Alpan: İlk uluslararası örgüt “Merkezi Komisyon”un en önemli kuruluş motivasyonu ticarettir

Farklı bakış açılarıyla uluslararası örgütlerin kuruluşu

NAZ AKMAN – AB-Türkiye Medya Köprüleri Projesi kapsamında Gazeteciler Cemiyeti Basın Evi bünyesinde kurulan Diplomasi Akademisi’nin konuğu ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Öğretim üyesi Doç. Dr. Başak Alpan, “Uluslararası Anlaşmalar ve Örgütler” hakkında bilgiler verdi. Alpan, realist ekol, ana akım yorum, üçüncü dünyacı yaklaşım ve Marksist yaklaşım çerçevesinde ilk uluslararası örgütlerin kuruluşunu anlattı.
İlk uluslararası örgütlerin Napolyon sonrası dünya tarihinde 1816 Viyana Kongresi’nden ardından kurulduğunu belirten Alpan, Ren Nehri’nde Seyrüsefer için kurulan “Merkezi Komisyon”un hem ilk kurulan uluslararası örgüt hem de çağdaş uluslararası örgütlerin öncüsü niteliği taşıyan bir komisyon olduğunu belirtti.
Uluslararası örgütlerin tarihçesinden kısaca söz eden Alpan, “Uluslararası örgütlerden söz edebilmek için uluslararası bir devlet yapısından bahsediyor olabilmek lazım. Bunun içinde imparatorluk çağının bitmiş olması gerekiyor. Çünkü devletlerin ortaya çıkışı yani ulus devlet mantığıyla ortaya çıkışı, imparatorlukların yıkılması çerçevesinde belli bir egemenliğe belli bir toprağa ve nüfusa sahip bir kurumdan söz ediyoruz. İlk örgüt Merkezi Komisyon’un en önemli kuruluş motivasyonu ticarettir. Ulus devletlerin oraya çıkışında pazarın sınırlarını belirlemek çok önemli. Kapitalizmin sermaye birikime yol açabilmesi için belli bir sınır belli bir güvenceye alınır. Aynı ticari kaygıyı uluslararası örgütlerin kuruluşlarında da görüyoruz” dedi.
Alpan, “Birinci Dünya Savaşı uluslararası örgüt meselesinin çok olgunlaşmadığını gösteriyor”
İlk örgütlerin ticari amaçlarla kurulduğuna dikkat çeken Alpan, ulus devletlerin rekabet ve güç peşinde koşma stratejisinin Avrupa’yı 1914 yılında Birinci Dünya Savaşı’na sürüklediğini kaydetti. Alpan, “Ticaretle olan meşguliyet devam ediyor. 1818 yılında Alman devletleri kendi aralarında Zollverein adı verilen bir çeşit gümrük birliği oluşturmuştur. Söz konusu gümrük birliği teknik bir işbirliği anlaşması olarak ortaya çıkmış ve 1835 yılında ortaya çıkacak olan Alman Siyasi Birliği’nin de temelini atmıştır. Bu örgütler genel olarak, ticaret gelişmesiyle ortaya çıkan ihtiyaçları gidermek üzere ve devletlerin kendi aralarında yaptıkları düzenlemeler şeklinde ortaya çıkmıştır. Ancak tüm bu iyi niyetler ulus devleti pek kurtarmıyor. Ulus devleti kurtarmadığı gibi farklı akımların ortaya çıkmasıyla sonuçlanıyor. Ve Birinci Dünya savaşı çıkıyor. Ulus devletlerin rekabeti, güç peşinde koşma stratejisi ve askeri konularda ortaya çıkan gerginlikler Avrupa’yı 1914 yılında savaşa sürüklemiştir. Birinci Dünya Savaşı’nı bitiren Paris Barış Konferansı’ndan sonra kurulan Milletler Cemiyeti önemli bir girişimdir. Bu anlamda Birinci Dünya Savaşı uluslararası örgüt meselesinin çok olgunlaşmadığını gösteriyor. Uluslararası örgütlerin kurulması, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra artıyor” sözlerine yer verdi.
