Ayhan Sümer ile Yenişehirde bir öğle vakti…

İşadamı Ayhan Sümer

Taner DEDEOĞLU / Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara’nın merkezi Kızılay’ın yerleşim bölgesi Yenişehir’in kuruluşunu, kültür-sanat ağırlıklı modern yaşamını, işadamı Ayhan Sümer’den dinleyeceğiz. Bu hafta, kuruluş döneminden itibaren Yenişehir de yaşayan işadamı Ayhan Sümer ile Zaman Tüneline giriyoruz.
Nallıhan da 1931 yılında dünyaya gelen Ayhan Sümer 1938 yılında Ankara’ya gelmiş. Çocuklarının eğitimi için başkente göç eden din adamı Mustafa Sümer, ülkesine; ünlü bir doktor, ünlü bir kadın yazar, ünlü bir tiyatrocu ve vergi rekortmeni bir işadamı armağan ederek yaşama veda etmiş.Ayhan Sümer çocukluğunu şöyle anlatıyor:
“Babam Mustafa Sümer tüccardı ama hafızlıktan dolayı da Nallıhan’da Cuma Namazlarını kıldırırdı. Annem de Saraybosna asıllı, Emine İsmet Sümer. Babam,koza, tiftik başta olmak üzere Nallıhan’da üretilen birçok malı İstanbul’a götürüp satan bir işadamı.
Nallıhan o zaman küçük bir yer, sadece ilkokul var, daha sonra ünlü bir doktor olan ağabeyim Cazip Sümer, ilkokul bittikten Bursa’da bir yıl yatılı okumak zorunda kalmıştı.Onun küçüğü olan kız kardeşim Adalet de ilkokulu bitirmek üzereydi, babam Ankara’ya göç kararı aldı. Daha sonra anladık ki, babam kızının da okuması için bu kararı almış. Babamın bu atılımı olmasaünlü yazarımız Adalet Ağaoğlu Nallıhan’da kalacak, onlarca ödüllü bir yazarımız da olamayacaktı…
1938 yılında Ankaralı olduk ama babamın işleri iki yıl kadar Nallıhan’dasürdürdü. Pazartesi günleri pazar kurulurdu Nallıhan’da iş de o zaman olur, babam da iki yıl, haftada iki gün gitti, geldi. Sonunda karar vermiş,Anafartalar Caddesi üzerindeki Çocuk Esirgeme Kurumu binasının yanında, Şengül Hamamına inen merdivenin başındaki Vakıflara ait dükkânı Fevzi Çadırcı isimli tüccardan devraldı. 1941 yılında ‘Sümerler’ adında manifatura mağazamızla başkent ticaretinde yerimizi aldık.

KENDİ EVLERİ OLUYOR
O zamanlar yerleşim bölgesi Ulus semti. Babam Denizciler Caddesi ile Gazi Lisesi arasındabir evin iki odasını kiralamış. Ankara başkent olmuş ama konut büyük sorun. Mahmut Şevket Esendal’ın ‘Ayaşlı ve Kiracıları’ adlı eserini aynen yaşıyoruz. Birçok aile bir evin odalarını bölüşüyor, mutfak banyo ortak. Matbaacı Hüsamettin Bey, Özel İdarede çalışan Sungurlulu Bilal Bey ve Bakanlıklar binalarının inşaatında çalışan Macar işçilerle aynı evi paylaşıyoruz…
Kısa süre sonra babam, Nallıhan’daki mallarını sattı ve Hatay Sokak ile Meşrutiyet Caddesinin kesiştiği köşede – bu gün otel olan yer-mimar İtalyan Negli’nin, inşaatı yeni tamamlanmış binasını 25 bin liraya satın aldı, oraya taşındık. Musluklarından su akıyor, havagazı var banyosu, tuvaleti müstakil, biz sınıf atlıyoruz, büyük mutluluk… Ağabeyim Cazip Sümer, Gazi Lisesine gidiyor, Erdal İnönü sınıf arkadaşıydı, okula birlikte yürürlerdi, ablam Adalet Ağaoğlu da Kız Lisesinde Özden Toker ile sınıf arkadaşıydı, bunlar Cumhurbaşkanının çocukları…
Ulus ile Çankaya’yı bağlayan Atatürk Bulvarı ve etrafındaki Yenişehir semti yeni kurulmaktadır. Başkentin en itibarlı semti burasıdır, Milletvekilleri, bürokratlar, Sanat dünyasından önemli isimler buralarda ev, apartman yapmaktadır,Ayhan Sümer anlatıyor:


YENİŞEHİR KURULUYOR
“Yenişehir neresi? Kabaca tarif edersek Kolejden, Demirtepe Köprüsüne, Sağlık Bakanlığından Kocatepe Camisine kadar günümüzde ancak birkaç örneği kalan bahçe içinde müstakil evlerle kaplı bir alan.Apartmanlar da var, imara uygun şekilde ama o günlerde kat mülkiyeti diye bir kavram olmadığı için, Apartman bir kişiye ait, yapımı için de çok para gerekiyor. Bizim apartmanın üst katı tek daire, biz oturuyoruz, diğer katlar ikişer daire. Dairelerden 50 lira kira alınıyor.
Ressam Burhan Doğançay, yazarlar, Ahmet Kutsi Tecer, Fahri Aksoy, Adalet Ağaoğlu, Azra Erdoğan Çaplı, Refik Ahmet Sevengil ayrıca unuttuklarım da vardır, sadece bizim çevremizde oturanlar. Bu caddenin panoraması sizeo günkü kültür seviyesini gösterecektir sanıyorum…İzmir caddesine girişte sağda-bu gün banka oldu sanıyorum- Kutlu Pastanesi, karşısında da Özen Pastanesi vardı.


