Ahmet Zeki Bulunç: “KKTC Devleti’nin yaşatılmasından başka seçenek yoktur”

Taner DEDEOĞLU

Ahmet Zeki Bulunç Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1971 yılında mezun olur. Mücadele yıllarının zor koşullarında ve oldukça kısıtlı istihdam olanakları nedeniyle iş başvuruları uzun zaman sonuçsuz kalır. Mayıs 1973 yılında Bütçe Kontrolörü olarak Maliye Üyeliğinde (Bakanlığında) kamuda çalışmaya başlar. Makarios’a karşı Yunan Cuntası’nın ENOSİS’İ hemen gerçekleştirmek amacıyla 15 Temmuz 1974 günü yapılan darbe nedeniyle Kıbrıs Türk Yönetimi’nin ilan ettiği Seferberliğe çağrılır. ‘Seferi Kadro’ya alınan Ahmet Zeki Bulunç bu dönemi şöyle anlatıyor:
“Mesaideyiz dışarıdan da siren ve silah sesleri geliyor. Bir iş arkadaşımız kocasının telefon ettiğini ve duyulan siren ve silah seslerinin Rum tarafında yapılan darbeden kaynaklandığını söylemesi üzerine şaka niteliğinde ‘arkadaşlar biliyorsunuz ben ivediliği ve acil olan altı aylık bütçe uygulama raporunu hazırlıyorum. Şimdi seferberlik ilân edilecek. Ben gidemeyeceğim, siz gidin ben sizi beklerim’ dedim. Bu cümlem biter bitmez odamızın kapısı açıldı ve KKTC’nin ilk Türkiye Büyükelçisi olan Müdürümüz Peker Turgut Bey yanında bir Mücahit Onbaşı ile odaya girdi ve bana ‘Ahmet Zeki Mustafa, Seferi Kadro, derhal birliğine intikal et’ dedi. Aramızda o dönemde en kıdemli Maliye memurlarından olan arkadaşımız, 1974 Barış Harekâtı şehidimiz rahmetli Güven İhsan, ‘Hadi Ahmet Zeki sen git ben seni bekleyeceğim’ demişti. Bir ölçüde gizliliği de olan evraklarımı ve dosyayı çelik dolaba kilitleyerek arkadaşlarımla vedalaştım ve hemen ayrıldım.  Kanlıdere bölgesinde 30. Bölük, 2. Manga-Takım Komutanı olarak görev aldım. 19 Temmuz öğleden sonra Bakanlıktan acil olarak beni çağırdılar, dosya ve evrakları vermek üzere seferi kıyafetimle kısa bir süre için iş yerine gittim. Odamızda sadece yazı makinelerinde çekleri yazan kadın arkadaşlarımız vardı. Arkadaşlara herkes gitti mi diye sordum. Rahmetli Güven İhsan Bey’in Kamu Hizmeti Komisyonu’nda terfi mülakatı olduğu için o güne kadar gitmediğini ancak mülakattan sonra ve ben oraya gitmeden yaklaşık yarım saat önce de birliğine gitmek üzere ayrıldığını söylediler. Güven İhsan ile görüşmek kısmet olmamıştı. Güven İhsan’ın 20 Temmuz gecesi Rum-Yunan askerlerinin baskınında şehit edilen grupta bulunduğunu savaştan sonra öğrendim. Ancak Güven İhsan’ın da aralarında bulunduğu bazı şehitlerimizin cenazeleri bulunamamıştır.

