Ağır bir Roman hikayesi

Ankara’daki Roman Hakları Derneği Başkanı Yücel Tutal, Romanların binlerce yıllık sorunları olduğunu, bunun en önemli nedeninin ise önyargı ve ayrımcılık olduğunu söyledi. 2010 yılında hükümetin gerçekleştirdiği Roman açılımı ve 2015 yılındaki genel seçimde İzmir’den CHP Milletvekili olarak seçilen Özcan Purcu ile 2018’de AKP’den Milletvekili seçilen Cemal Bekle, Romanlar açısından olumlu gelişmeler arasında yer alsa da, Tutal sürecin yavaşladığı görüşünde… Tutal, Roman vatandaşların yaşadığı sorunları ve dernek olarak yaptıkları çalışmaları 24 Saat Gazetesi’ne anlattı

SULTAN YAVUZ –  Dünyanın hemen her yerinde ayrımcılığa ve önyargıya maruz kalan Romanlar, haklarını korumak ve farkındalık oluşturmak için birçok dernek kurdular. Bunlardan biri de, Ankara’ki Roman Hakları Derneği. 2009 yılında “Roman Gençlik Derneği” olarak kurulan dernek, 2013’ten sonra Edirne’ye taşınınca, Ankara’daki ekip, 2014 yılında “Roman Hakları Derneği”ni kurmuş. Derneğin kurucusu ve Başkanı Yücel Tutal, derneklerinde sadece Roman vatandaşlar için değil, toplumun pek çok dezavantajlı grubuna yönelik de çalışma yaptıklarını kaydetti.
AKP hükümeti tarafından 2010 yılında başlatılan “Roman açılımı” Roman vatandaşlar açısından heyecan yaratırken, 2015 ve 2018 Genel Seçimleri’nde İzmir’den hem CHP hem de AKP’li Roman milletvekillerinin seçilmesi de ses getirdi.
Bu olumlu gelişmelerin yanı sıra, Manisa Selendi’de, 2010 yılının yılbaşı gecesinde, bir kahvede Romanlara saldırı ile başlayan olaylar kısa sürede linç girişimine dönüştü. Selendi’de 35 yıldır yaşayan 75 kişilik Roman topluluğa, “Selendi bizimdir, bizim kalacak”, “Çingeneler buradan gitsin” sloganları ile saldırı gerçekleştirildi. Roman evleri, çadırları ve arabaları yakılıp yıkıldı, Romanlar jandarma gücüyle kurtarıldı. Olayın ardından 21 Roman aile, Manisa’nın bir başka ilçesi olan Gördes’e göç etmek zorunda kaldı. Ancak burada yaşadıkları dışlanma sonucu, hayatlarını devam ettirmekte zorlanan aileler Manisa’ya bağlı Salihli’ye gitmek durumunda kaldı. Benzer sorunlarla burada da karşılaşan ve valiliğin yardımlarının kesilmesiyle birlikte aileler ,farklı illere dağıldılar. 2013 yılında ise altı aile dışındaki Roman aileler, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ve TOKİ işbirliğiyle Manisa’nın Selimşahlar Mahallesi’nde inşa edilen TOKİ konutlarına yerleştirildiler.
Selendi’de yaşananların benzerleri 2013 yılında Bursa’nın Osmanbey ve İznik ilçelerinde de yaşandı. Bursa’da Osmangazi ilçesine bağlı Güneştepe ve Yunuseli mahallelerinde “at psiliği” nedeniyle çıkan kavga sonrasında Romanlara linç girişimi olmuş, olayla ilgili tümü tutuksuz yargılanan 31 sanık, bir ila beş ay arasında değişen hapis cezalarına çarptırılmıştı. Mahkeme, hükmün açıklanmasını geriye bırakmıştı.
Ankara Roman Hakları Derneği Başkanı Yücel Tutal’dan Romanların sorunlarını dinledik.
