Ahmed Arif’in elleri dizelere hayat verdi, oğlununki heykele…

Filinta Önal: Babam büyük şair denildiğinde kızıyordu, “halkımın gariban bir şairiyim” diyordu

1991 yılında kaybettiğimiz şair ve gazeteci Ahmed Arif, tüm şiirlerinin toplandığı “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabıyla Türk şiirine damgasını vuran şairlerden biri… 1967 yılında Aynur Hanım’la yaptığı evlilikten doğan “Filinta” adını verdiği oğlu ise onun için o kadar önemlidir ki, tam iki yıl oğlunun nüfus kâğıdını cebinde, kalbinin üzerinde taşımıştır. En büyük sevinci baba olduğu gün yaşadığını ifade eden Arif’in oğlu Filinta Önal da babası gibi hünerli ellere sahip. Arif dizelere hayat verdi, oğlu Filinta ise yaptığı heykellere… Filinta Önal ve Rus yazar Lev Tolstoy’un torunu olan eşi Ressam Natalie ile kedileri Olivia’nın evlerine konuk olduk. Önal, hem babası Arif’i hem heykel sanatını hem de Türkiye’de sanatın durumuna dair sorularımızı 24 Saat Gazetesi için yanıtladı. Röportajımızın birinci bölümü, Önal’ın babasıyla olan ilişkisi ve kişisel yaşamına; ikinci kısmı ise sanata dair verdiği yanıtları kapsıyor

RÖPORTAJ / SULTAN YAVUZ – 1970’li yıllar… Ankara’ya kar yağdığı zaman yarım metreyi buluyor. Belki de ilk heykel merakı annesinin kızmasına rağmen, eve taşıdığı kar kütlelerini kaşık yardımıyla biçimlendirerek yaptığı ev ve hayvan figürleriyle başlayan Filinta Önal, 1972 yılında, soğuk bir Aralık günü Ankara’da hayata gözlerini açar. Türk şiirinin usta şairi Ahmed Arif ve Aynur çiftinin çocukları olarak doğan Önal, çok sevdiği babasını 18 yaşındayken kaybetse de, ondan aldığı eğitim ve sevgi tüm yaşamında belirleyici olacaktır.
Ahmed Arif, oğlu Filinta Önal’ı kitap okuma konusunda yönlendirmiş ama asıl eğitimi göstererek ve diyalog hâlinde vermiş. Arif’in ne tür bir eğitim verdiğini çok sonraları anlayan oğlu Filinta, küçük yaşlardayken babasıyla birlikte yürüyüş yaptıklarında ya da parka gittiklerinde pek çok konuya dair sohbet ettiklerini hatırlıyor. Bazen güncel olaylara bazen de çeşitli durumlara ilişkin o sohbetlerde babasıyla birlikte değerlendirmelerde bulunduklarını anlatan Önal, babasının, “Sen olsan ne yapardın? Nasıl davranmak gerekir?” diye kendisine soru yönelttiğini ve fark etmeden ince ince kendisini eğittiğini söylüyor. Baba oğul arasındaki diyalogların kendisi için avantaj olduğunu kaydeden Önal, “Küçük yaşta yontulan bir taş gibi davranmış bana ama ben bunu 40’ımdan sonra anlıyorum” diye ifade ediyor.
Önal, “Aslında kendi kişiliğinin özellikleri olan dürüstlüğü, haksızlığa tahammül edemeyişini o sohbetlerde görüp, biraz da içselleştirdim. Bunlar içime işledi sanırım” diyor. Babası Ahmed Arif’in mütevazı bir kişi olduğunu kaydeden Önal, babası için, “Kendisi için büyük şair denildiğinde kızıyordu, ‘Halkımın gariban bir şairiyim’ diyordu. Evde ailesiyle çok mutluydu, iyi bir baba ve arkadaştı. Şefkat dolu olduğunu, ailesine dönük yaşadığını söyleyebilirim. Dışarıda hayatın ona getirdikleri pek olumlu şeyler olmadığından, dostuna dost; düşmanına düşmandı. Sert ve net bir tavrı olmasına karşın, ailesine karşı çok yumuşak ve sakindi” ifadesini kullanıyor.