HAREKATI BEKLİYORDUK
Bulunduğumuz 30. Bölük Bölgesinin Kanlıdere kısmının batı yakasında Rum mevzileri doğu yakasında ise bizim mevzilerimiz bulunuyordu. Rum askerleri Yabancı Büyükelçiliklerin olduğu yerde mevzilenmişlerdi. Rumlarla aramızda Kanlıdere’nin 40-50 metrelik genişliği kadar bir mesafe bulunuyordu.  Bizim takımın önündeki Rum mevzileri İtalyan ve Suudi Arabistan Büyükelçiliklerinin önünde yer alıyordu. Türk Büyükelçiliğinde çalışan bazı diplomatlarımızın evleri de dere boyundaki sivil yerleşim yerinde idi. 19 Temmuz gecesi, bu evlerde dikkat çeken bir hareketlilik oldu. Bu hareketlilik üzerine Bölük Karargâhına giderek eksik silahlarımızın depodan verilmesinde ısrar ettim. Çok sağlıklı çalışmayan yerli yapı tomson silahımı yenisi ile değiştirdim, dört tane otuzluk yedek şarjör ve mermi aldım, yerleri hazırlanan bir A4 ağır makineli silahı ve iki kasa mermi alıp görevlileriyle birlikte mevzie yerleştirdik. Biz, bir gelişmeye karşı artık hazırlıklı idik. Açıkçası müdahaleyi tahmin ediyordum.  Artık gün ağarmıştı, derinden Beşparmak dağlarının arkasından top sesleri geliyordu. İlerleyen zaman dilimi içinde Mücahitlerimizin kontrolünde olan Hamitköy çevresine paraşütçülerimizin atlayışı başlamıştı. Bu esnada Rum bölgesindeki Eğlence sırtlarından Hamitköy’e top atışları, Ledra Palas Hotel’in görüş alanında olan bizim bölgemize de yoğun bir şekilde makineli tüfek atışları yapılıyordu.
Birinci Barış Harekâtında ateşten sonra 23 Temmuz günü Rumların taciz atışları nedeniyle verilen emri uyarınca Rum bölgesine taarruz başlatıldı.”

CEPHEDEN MEMURİYETE
Ahmet Zeki Bulunç Birinci ve İkinci Barış Harekâtlarında da cephede görev yapar, birçok arkadaşı şehit olur. Şehitler arasında cesedine ulaşılamayan ve kayıplar listesinde yer alan 30. Bölük Komutanı İbrahim Yorgozlu’nun yanı sıra Birinci Takım Komutanı da bulunmaktadır. Bu taarruzda yaralıların yanı sıra on kadar Mücahit şehit olur.  1974 yılı Ekim ayı içinde seferi kadro personeli terhis edilerek kamu görevlerine geri dönerler.
Bulunç 15 Kasım 1983 tarihinde kurulan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde çeşitli makamlarda görevler alır. Maliye Bakanlığında Bütçe kontrolörü olarak başladığı kamu görevinde, Başbakanlık Planlama Müsteşarlığı’nda Yardımcı Planlama Uzmanı, Planlama ve Kıdemli Planlama Uzmanlıkları görevlerinden sonra Ekonomik Planlama Daire Başkanı ve Müsteşarı görevlerini yürütür. Müsteşarlık görevi sırasında KKTC Ankara Büyükelçisi olarak atanır, Ağustos 1999-Eylül 2004 tarihleri arasında da KKTC Türkiye Büyükelçiliği yapan Ahmet Zeki Bulunç Rauf Denktaş ile tanışmasını ve ilk yüz yüze yakın konuşmasını da şöyle anlatıyor:
ÇOK OKUYUN, ÇOK ÇALIŞIN!
“Rahmetli babam Girneli idi ve yaz aylarında tatilde ninemlerin yanında kalırdım. Federasyon Başkanlığı sırasında Rauf Denktaş Bey’in bir sürat motoru vardı. Girne’de Balıkçı Bekir Usta bu motorun yıllık bakımlarını yapardı. Bekir usta ninemlerin komşusu ve çocukları da arkadaşım olduğu için motorun bakımda, zımparalama, yosun temizlenmesinde ben de yardım ederdim. Denktaş Rauf Bey de bazen bizimle sohbet eder ve hatta bahşiş verirdi.
