Atabaş: Çözüm az katlı bina yapmaktı

Ankara’nın tanınmış mimarlarından Kadri Atabaş ile söyleşimiz devam ediyor… Ulus ve civarındaki mimari yapıları gelenek ile Cumhuriyet arasındaki mücadele alanının surete kavuşmuş şekli olan gören Atabaş, son zamanlarda sıkça tartışılan Saraçoğlu Mahallesi’ni de bu bağlamda değerlendiriyor. Atabaş, Ankara’yı, İzmir depreminin ardından düşündüklerini ve Kale’yi 24 Saat gazetesine anlatıyor

SULTAN YAVUZ/ANKARA

Mimar Kadri Atabaş, Ulus ve civarının Osmanlı ve Cumhuriyet ideolojilerinin bir tür mücadele alanı olarak görülerek korunması ve bir belge niteliğinde gelecek kuşaklara aktarılması fikrini savunuyor. “600 yıllık Osmanlıcılık oyunundan sonra 50 yıllık bir cumhuriyet deneyiminin üstüne gelen 40 yıl, o elli yılı yok edemiyor! Etrafından dolanıp bağlanmaya çalışıyorlar ama olmuyor. Bu da hâlâ ne büyük bir direniş olduğunu gösteriyor. Ankara yapı yapı savaş vermeli, mesele sadece eski binaların yıkılması değil, Cumhuriyet’in çağdaşlaşma iradesinin mekânlaşmasının yok edilmek istenmesi…” diyen Atabaş, Saraçoğlu’nu da aynı minvalde değerlendiriyor.
Saraçoğlu Memur Evleri Mahallesi’nin Alman mimar Paul Bonatz tarafından tasarlandığını ve söz konusu yapıların korunmasına ilşkin ODTÜ’nün proje verdiğine dikkat çeken Atabaş, “Sanatçılar için ev ve atölye olabilir, belki üstünden şeffaf örtülerin geçtiği bir eğlence ve kültür alanı olabilir ama ne yazık ki bu anlayış yok edilmeye çalışılıyor. Avrupa’da olsa kim bilir nasıl değerlendirilir… Bu bir yapı kavgası değildir, mimarlık bir anlamda tarihin yazılması ve şahitliğidir. Bu şahitliği korumamız lazım” diyor.
Osmanlı döneminde Anadolu’nun iskan meselesine çok fazla kafa yorulmadığını da sözlerine ekleyen Atabaş, “Sanki gökten cumhuriyet kurulmuş gibi bir anlayış var. Oysa o tarihte İstanbul’da daha çok sabun, halı fabrikası gibi yatırımlar vardı ama ciddi yatırım yoktu. Halk kasabalı bile değil, köylü ve zaten mübadele ile zanaat sahipleri de gitmiş. Entelektüeli, zanaatçısı ve sanatçısı olmayan, üretim bilmeyen, ortaçağ görünümlü bir yapı var. Atatürk çevreye yayılması daha kolay diye de kafa yorarak Ankara’yı seçmiş” diye ekliyor.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında bir yandan nüfusu artırmak için uğraşılırken bir yandan da Anadolu’ya açılan fabrikalarla, söz konusu şehirlere modernleşmenin götürüldüğünü belirten Atabaş, üretimin nasıl yapılması gerektiğinden, sinema ve tiyatro kültürüne, lokanta kültüründen, kişisel zevkelere kadar çağın tüm gerekliliğinin yerleşmesi için çalışıldığını kaydediyor.