Hayatın herkes için zor olduğuna ama Arif’in oğlu olmanın biraz daha farklılık gösterdiğine değinen Önal, “Babasının isminin yükünü taşımanın zor olup olmadığı sorusuna ise şöyle yanıt veriyor:
“İsmini taşımaktan gurur duyuyorum ama bazı insanlar tahammül edemiyor. Zaten babam, kıskanç karakterli insanların tahammül edebileceği biri değildi, ben de öyleyim. İş hayatı anlamında, kıskançlık ya da işi vermeme gibi durumlar oluyor. Gerçi bu durum o insanların karakterleriyle ilgili, başkasına da yaparlar ama ben fırsat oluyorum bu manada. Onun dışında zor kısmı şu olabilir; düzgün bir insan olmaya çalışmak. Bu devirde ne kadar olabilirsek işte… En azından ona uygun çocuk olayım gibi bir düşüncem var. Elbette herkesin hayatı, seçimleri ve koşulları farklı, onun gibi olunamıyor, olmak da mümkün değil. En azından dürüst olayım ve aykırı olmayayım, yeter.”
“Okulu hiç sevemedim”
Önal, heykelin küçük yaşlardan beri ilgisini çektiğini ve tıpkı bir oyun gibi kendisini mutlu ettiğini söylüyor. Bazı araştırmacıların sanatın köklerini oyun, eğlence, sihir gibi alanlara dayandırdığını belirten Önal, “Belki hepsinin etkisiyle bu işi yaparken mutlu oluyorsunuz, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz” diyor. Okul anılarına ilişkin, ilkokul ikinci sınıfa kadar öğretmenlerinden kaynaklı olarak okulu sevdiğini ama daha sonrasında yine öğretmenlerin tavrı nedeniyle okuldan nefret etme aşamasına geldiğini belirtiyor. Buna lise ve üniversiteyi de dâhil eden Önal şunları söylüyor:
“Sürekli bir yarış olduğu için ve psikoljiden, çocuk eğitiminden anlamayan bazı öğretmenlerin tavırları nedeniyle pek çok çocuk gibi ben de okuldan soğudum. İlkokuldan sonra Anadolu Lisesi sınavı, okul yetmez dersane, üniversite sınavı derken, bunun üstüne bir de 12 Eylül rezaleti eklenince ben çok sıkıldım. O zaman iki aşamalı sınav vardı, ben ikinciye girmek istemedim. Sayısal becerim olduğu için başka bir mesleği de seçebilirdim ama lisede heykel ve resimle uğraşma isteğim çok artmıştı.
Üniversite sınavına girecekken, mimarlık ya da fizik olabilir diye düşünüyordum aslında çünkü sanat da bilim de gerçeği arar; biri akılla, diğeri sezgi yoluyla. Fakat mimarlıkta fonksiyonellik ağır basıyor, dolayısıyla yaptığınız iş sınırlanıyor. Heykel için de aynı durum gerçerli ama biz biraz daha özgürüz. Mimaride sizi sınırlayan yasalar, yönetmelikler, ihtiyaçlar var. Bu sınırlar içinde yaratıcılığı göstermek gerekiyor. Belki de ilgimi çeken yaratıcılık kavramı ama yaratıcılık sanatın tüm dallarında daha özgür bir şekilde hareket alanı buluyor kendine. Yaratıcılık kavramına her meslekte rastlayabiliriz. Bu insana dair bir özellik olduğundan, bürokraside bile olabilir. Fakat dediğim gibi, sanatta daha özgür olabiliyorsunuz ve bu da insana umut ve mutluluk veriyor. Bilinçaltımda özgür olma isteği ağır basmış olmalı ki, heykeli tercih ettim.”