Yücel Bey, sizi tanıyabilir miyiz? Dernek kurmaya ne zaman karar verdiniz?
Yücel Tutal: 1975, Çanakkale Biga doğumluyum. 1983’ten itibaren Ankara’ya yerleşen, sepetçilikle geçimini sağlayan bir aile sahibim. Ben de uzun yıllar sepet yaparak geçimimi sağladım. Ankara Lisesi mezunuydum ama şimdi açık öğretimde üniversiteyi de bitirdim. Üç çocoğum var. 2004-2010 yılları arasında bir okulda satranç antrenörlüğü yapıyordum. 2008 yılında Roman dernekleriyle tanıştım. Okuldan geldiğim bir gün, Ankara’da toplantı yapacaklarını ve mesleğimden etkilenerek beni de davet ettiklerini öğrendim. O gün ilk defa orada Romanların sorunlarının tartışıldığı bir ortamdaydım ve bu hoşuma gitmişti. Sonra yavaş yavaş kendimi sivil toplum alanında buldum.
Bu toplantıdan sonra Ankara’da dernek kurma çabaları olduğunu öğrendim ve benim de içinde olmam isteniyordu. Benim için evet demek zor olmadı, zaten eğitimciyken de çocuklara yardımcı olmaya çalışıyordum. Arkadaşım, ‘Bir tek burada çocuklar yok, Türkiye’nin her yanında var, gel, bunu beraber yapalım’ dedi. Aslında derneği ‘Roman Gençlik Derneği’ olarak Kasım 2009’da kurduk. 2011-2013 yılları arasında başkanlığını da ben yürüttüm. Fakat 2013’ün sonlarına doğru Edirne’ye taşınma kararı alınınca, biz de Kasım 2014’te Roman Hakları Derneği’ni kurduk.
“Biz kimsenin dokunmadığı alanlara temas ediyoruz”
Roman Hakları Derneği ne tür çalışmalar yürütüyor?
Tutal: Biz 2013 yılına kadar zaten farklı kurumlarla da işbirliği yapıyoruduk. Mesela bunlardan biri de İnsan Hakları Ortak Platformu (İHOP)’tu ve biz Romanlara karşı ayrımcılık ve önyargı üzerine, davalar üzerine çalışma yapıyorudk. 2013’ten itibaren davaları da yerinde izlemeye başladık. Dernek, Roman çocuklar, kadınlar, engelliler ve tutukluların yanı sıra, toplumun dezavantajlı gruplarıyla da çalışmakta. Roman olmayan üyelerimiz, gönüllülerimiz, çocuklarımız ve kadınlar var. Mesela mülteciler de var…
Aslında çok sayıda Roman derneği güzel işler yapıyor ama çoğunun adına baktığımızda, sosyal yardımlaşma derneği gibi çalışıyorlar. Biz kimsenin dokunmadığı alanlara temas ediyoruz. Daha çok siyasi mekanizmaları etkilemeye yönelik çalışıyor, saha araştırması ve dava takipleri yapıyoruz. Örneğin Selengi ve İznik davalarının müdahil derneği olduk. Lobi oluşturmaya ve görünürlüğü sağlamaya çalıştık. Avukatlığını da derneğimizin gönüllü avukatları üstelendi.
Bunun yanında, 2014 yılının sonlarına doğru, İstanbul Harbiye’de ‘Çimenev’ adında bir çalışma başlattık. Roman ve Roman olmayan dezavantajlı çocukların topluma entegrasyonu ve okula devamları konusunda proje başlattık. Az sayıyla başlayan projede, şimdi 99 gönüllü, 90 kusür öğrenci yer alıyor. Bir dernek projesiyken, daha sonra Şişli Belediye’si el attı ve 2018 yılından itibaren yemek ve gıda yardımına başladı. Bir binayı da bizim çalışmalarımız için tesis etti, bu çok değerliydi.