Ortaokul yıllarımda bir gün ben Girne’de bugünkü Coloney Otel’in karşısında Lefkoşa’ya gitmek üzere otobüs bekliyordum. Rauf Denktaş Bey’in o zaman bir Rover arabası vardı geçerken beni gördü, durdu ve Lefkoşa’ya mı gideceğimi sordu, evet deyince ‘gel oğlum’ diye arabasına aldı. Bana yol boyunca sorular sordu, derslerimin nasıl olduğunu, okuldaki davranışlarımı bir tür sorguladı ve kendimizi çok iyi yetiştirmemiz gerektiğini vurguluyordu ve bunun için de ‘çok okuyun, çok çalışın, Rumlarla her yerde mücadele edecek güce ulaşın’ diye nasihat etti.
KIZILAY’DA MİTİNG!
Rauf Denktaş Bey ile çocukluk yıllarından sonra ilk ciddi temasım Ankara’daki öğrencilik yıllarımda oldu. Makarios’un Liderimiz Denktaş’ın adaya girişini yasakladığı dönemlerde 1967 yılında Kıbrıs’ta meydana gelen olaylar karşısında biz, Ankara’nın yeterince tepki vermediğini değerlendiriyorduk. Kıbrıslı Türk üniversite öğrencileri olarak biz de Rumların hareketlerine karşı Türk Hükümetini daha aktif bir politikaya yönelmesi için ne yapabiliriz diye tartışmalar yapıyorduk. Bu tür değerlendirmelerimiz sonunda Türk kamuoyunun dikkatlerini çekmek amacıyla Ankara’da Kızılay Meydanında bir miting düzenleme ve yürüyüş yapma kararı almıştık. Çok iyi bir hazırlıktan sonra belirlenen tarihte (şu anda o tarihi maalesef hatırlayamıyorum) saat tam 17.00 de Türk Bayraklarını ve pankartları açarak bir anda yerden bitercesine yüzlerce öğrenci Kızılay’ın tam ortasında toplandık. Ankara’da o yıllarda üç erkek bir de kız yurdu vardı. Birkaç dakika içinde çok kalabalık bir topluluk olduk ve hazırlanan bildiriler dağıtılmaya başlandı. Bizi dağıtmaya çalışan Toplum Polisi ile o dönemde polise müdahale etmenin pek görülmediği ya alışık olunmadığı düzeyde ciddi bir çatışma yaşandı, bizi çok hırpaladılar ve uzun süren çatışmadan sonra eyleme son verildi. Ertesi gün gazete manşetlerinde, Kıbrıs Mücahitleri polisle çatıştı, mücahitler dövüldü türünde haberler ve ilginç çatışma fotoğrafları yayınlandı. Olay kamuoyunda çok etkili olmuştu. Biz eylemlere önceden belirlenmiş şekilde üç-dört gün süren Kızılay Meydanı’nda, Gökdelen önünde polise karşı gelmeden pasif oturma eylemleri yaptık.
DENKTAŞ HEP ARANACAK!
Bu gelişmeler üzerine öğrencileri yatıştırmak için Denktaş Bey Maltepe Kıbrıs Öğrenci yurdunda görüşmeler yaptı, bizimle değerlendirmelerini paylaştı. Bu olaydan sonra daha sık görüşme imkânımız oldu, yurda gelir sorunlarımızla ilgilenirdi.
Cumhurbaşkanımız Denktaş ile özellikle Daire Başkanlığım ve Müsteşarlığım döneminde zaman zaman ekonomi, sosyal ve demografik konularla ilgili görüşmelerim ve çalışmalarım oldu. Değerli ve yeri hiçbir zaman doldurulamayacak, özellikle bugünlerdeki gibi çok kritik günlerde aradığımız, yol göstericiliğine büyük ihtiyaç duyduğumuz Cumhurbaşkanımız Denktaş ile doğrudan ve yakın çalışmam Büyükelçiliğim döneminde başladı. Özellikle, New York da geçirdiği kalp ameliyatı sonrası yaşadığı çok ciddi sıkıntılı dönemde tedavisinin devam ettiği Çankaya Köşk’ünde kaldığı Camlı Köşk’te hep yanındaydım. Bilhassa o sıkıntılı zor günlerde yaşam mücadelesi verirken Annan Planı çalışmalarında çok yakın olduk.”