M.Ayaz Kültür merkezi ve Müzesi
M.Ayaz Kültür merkezi zemini

Ankara’da yapı modelleri
Atabaş, Ankara’ya nüfus yığılınca, 1940’ların başında Yenimahalle’ki İşçi Kooperatifleri deneyiminin bir model olduğunu söyleyerek, paranın Yapı Kredi, arazinin de belediye tarafından verilerek tahsis edildiğini belirtiyor. Kentsel dönüşüm projesi çerçevesinde rant elde etmek için bugün en kıymetli olan yerlerin vaktiyle düşük değer taşıdığını sözlerine ekleyen Atabaş, “Oturan işçiler emekli olmuş, Avrupa’daki gibi sendika bilinci olmadığı için işletme felaket, bahçeler perişan, bakacak para da yok, inşaat kalitesi de düşük. Bu yapılar, Almanya’da o tarihlerdeki işçi konutları gibi iki odalı evlerdir. Yenimahalle’deki işçi kooperatiflerinin, sağdaki göçmen evlerinin, bir artı bir denemelerin elden geçmesi ve malzemesinin yenilenerek korunması lazım. Bunlar bizim hafızamız, devletin Anadolu’ya sahip çıkması çabasının , Anadolu insanına barınma sağlanmasının delilleri, yıkarsak hafızamız yok olur. Bir de İstanbul’da Adalar’da var böyle konutlar ama oraya pek sızamamışlar, azınlık kültürü olduğu için paraya teslim edilmemiş yapılar….” diyor.
1960’larda da Bahçelievler’deki kooperatifin hayata geçirildiğini belirten Atabaş, o süreçte tüm dünyada aynı barınma sıkıntının olduğunu vurgulayarak, Sincan’da yapılan hücre modeli küçük evlerden, gecekondu önleme bölgelerine ve işçi kooperatiflerine kadar hemen her türlü modelin denendiğini ifade ediyor. Ankara’nın 1930’lu yıllardan beri dünyada denenen tüm yapı denemelerini hayata geçirdiğini dile getiren Atabaş, Yanimahalle, Batıkent, Eryaman gibi konut tiplerinin bir tür Türk laboratuvarı olarak korunması gerekliliğine inanıyor.
“Ankara her şeyiyle modern bir kenttir”
Ankara’nın her şeyiyle modern bir kent olduğunu söyleyen Atabaş, sabah 08.00’de işe giden insanların akşam da eve döndüklerini, İstanbul’da ise “Bir Ortadoğu şehri gibi” insanların her saat her yere gittiklerini ifade ediyor. Atabaş, sanayileşmiş ülkelerde insanların gündüz vakitlerinde sokakta değil iş yerlerinde olduklarını, hafta sonları ise akşamları eğlendiklerini belirtiyor. “Bizde tam tersi, akşam herkes evinde, gündüz dışarıda. Birkaç uluslararası şehir hariç zaten saat 22.00’den sonra gezmeye korkarsın. Berlin’de sokakta adam bulamazsın, Paris ve Londra’nın belli yerleri açıktır. Hafta sonları eğlenilir, hafta içi değil. Ankara’da da böyledir” diyor.
Ankara’nın “İnsan eliyle bu denli yeşillendirilmiş tek kent” olduğunu kaydeden Atabaş, Ankara’ya dışarıdan gelenlerin de şehrin bu kadar yeşil olmasına şaşırdıklarını belirterek, “Ankara ömrü boyunca kaybettiği yeşili kazanmaya çalışan kenttir. İstanbul’da Boğaz dışında yeşil göremezsin, kendilerinin yarattığı yeşil alan yoktur” diyor.
Ankara’nın Türkiye’nin 20. yüzyılın modernizm anlayışı ile şekillenerek bir sanayi toplumu olduğunu ve örnek alınması gerektiğini vurgulayan Atabaş, “İstanbul örneği alınmamıştır. Anadolu şehirleri Ankara’yı örnek alır” ifadesini kullanıyor.
“İzmir’de esas binaların yıkıldığı yer bataklık, imar verilmemeliydi”
İzmir depreminde sorumluluğun tek kişiye ait olmadığını belirten Atabaş, Türkiye’nin 2000’li yıllara kadar hem yatırım hem sağlıklı altyapıyı sağlayacak gücü olmadığını ve gecekondunun bir ara çözüm olduğunu ifade ediyor. Atabaş şöyle konuşuyor:
“İnssanlar gecekondu ile doğaya zarar vermeden tek katlı, yenilenebilir ve kaldırılabilir, alt yapısının da devletçe belli bir ölçüde sağlanan yaşam alanları oluşturdular. Gecekondu sakinleri ve devlet arasında sözsüz bir ittifak vardı ama Turgut Özal meşhur affıyla 1990’lı yıllarda oy almak için gecekonduya dört kat verdi. Bu denli büyük bir rüşvet hiç verilmemişti. Ardından sermaye toparlanınca önceki küçük parsellerle kat karşılığı bina yerine, sermaye çoğaldığı için daha büyük aalarda inşaat yapacak inşaatçı ortaya çıktı. Yeni yapılarda tedbir var ama 2000’lere kadar yoktu. 1980’li yıllara kadar kaliteli inşaat malzemesi üretimi çok kısıtlıydı. Çözüm az katlı bina yapmaktı.