2018 yılında farklı üniversitelerden arkadaşlarımız, aynı projeyi Ankara’da da hayata geçirmek istediler ve şu anda Kale’de, çoğu Roman olmak üzere dezavantajlı çocuklarla görüşüyoruz. İsmi de Hayâl Evi oldu. Haftada altı gün açık ama tatil nedeniyle şu an iki gün açık. Çocuklara, burada okumadan boyamaya, çocuk ve insan haklarından tatilde ne yapacaklarına kadar eğitim veriyoruz. Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği (AFSAD) ile birlikte yaptığımız fotoğrafçılık kursumuzun son haftalarına girdik. Özellikle Hacettepe Üniversitesi Okul Öncesi bölümünden hocalarımızın desteğini alıyoruz.
Açılım sürecinden bahseder misiniz? Söz konusu açılım, Roman vatandaşların hayatını nasıl etkiledi?
Tutal: Açılım sürecinin en başından itibaren içinde olan insanlardan biriyim. Hatta 2009 yılında toplantı yaparken, dönemin milletvekillerinden Ali Koyuncu, iki Roman derneği temsilcisi ile birlikte bizi ziyaret etmek istediğini söyledi. Bize dönemin Başbakan Yardımcısı Faruk Çelik ve Başbakan’ın selamı olduğunu söyledi ve Roman açılımı müjdesini vermek istediklerini söyledi. Kısa sürede İstanbul’da bir Roman açılımı başlatacaklarını söylediler, çok heyecanlandık. O güne kadar Roman kelimesini kullanamayan, ‘esmer vatandaş’ diyen devlet, artık ‘Roman vatandaş’ dedi. Bu, Roman sivil toplum kuruluşları (STK) için müthiş bir şeydi. Sahaya yansıması da iyi oldu. Örneğin, bohçacılık yapan bir aileleyle görüştük ve açılımın ne kattığını sorduk. ‘Eskiden polis bizi durdurur, iki saat bizimle uğraşırdı, GBT araştırırdı. Ama Başbakan’ın ağzından duyunca, onların da dili yumuşadı, bize davranışarı değişti, umut olarak görüyoruz’ dediler. Gerçekten heyecan verici olan bu gelişme bence üç yıl sürdü.
“Roman toplumunun entelektüeli olmadığı için gündem yaratma gücü de yok”
Sonra duraksama sürecine mi girdi? Ne değişti?
Tutal: Romanların sorunları binlerce yıllık; başta eğitim, barınma, sağlık, istihdam, sosyal dışlanma geliyor ama en önemlisi de ayrımcılık ve önyargı. Bu kadar kronikleşmiş sorunların kısa sürede halledilebilmesi de mümkün değil. Bana kalırsa, Kürt açılımı konusunda yeterli destek alınamayınca, ‘Bu açılım sadece Kürtlere değil, bakın Alevilere de, Romanlara da yapılıyor’u göstermek istediler. Fakat içi dolu değildi, temel hazır değildi.
Öncelikle Roman nüfus bilinmiyordu. Devletin elindeki veri 500 bin iken, gerçek nüfus beş milyondu. Açılım da sandıkları nüfusa göre düzenlenmişti. Oysa beş milyon nüfusa yardım etmek kolay değil. Zaten 2013 yılından beri devlet ve STK meselesi iyi ilerledi ama daha sonra Türkiye’nin içinde bulunduğu gündem nedeniyle Romanlar görünmez oluyor. Hiçbir zaman gündem olmadıkları gibi ikinci gündem de olamadı. Anlık meselelerde sadece gündem oluyor. Fakat şu da var; Roman toplumunun entelektüeli olmadığı için gündem yaratma gücü de yok. Doktoru, avukatı, sosyal bilimcisi yok, söylem üretemiyor. Sadece dernek başkanları bakanları ziyaret edip, en azından onlara bir şey söyletip, gündem yaratmaya çalışyorlar. Bence şu anda Roman açılımı 2010 yılının bile gerisine düştü.
Roman milletvekilllerinin seçilmesi, nasıl bir etkide bulundu?