“Uluslararası örgütler karşılıklı bağımlılık olgusunun sonucu ortaya çıkmıştır”
Uluslararası örgütleri anlayabilmek için teorik bir perspektiften bakmak gerektiğini belirten Alpan, bu kapsamda realist ekol, ana akım yorum, üçüncü dünyacı yaklaşım ve Marksist yaklaşım çerçevesinden ilk uluslararası örgütlerin kuruluşuna değindi. Alpan, “Uluslararası örgütleri nasıl anlayabiliriz? Daha önce Avrupa Kömür Çelik Topluluğu’ndan söz etmiştik, bu topluluk işlevsellik açısından önemli bir rol oynuyor. İşlevselcilere göre uluslararası örgütler, ilerleyen teknolojinin yarattığı ‘karşılıklı bağımlılık’ olgusunun sonucu ortaya çıkmış. Yine işlevselcilere göre uluslararası örgütler, uluslararası düzeyde işbirliği yapılmaksızın gerçekleştirilmesi imkansız işlevler üzerine kurulmuş ve bir işlev görmek üzere inşa edilmiştir. Devletin hukuki yapısı, insanların doğal ekonomik/sosyal faaliyetlerini kısıtlamakta. İşlevselciler, milliyetçiliğe ve milliyetçiliğin sebep olduğu yıkımlara karşı çıkıyor. Bu nedenle bu faaliyetlerin uluslararası örgütler yoluyla yeniden serbest kalabileceğini belirtiyorlar. İşlevselcilik bir anlamda federalizmle belirli bir ideolojik yaklaşım içindedir. Uluslararası örgütlerin işlevlerini yaratan ihtiyaçlardır. BM’den bahsediyorsak BM’nin ortaya çıkış nedeni barıştır. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonraki bakış açısı bu. İdealist bir yaklaşım” diye konuştu.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası örgütler neden kuruldu?
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra uluslararası örgütlerin kurulma nedenlerini sıralayan Alpan şöyle konuştu:
“Bu tablo İkinci Dünya Savaşı’nda değişiyor. Çünkü İkinci Dünya Savaşı sonrası bağlam biraz farklı. Karşımızdaki en büyük şey realist ekol yani kazan-kazan sistemi. Realizm ise devlet ve devlet arası ilişkileri bilardo toplarına benzetir. Bu kaotik ortamda biraz daha rahat olmak istiyorsanız kendi egemenliğinizi devlet denilen kuruma teslim edersiniz. Devlet güçlüdür ve çıkarlarla yönetilir. Uluslararası örgütler de kazan kazan prensiple tanımlanır. Bu sistemde bir kaybeden bir kazanan vardır. Uluslararası istikrar için güçlü devletler gerekir. Realist ekol hegemonya kavramını da sık kullanıyor ayrıca İkinci Dünya Savaşı sonrası ön plana çıkan bir diğer kavram ise hegemonik istikrardır. İkinci Dünya Savaşı sonrası uluslararası örgütler üç ayrı ekolle kuruluyor. Ana akım ekol ise savaş sonrası örgütlerin oraya çıkışını devletlerarası ilişkilerde, savaş gibi sorunlara çözüm getirmek ve işbirliğini kolaylaştırmak üzere kurulan ilk uluslararası örgütlerin, uluslararası sistemin anarşik doğasından kaynaklanan güvenlik sorunu etrafında şekillendiğini belirtiyor. Bu nedenle en önemli kavram güvenliktir. Bu güvenliği uluslararası anlamda ekonomik refahı ve uluslararası işbirliğini arttırarak komünizm tehdidinden korunarak sağlayabiliriz görüşü hakim. Soğuk Savaş döneminde Birleşmiş Milletler’de neler oluyor? Birleşmiş Milletlerin gıda ve tarım örgütü, çalışma örgütü, göç örgütü gibi uzman kuruluşları kuruluyor. Soğuk Savaş döneminde özellikle Amerika’nın iktisadi hegemon olma rolünden vazgeçtiği dönemlerde yani Vietnam Savaşı’ndan sonra çok daha ön plana çıkan iki önemli kurum var, İMF ve Dünya Bankası’dır. Bu uluslararası siyasi sistemi uluslararası finansal örgüt rolünü oynayan iki önemli örgüt. Bu dönemde Birleşmiş Milletler barışla ilgili bazı kavramlar, anlaşmalar yapıyor. Birleşmiş Milletler, bu barış kavramını uluslararası anlaşmalara da yansıtıyor. Bu dönemde çok önemli bir kilometre taşı var, sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanması. Buna eski kolonilerin bağımsızlık hakkı ekleniyor. Birleşmiş Milletler bu konuda da bazı bildiriler yayınlıyor. Birleşmiş Milletler ’in yeni uluslararası düzenin kurulmasında gelişmekte olan ülkeler ve gelişmiş ülkeler arasında diyalogun kurulmasındaki rolü. Bağımsızlıklarını ilan etmiş kolonilerin kendi doğal kaynakları üzerinde egemenlik kurabileceklerini belirtiyor. Aynı zamanlarda siyasi gündeme giren bir göç kavramı var. Mülteciler ve göçmenler İkinci Dünya Savaşı sonrası daha fazla önem kazanıyor. Ana akım yorum İkinci Dünya Savaşı Sonrası ve Soğuk Savaş dönemini bu notlarla anlatıyor. Üçüncü dünyacı yaklaşım Birleşmiş Milletler ‘in sistemini güller diyarı olarak tanımlamıyor. 1945 sonrası uluslararası örgütlerin sömürge dönemindeki öncüleriyle benzerlik gösterdiğini söylüyor. Bu yaklaşımın belirttiği bir diğer şey, 1945 sonrası Amerika hegemonyasının tesisine yöneliktir. İMF, Dünya Bankası, Dünya ticaret örgütünün bir tane uluslararası finansal sistemden bahsediyor. Bu da Amerikan liderliğine dayanan bir sistem. Birleşmiş Milletler tüm ülkeleri bir araya getiriyor ama gündemi belirleyen gelişmiş ülkelerdir. Marksist yaklaşım, kapitalist sistemin ideolojik temelini Birleşmiş Milletler ‘in öncülüğünü yaptığı bu uluslararası sitemle tesis ediliyor. Ancak bu sadece gelişmiş ülkeler yapmıyor gelişmekte olan ülkelerdeki liderler de meşrutiyetlerini sağlamak ve uluslararası sisteme entegre olmak için kurallara göre oynuyor. Marksist yaklaşım dezavantajlı ülkeler gelişmekte olan ülkeler hiçbir zaman bu sistemin kural koyucusu olamaz. Bu nedenle Birleşmiş Milletler istemini son derece sorunlu ve sermaye birikiminin bir gereği olarak görüyorlar. Birleşmiş Milletler sistemi herkesin aynı şeyi anlayabildiği bir sistem değil farklı teorik yaklaşımlar bu nedenle var.”