SÜREYYA ORAL’IN ARŞİVİNDEN

“Bence sanatta da mimaride de edebiyatta da eğitim olmamalı”
Önal, okulları gezerken fiziksel olarak da iri olduğu için heykel sanatının altından kalkabileceğini, büyük taşları yontabileceğini fark etmiş. Fakat bu bölümde de ilk dikkatini çeken, yetenek sınavının gereksizliği olmuş. Önal yetenek kavramı ve okula giriş sürecini eleştirel bir dille şöyle anlatıyor:
“Bence yetenek Tanrısal ya da doğuştan gelen bir özellik değil, canlı ispatı da benim ve benim gibi pek çok insan… Evet, insanın bellli konulara yatkınlığı olabilir ama asıl olan eğitim, çalışma ve metottur. Bunlar olmadan yeteneğin bir anlamı olmaz. Okula girerken ‘yetenek sınavı’ dediler. Neymiş, görelim diyerek biraz araştırdım. Açıkçası, gördüğüm pek çok insandan sonra ‘Onlar yapabiliyorsa, ben de yapabilirim’ diye düşündüm ve desen çizmenin de baştan aşağı matematik olduğunu gördüm. Gerisi de görmeyle alakalı… Bir yıl çalıştıktan sonra okula girdim.
Bence sanatta da mimaride de edebiyatta da eğitim olmamalı. Hepsi yaratıcılığı ketliyor. Bu, ne yazık ki Ortadoğu’nun az gelişmiş insanının karakteri; kıskançlık ve köylü zihniyeti. Biz tarım toplumuyuz ve ne yazık ki Cumhuriyet’le başlayan devrim yarım kaldı. Okula girdiğimde ilk yıl büyük bir sevinç ve tutkuyla gitmeye başladım. Fakat hayâl kırıklığım birinci sınıfta başladı. ‘Günaydın’ dediğinde cevap vermeyen hocalar mesela… Çok saygı duyduğum kurumlar değil ve hoca sıfatını alan bu insanların da mesleğin hakkını verdiklerini düşünmüyorum. Maaş ve statü beklentisi içinde olduklarını gördüm. Zaten 12 Eylül sonrasında işe yarayan adamlar ya öldürüldü ya işten atıldı ya da yurt dışına gitti. Elde kalanlar da bunlardı diye düşünüyorum. Baktım ki sanatla da alakaları yok, benim de öğrenecek bir şeyim yok. Bir sürü atölye vardı, kaynak makineleri ve ekipman mevcuttu. Bir kaç arkadaş bunları öğrenmek istedik ama üçüncü sınıfta öğrenildiği söylendi. Biz yine de öğrendik, hocalar çıldırıyor tabii ‘yapmayın’ diye… Ben taş yontmaya çok erken başladım. Neden bekleyeyim ki? Taş değil mi alt tarafı? Dinlemedim ve kendi kendime teknik öğrenidm. Her malzemenin bir dili var ve bir kaç yılda öğreniyorsun. Dolayısıyla kimse kimseye sanat yapmayı öğretemez. Teknik öğretilir, sanat değil…
Yazları sanayide çalışarak bronz dökümcülerin, kaynakçıların ve ustaların yanında teknik öğrendim. Çıldırdılar, düşman oldular bana. Üniversitenin ikinci sınıfında da babam ölünce işler değişti ama bana vurmak da öyle kolay değil. Babam sağ olsaydı ona yanaşmak için bana yaklaşmaya çalışırlardı eminim, kaldı ki babam onların sanat ideolojilerine ters bir adam. Gerçekçi, toplumcu… Çirkin ve tatsız durumlar yaşandı. Profesör olmakla cehalet geçmiyor, cahil ve hazımsız insanların mevki aldığı bir kuşağız. Tamamen ikiyüzlülük ve dalvakavuklukla, liyakata önem vermeksizin… Hatta yetenekli ya da bilgili insanların önünün kesilip harcanarak, bu tarz küçük adamların yükseleşine tanıklık etmiş bir kuşağın çocuğuyum.
“İngiliz bir annenin karnından çıkmakla, Türk bir annenin karnından çıkmak arasında fark varmış”
Yurt dışına ilk kez 1993 yılında, üçüncü sınıfta Avrupa Sanat Okulları Bianeli ile çıkan Önal, bu deneyimin kendisi için hem olumlu hem de olumsuz yanları olduğunu söylüyor. Heykel bölümünden son sınıf iki öğrencinin katılması önerilen öğrenci projesinde, kaynak yapmayı bilen üst sınıf öğrencisi olmadığı için Önal’ın dâhil edildiği proje ile Hollanda’ya giden heykeltraş, burada Avrupa’daki sanat okularının jürilerden seçilerek gelmiş sanat işlerini görme fırsatı bulmuş. Önal, buradaki deneyimine ve coğrafyanın ne kadar belirleyici olduğuna dair de şunları söylüyor:
“Orada yapılan işleri gördükten sonra kendime güvenim arttı. Türkiye’de oradaki sanatçılardan çok daha iyi olan bir sürü arkadaşım var. Türk sanatçıların pek çoğu dünya çapında iş yapabilecek yetkinliğe sahip ama burada olduğumuz için kimse umursamıyor. Daha sonra yurt dışında yarışmalara girdim, sırf Türk olduğumuz için dışladığımız durumlar oluyor. Buna inanmak istemezdim ama başıma gelince gördüm. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olduğun için kazandığın yarışmalarda elenmeler, neler neler…
Böyle bir avantaj var Avrupalılarda. Coğrafya kaderdir… Bir İngiliz annenin karnından çıkıp dünyaya gelmekle, bir Türk annenin karnından çıkmak arasında çok fark varmış, bence olmamalıydı ama ‘Çok uygar’ dediğimiz Batı’nın aslında ne kadar ayrımcı olduğunu erken yaşta sayısız gidip gelerek gelerek öğrendim. Mesela Almanya’da iş göçünün 50. yılı için gitmiştik. Etnik kıyafetli bir Alman kadın gazeteci geldi ve ‘Sizin yaptığınız işler hiç Türk işi değil’ diyerek aşağılamaya çalıştı. Ben de, ‘Sen ne diyorsun? Heykelin Alman’ı, Türk’ü mü olur? Ben Türk’üm ama heykel evrensel, bizim yaptığımızla sizin yaptığınız pek farklı değil. Bunun dünyada bir yapılış uslubü var, o evrensel tarzda yapıyoruz biz de ve altına imza atmasam, onu bir Japon’un mu, Türk’ün mü yaptığını bilemezsin. Sen bizi aşağılamaya çalışıyorsun, halı ve kilim motifi gibi folklorik şeyler bekliyorsun. O da başka bir güzellik, her toplumda var, mesela sen de üstüne kilim gibi bir şey giymişsin, köylü, folklorik’ deyince, röportajı bırakıp kaçtı. Yani dünyada Türk olmak gerçekten zor, okuldaki cahillerin kıskançlığı yetmiyormuş gibi… Bizi yok saymaya dönük bir algı var dünyada. Dışarı gidip gelince bir vizyon açıyor insanda, müzeleri görmek güzel, oralardan öğrenilecek şeyler var, özellikle mimari, şehir planması anlamında… Ama bize olan bakış olumlu değil, bunu biliyorum…”

          RÖPORTAJIN İKİNCİ BÖLÜMÜ PERŞEMBE GÜNÜ YAYINLANACAKTIR