Tutal: 2010 ve 2013 yılları arasında Roman STK’lar çok iyi bir ivme kazandı, hem hükümet hem de muhalefet tarafından kaale alındı. Sonra seçim geldi ama keşke gelmez olaydı. 2015 yılında Özcan Purcu milletvekili oldu ki onun önünü açan insanlardan biri de bendim; ağlar, paltformlar kurduk, güzel işler yaptık. Siyasi temsil gerekiyor denilince, bunu üniversite mezunu bir arkadaşımızın yapabileceğine karar verdik. Biz bunu yaparken, yetkililer de çok ciddi bir Roman oyu potansiyeli olduğunu gördüler. Özellikle Batı’da çok etkiliyor. Dolayısıyla bunu kullanmak gerektiğini düşündüler, bu arada bazı arkadaşlarımızı da yanlarına çektiler. Maalesef bazı arkadaşlarımız sivil toplumdan siyasete kaydılar ve daha kötüsü sivil toplumu alet ettiler. Bu da kendi aramızdaki bölünmeyi tetikledi.
2014 yılından itibaren kendi içinde Roman sivil toplum dernekleri parçalanmaya başladılar. Hükümete yakın olanlar, muhalefetin ‘şu’ kanalına yakın olanlar… O yüzden birlik beraberlik ortamını sağlayamamaya başladılar. Tek iyi tarafı Purcu’nun milletvekili olmasıydı, sonrasında da zaten AKP’den de çıkardılar. İki milletvekili arkadaşımız da çok değerli ve hak ediyorlar bunu ama beş milyon nüfusumuz varsa, daha fazla milletvekilimiz olmalı. Kastım, siyasi partilerin bu durumu kullanması…
Roman toplumu eğitimli değil, okuma yazma bilmeyen hâlâ çok fazla, istihdamda kötü durumdayız ve ekonomik olarak berbat hâldeyiz, barınma konusunda da içler acısı… Herkesin bildiği bir Sulukule var ama onun dışında İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da, Hatay’da, Çanakkale ve Sakarya gibi yerlerde çok ciddi kentsel dönüşüm mağdurları var. Bu nedenle ölen, çadırda yaşamak zorunda insanlar… Elbette, bu kadar vahim durumda olan bir topluluğu da kullanmak daha kolay.
“En ağır eleştirileri medyaya yapıyorum”
Romanların medyadaki temsiline ilişkin neler söylersiniz? Ayrımcılık ve önyargıda medyanın da payı var mı?
Tutal: En ağır eleştirileri medyaya yapıyorum, çok davalık olduk. Ama sadece Türkiye’de yazılı ve görsel medyadan bahsetmiyorum, televizyon dizileri, filmler… Medyada Romanların imajı o kadar kötü veriliyor ki, içler acısı… Her şey yanlış aktarılıyor. Mesela Romanları konu alan ve çok izlenen Cennet Mahallesi… ODTÜ’de bir konferansı davet edilmiştim ve bir çocuk bana şunu sordu, ‘Siz gerçekten kavga ederken, müzik çaldığında bırakıp oynuyor musunuz?’ Bu çocuk, diziyi izlemiş ve kafasında o kadar oturmuş ki gerçek sanıyor.
Genelde Romanlar kavga ederken biri enstürman çalar ve oynamaya başlarlar. Bu çok sık kullanılır ve bir de sürekli birbirlerinin cebinden para çalarlar. Bir çocuk 20 yaşına geldiğinde bunu normalleştiriyor çünkü hep bunu görerek büyümüş.
“Oradaki insanlar, bakkaldan bir bardak yağ ya da komşudan bir limon isteyebiliyordu”
Medyaya en çok yansıyan Sulukule başta olmak üzere, kentsel dönüşümün Romanlar üzerindeki etkisinden de bahseder misiniz?
