlı’ya tabi olarak, orada teşkilatçılığı öğretiyorlar. 1300’lü yıllarda bundan bahsedebilmek müthiş değil mi? 20. yüzyılda ise gayrimüslümler daha çok ticaret ve zanaat yaparken, Anadolu köylüsü tarımla uğraşıyor. 1970’li yıllara kadar da Kale’de ciddi ticaret yapılıyor. Sonra Çankaya, Batıket’e göç başlıyor, hatta İstanbul’a… Rahmi Koç gibi müteşebbüsler İstanbul’a gitmeye zorlanmış. İktisadi dönüşüm, sosyolojik dönüşümü de zorluyor. Kale ise sonrasında sahipsiz kalıyor.
1980’ler sonrası liberalleşmeyle birlikte arabesk kültürün girmesi, avamlaşma, gecekondu kültürünün ivme yapması Kale’yi viraneye çevirdi. Burada yaşayanlar köylü değil, kentli değil, tanımsız, kimliksiz, aidiyeti yok. Örfü olmadığından geleneği yok, kentli olmadığından yasayı bilmez, arada kalmış. Ötekileştirilince de vurmaya, kırmaya, illegal işlere bulaşmış. İstanbul çabuk uyandı çünkü burjuvası Avrupa’da eğitim alırken geleneğe sahip çıkmanın ne demek olduğunu gördü. Balat, Sultan Ahmet gibi yerleri entelektüel merkez hâline getirdiler ve prestijleri arttı, ekonomisi güçlenerek aidiyet kazandı.”
Ankara’da İstanbul’daki gibi bir burjuva iktisadının olmadığını kaydeden Keleş, ancak eskiyi keşfederek yeninin inşa edilebileceğini belirtiyor. Kale’nin kültür sanat etkinliklerinin arttığı, müzelerin çoğaldığı ve bir kültür merkezine sahip olmasıyla kalkınacağını söyleyen Keleş, yerel yöentimlerin ve STK’ların birlikte hareket etmeleri gerektiğini düşünüyor. Çorapçı ve iç çamaşırı gibi dükkânların ise başka bir yere taşınması gerektiğini savunan Keleş, “Kale ve civarının Gelibolu’daki milli park gibi ilan edilmesi lazım” diyor.