YARIM ASIRLIK MÜCADELE
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Türkiye Büyükelçiliğinden emekli olan ve halen Başkent Üniversitesi Öğretim kadrosunda yer alan Dr. Ahmet Zeki Bulunç son gelişmeler ile ilgili de şunları söylüyor:
“Kıbrıs Türk Halkı çok büyük ve zorlu bir mücadele vererek bu günlere ulaşmıştır. Bu mücadele İngiliz yönetimi döneminden 1950’lerin başına kadar, Türkiye’den beklenen ve olması gereken destek alınmadan Türk halkının kendi milli şuuru ile başlatılmış bir mücadeledir. Kıbrıs Türk Halkı; kimliğini Rumlara ve İngilizlere karşı büyük bir mücadele ile korumuş, gerçek bir varoluş mücadelesi, bir özgürlük, bağımsızlık ve kurtuluş savaşı vermiştir. Sürdürülen söz konusu mücadele TMT’nin kurulmasıyla birlikte daha örgütlü, daha disiplinli ve Anavatanın desteğini doğrudan alan bir mücadeleye dönmüştür. 1950’lerin ortalarından itibaren özellikle Başbakan Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs meselesine yakınlık göstermiştir ki TMT’nin kurulması,  gelişmesi ve destansı mücadelesi bu dönemdedir.
Kıbrıs Türk halkı, İngiliz yönetiminin ve Rumların siyasi yaklaşımında bir dini azınlık cemaatti.  Kıbrıs Türk halkı Zürih Antlaşması ile Rumlarla eşit bir halk ve kurucu ortak oldu, daha sonraki süreçte bir Devlet kurdu ve bugün artık bir ulus kimliği kazandı.
Geldiğimiz noktada BM parametrelerine dayalı ‘iki toplumlu iki bölgeli Federasyon çözüm olsun’ deniliyor. Gerçekte 1960 yılında kurulan ortaklık Kıbrıs Cumhuriyeti devleti zaten coğrafi temele dayanmayan fonksiyonel bir federasyondu. 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti bazı kurumlarıyla federal bazı kurumlarıyla da Konfederal bir yapıya sahipti. Bir başka anlatımla coğrafi siyasi bölünmeye dayanmayan fonksiyonel federal/konfederal bir devletti ancak Rum-Yunan ikilisinin ENOSİS hayalleri nedeniyle yürümedi, yıkıldı. Rumlar Enosis’den vaz geçmediği ve vazgeçemeyeceklerini her fırsatta açıkça ortaya koydukları için, Türkleri azınlık gördükleri ve yok edilmeleri gerektiği anlayışını hiçbir zaman terk etmedikleri için devlet de yıkılmış ve birlikte bir devlet kurulması, kurulsa bile yaşatılması mümkün görülmemektedir. Bunun içi gelinen noktada; yeni bir Federal yapı olarak bir araya gelinmesi hem işin tabiatı hem de koşullar gereği mümkün değildir. 21 Aralık 1963 Rum katliamlarından itibaren önce Genel Komite oluşumu ile birlikte Kıbrıs Türk halkı kendi özerk yönetimini kurarak siyasi düzeyini sürekli yükselterek kendi özgün devletini kökleştirmektedir. Bu gün Kıbrıs’ta bir Türk Devleti vardır, son İsveç görüşmelerini göz önüne aldığımızda ve BM Genel Sekreteri’nin görüşmelerin başarısızlıkla bittiği belirtmesini de değerlendirdiğimizde yıllardır sürdürülen geçek temellere dayanmayan görüşmelerin bu parametreler üzerinde sürdürülmesi asla bir sonuç vermeyecektir. Kıbrıs gerçekleri ışığında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin yaşatılmasından yani iyi komşuluk ilişkileri anlayışına dayalı iki devletli uluslararası bir antlaşmadan başka seçenek yoktur.”