Alpan, “Hukukun genel ilkeleri, uygar uluslarca kabul edilmek ölçütü olarak tanımlanıyor”
Uluslararası Hukuk’un uluslararası örgütleri ne derece bağladığını irdeleyen Alpan,
“Uluslararası Hukuk, ticaret veya borçlar hukuku gibi kolay anlaşılabilir bir şey değil. Çok önemli bir ölçüde uluslararası prensiplere ve tahammüllere dayanıyor. Uluslararası hukuk başta bağımsız devletler olmak üzere uluslararası toplum üyelerinin birbirleri ile olan ilişkilerinde uymak zorunda oldukları hukuk kurallarının tümüdür. Temel bir tane prensip var egemen devlerin eşitliği. Bunu uluslararası örgütlere nasıl uygulayacağız? Birleşmiş Milletler hangi hukuki çerçevede değerlendirilecek. Bu hala tartışılan bir konu. Bir uluslararası örgütün en temel hukuki çerçevesini kurucu anlaşmalar belirler. Diğer önemli şey yapılageliş yani teamül. Kelime manası olarak bir yerde öteden beri olagelen davranış manasına gelen teamül, ilk yüzyıllar boyunca devletlerarası hukukun en önemli kaynağı olmuştur. Günümüzde yapılagelişin önemi nispeten azalmıştır. Yapılageliş kurallarının çoğunluğunun antlaşmalar vasıtası ile kodifiye edilmesi ve devletlerarasında birçok konunun antlaşmalar vasıtasıyla düzenleniyor olması, yapılagelişin önemini kaybetmesinde önemli rol oynamıştır. Bir diğer şey ise hukukun genel ilkeleri ancak bu da muğlak bir tanım. Hukukun genel ilkeleri, uygar uluslarca kabul edilmek ölçütü olarak tanımlanıyor. Devletin bağımsızlığı, iyi niyet, yargı kararının uygulanması, ölçülülük, adil yargılanma, kusur sorumluluğu, iç hukukun tüketilmesi, geçmişte kabulün gelecekte reddi mümkün kılmadığı vs. bir de hesap verilebilirlik var. Ancak kime nasıl hesap verecek. Hesap verilebilirliği sadece bireyler üzerinden tanımlayabilen tek bir örgüt var o da Avrupa Birliği” ifadelerini kullandı.
“Türkiye, 1960’ların başına kadar da müttefik olduğu Batı’yla birlikte hareket etti”
Son olarak uluslararası örgütlerden örnekler veren Alpan, Türkiye ve Birleşmiş Milletler arasındaki ilişkilere değindi. Bosna-Hersek ve Kosova sorunlarının, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler içinde en yakından izlediği ve etkin rol aldığı sorunlar olduğunu söyleyen Alpan, “Türkiye Almanya ve Japonya’ya savaş ilanı koşulunu 23 Şubat 1945’te, Birleşmiş Milletler Bildirisi’ne katılma koşulunu da 24 Şubat 1945’te yerine getirmiştir. Bunun ardından 25 Nisan 1945’te ABD’de San Francisco’da yapılan kurucu konferansa davet edilmiş ve böylece kurucu 51 devletten biri olmuştur. Türkiye, 1960’ların başına kadar da müttefik olduğu Batı’yla birlikte hareket etti. Ayrıca 1950’deki Kore müdahalesinden sonra Güvenlik Konseyi’nin zorlama operasyonu kararı verdiği ilk olay olan Irak’ın Kuveyt’i işgali Türkiye’yi yakından etkilemiştir. Türkiye bu operasyona askeri katkıda bulunmamıştır ama Yumurtalık petrol boru hattını derhal kapatmış, Irak ve Kuveyt’e yapılan tüm finansal transferleri durdurmuştur. Müdahale başlayana kadar geçen altı ayda ticaret tamamen durdurulmuş turizm ise çok büyük zarar görmüştür” dedi.