Esas sorun inşaat kalitesi, görgüsü… Mübadelede Ermeni ve Rum işçiler gidiyor, yerine inşaat bilmeyen insanlarla yapmak kalıyor. İnşaatı işini bilmeyen demirci, işini bilmeyen betoncuyla yaparsan herkesin bu yıkımda payı olur. Ovalık yere, bataklığa imar hakkı veriyorsun, bunu birine yüklemenin anlamı yok. Beş katın üstünde yapmayacağız bu kadar… Paris bile genelde beş katlıdır, adamlar hadlerini biliyorlar. Sen 10-15 kat yapıyorsun, işçin yok, teknik elemanın yok, malzemen yetersiz…”
Olası bir İstanbul depreminde Türkiye’nin kaderinin değişeceğine dikkat çeken Atabaş, “İzmir’de esas binaların yıkıldığı yer bataklık, imar verilmemeliydi. Tüm sorumlular cezalandırılmalı ama kimse de bu konuda itiraz etmemiş” diyor.
Pandemi ve mimari
Pandemiyle birlikte her şeyin sorgulanmaya başlandığını kaydeden Atabaş, insanoğlunun Aydınlanma hareketine kadar Tanrı’yı ve insanı ayrı yerlere koyduğunu ve Rönesans’a kadar insanın edilgen olduğunu belirtiyor. Aydınlanma ile birlikte “Göktekinin gökte, yerdekinin yerde kaldığının ve doğaya hâkim olmanın, onu yenerek ilerlemenin belirleyici olduğunu söylüyor. Günümüzde ise postmodernizmle birlikte, doğaya karşı olmak yerine doğayla barışarak yeni bir hayat kurma anlayışının belirleyici olmaya başladığını ifade eden Atabaş, “Tüm dünyada kapitalist sistem hâlâ dünyayı sömürmeye çalışıyor. Şimdi dünyadaki haddimizi bilerek bir şekilde yeniden dünya sistemi kurmalıyız yoksa doğa bize haddimizi bildirir. İnsanoğlu gider, başkası gelir, dünya mutlaka bunun acısını alır” diyor.
Kale…
Ankara Kalesi ve civarına ilişkin pek çok proje olduğunun ancak hayata geçirilemediğinin altını çizen Atabaş, Türkiye’nin şimdiki zihin haritasının da bunu mümkün kılmadığını belirtiyor. Söz konusu değişimin Kale’de yaşayanlarla da ilintili olduğunu kaydeden Atabaş şunları söylüyor:
“Kale’de oturan insanlar ağırlıklı olarak dışlanmış bir kesim ve bu insanlara ‘Gidin’ demek de olmaz, ‘Böyle kalın’ da denmez. Ara çözüm nasıl bulunur bilmiyorum. Onların değişmesi lazım ama aniden oradaki herşeyin kıymete bindiğini de görüyorlar. Çocuklar biraz daha adapte oldular ama mesela bir gezici grup gelse, çalgıcısı da orada bitiyor. Yaşam biçiminin değişmesi zaman alır elbette… Koç Müzdesi, Erimtan, yanında lüks otel, onun yanında da dümbelek, tef olmuyor.
Değişim parça parça yaşanıyor, bunu yapabilmek için hem Altındağ Belediyesi hem Turizm Bakanlığı bu merkezin Türkiye için uluslararası bir öneme sahip olduğunu içlerine sindirmeleri lazım. Kale Derneği’ni bu yüzden önemsiyorum, oradaki insanları tanıyor, sahip çıkıyor, çocuklara ‘burada çalın’ diyor, esnaf ciddi emek sarfediyor. Tabii Melih Gökçek’in Ankara’ya 25 yıl kaybettirdiği de açık…”
Mimarlığın şizofrenik bir meslek olduğunu da vurgulayan Kadri Atabaş, meslekte etiğe göz yumulduğu anda vurgun yapılabileceğini, zenginliğin temelinin arsaya dayalı olduğunu ve bir yanda estetik ve sanat tarihiyle ilişki kurulurken bir yandan da rant, inşaat gibi kavramlarla bir arada bulunulmasının, mimarlığı böyle bir tanım içine soktuğunu belirtiyor. Atabaş, “Mimarlık biçiminiz kimliğinize, yetiştiğiniz ortama ve seçimlerinize bağlıdır. Şart değil ama geniş çaplı okuma hevesine, empatiye bağlıdır. Ragıp Buluç ve benim dışımda Kale’ye ancak bir kaç mimarın daha çıktığını düşünüyorum” diyor.
Kadri Atabaş’la görüşmemiz sona erdiğinde, yolda yürürken düşünüyorum, mesleğini çok sevmek yetmiyor belki de… Yaptığın iş ne olursa olsun, ona anlam ve değeri sen katıyorsun. Okumalarınla, gözünü ve kulağını ne kadar eğitebildiğinle, bilgi birikimini ve deneyimini paylaşabildiğin, genç kuşaklara aktarabildiğin oranda kalıcı ve saygıdeğer oluyorsun…

Güler Kardeşler Showroom Yapısı