Tutal: Bunun için önce Sulukule yıkılmadan önceki haberlere bakınız. ‘Sulukule uyuşturucu batağı, fuhuş batağı, kavga oldu, polis giremedi” cümlelerini görürsünüz. Toplumun gözünde değersileştirilen, kriminalize edilen bir şeye dönüştüler önce, sonra topluma kentsel dönüşümün ne kadar önemli olduğunu anlattılar. Oradaki binlerce insan mağdur oldu, evler yıkıldı, yaşlı bir teyze bir yaşlılar evine sığınmak zorunda kaldı. Mahallede yaşarken, onun yemeğini ve temizliğini mahalleli karşılıyor ve o da sosyal hayatın içinde mutlu yaşıyordu. Görmeye gidenler, onun nasıl üzgün olduğunu gördüler.
Oradaki insanlar, bakkaldan bir bardak yağ ya da komşudan bir limon isteyebiliyordu, eşi müzisyen olan bir kadın gece eve gelen kocası için ‘Evde ekmek yok’ diyerek komşudan ekmek isteyebiliyordu. O evler yıkılınca kimse kalmadı, önce Sulukule’nin etrafında çadırlarda yaşamaya başladı bir kısmı, şimdi de özellikle müzisyen olanlar yine oralarda kirada oturuyor. Geçen gittiğimde gördüm; etrafı kapatılmış haldeki Sulukule’ye bakan 60 yaşındaki bir amca, ‘Şurada çeşme vardı, burada filanca otururdu’ diyor. Şimdi ise zenginlerin villları var. Hani orası kamu yararına yapılacaktı? Fakirden al, zengine ver meselesi… Aynısı Sakarya’da da, Ankara’da da yapıldı.
Yakında kalede de başlayacaklar. Kafeler, mekânlar artınca kıymete bindi. Kalenin 20 metre aşağısını kimse bilmez, bir evde üç aile yaşar; altyapısı yok, suyu, elektiriği yok, tuvaletler dışarıda… Biz ise o çocukların okumasını, sağlıklı insan olmasını bekliyoruz. Ben Ali Koyuncu’yu da oraya götürmüştüm, 2010 yılı başında söz vermişti, ‘İlk işlerinin bu insanların yaşamını daha yaşanılır hale getirmek’ olduğunu söylemişti. Şu an çoğu ev de yıkıldı zaten…
“Ben kentsel değil, rantsal dönüşüm diyorum”
Kentsel dönüşüm sonrası neler oldu, o insanlar nereye gitti?
Tutal: Çinçin ve Yenidoğan yıkılınca, bu tarafa gelenler oldu ve demografik yapı değişti. Gaspçısı, hırsızı gelince biraz daha eğitimli insanlar kaçtı. Roman mahllesi genişledi, kültürel olarak farklı bir mahalle oldu.
Ben kentsel değil, rantsal dönüşüm diyorum. Özellikle büyük şehirlerde, evler yıkıldıktan sonra yerine ne yapıldığına iyi bakın? Dere yatağı mı, deprem bölgesi mi? Yerine hastane ya da yeşil alan mı yapılmış? Kim oturuyor şu anda? Kamu yararına yapılsa bir şey demeyeceğim ama Sulukule’de ne yapıldığını gördük. Yapılcak bir dairenin fiyatı bir buçuk milyon diyorlar ama Roman’a 50 bin vermek istiyorlar. O parayla ne alacak? Yine çadırda kalacak. Bu kârın bir kısmını oradaki sosyal yaşamı desteklemekte kullanamazlar mı? İnsanlar kendi evinde mi oturmak istiyor, karma bir yapı mı istiyor, okulunu, hastanesini yap ki senden gelecek erzağa muhtaç olmasın. O mağduriyet gittikçe artıyor. ‘En az beş çocuk’ deniyor, o beş çocuk o bir kaç ayda verilen erzakla yetişmiyor. Büyürse de sağlıksız büyüyor, hâliyle onun için ben de başka işler yapmak zorunda kalıyorum…”