KÜLTÜR SANAT AĞIRLIKLI
Kutlu pastanesinde akşamüzerleri viyolonsel ve piyano eşliğinde oda müziği yapılırdı. Ayrıca burada ayda bir defa da Cahit Sıtkı Tarancı, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Muhip Dranas, Nurullah Ataç gibi ustalar bir araya gelir sohbet ederler, edebiyat tartışmaları yaparlardı. Meraklı biz gençler de bu ustalara yakın masalara yerleşir, onların sohbetine kulak misafiri olurduk.
Bir gün Ahmet Muhip Dranas, ‘yeni yazdığım şiirimi ilk defa size okuyacağım’ deyerek el yazısıyla kaleme aldığı kâğıttan ‘Fahriye Abla’ şiirini okumuştu…
Opera ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası konserleri sadece Ankara’da olduğu için İstanbul’dan bunları izlemeye gelenler olurdu.
Yenişehir de bir de Piknik vardı, Bulvar ile Tuna Caddesinin kesiştiği köşede, Ankara hayatında önemli rolü olan bir yerdi. Babaları İsa Önat’ın halde dükkânı vardı, iki oğlu, Reşat ve Vahit Önat, Piknik’i açtı. Sabaherkenden, akşam geç saatlere kadar hizmet verdiler, bütün mamülleri çok güzeldi, ayrıca servis de çok çabuk olurdu. Ankara’da başka yerlerde olmayan fıçı birası, Arjantin denilen büyük boy bardakEspresso kahveleri için özel müşterileri vardı. Onun ilerisindeki Restoran Bekir’de de piyano ile yemek müziği olurdu. Bunların arasında da SanatSevenler Kurumu vardı. Yenişehir de olmasa da Karpiç’i de anmak gerekir. Ulusta Merkez Bankasının yanında Şehir Çarşısının girişinde Beyaz Rus’un ‘sarı votkası’ ile ünlenenlokantası Karpiç’in, diplomattan, siyasetçiye, gazeteciden bürokrata kadar müşterileri vardı. Tanıdığım gazetecilerden biliyorum, aybaşında Karpiç’e gelirlerdi, ayın ilerleyen günlerinde de Posta Caddesindeki ‘Şükran Lokantası’ veya ‘Kürdün Meyhanesinde’ olurlardı.
Giden müesseselerin yerine onun gibileri maalesef gelmiyor. Ankara’da çok güzel yerler açılıyor ama dekorasyonla her şey olmuyor, onun bir yaşanmışlığı var, 60-70 li yılların Ankara’sını özlüyorum. Yenişehir’deki insanların giyimini, vitrinlere bakışını, birbirlerine olan sevgi ve saygısını arıyorum. Şu anda sokağa çıkmak istemiyorum, insan davranışları manzarası beni üzüyor.
1938 den bu güne Ankara çok büyüdü fakat sağlıklı büyümedi, Bazı değerlerin korunması lazımdı, olmadı. Saraçoğlu Mahallesi, Sakarya Caddesi, Atatürk Bulvarı çok önemli yerlerdir,birçok Avrupa başkentinde olduğu gibi, burası da yaya bölgesi olmalıydı. Güven Parktaki her toplantı sonrasında bizim vitrin camlarımız kırılır, tazyikli su ve gaz içinde kalırız…
Buna bağlı olarak bir de üst kattaki dershaneden söz etmek istiyorum. Bunlar lise son sınıf öğrencileri, ders arasında aşağı iniyorlar, ellerinde sigara düşmüyor. Bazen beyaz önlüklü öğretmenleri de geliyor, öğrenciler onlardan ateş istiyor! Bunlar bizim kuşağı rahatsız eder, biz öğretmenimizi görünce, önümüzü ilikler, başımızla selam verir geçerdik. Buna gelişme veya medeniyet diyemeyiz.”

TİCARETE GİRİYOR
Ticarette atmış yılı geride bırakan Ayhan Sümer, bu yolculuğu da şöyle anlatıyor:
“Meşrutiyet Caddesine taşınınca hemen yanımızdaki Mimar Kemal Ortaokuluna kaydoldum daha sonra da Taş Mektebe devam ettim. Bu günkü Yüksek İhtisas Hastanesinin olduğu yerdeki okul çıkışında babamın yanına gidiyordum.
Kardeşler arasında sadece ben baba mesleğine ilgi duyuyordum. Ağabeyim Cazip Sümer, tıbbiyeye gidiyordu, daha sonra ünlü bir doktordu ve adına kliniği de oldu. Kız kardeşimiz, Adalet Ağaoğlu yazarlığa ilgisi vardı, öyle de ünlendi. Küçük kardeşim Güner Sümer, Hukuk Fakültesinden ayrılıp Paris’te tiyatro eğitimi aldı, oyunculuğun yanı sıra birçok da oyun yazdı, Ankara Sanat Tiyatrosunun kurucuları arasında yer aldı.
İşi seviyordum, iş de beni sevdi, başarılı olmaya başladığımda, babam ‘bir tek bu çocuk adam olacak’ diyordu. Yani baba mesleğini tek o yürütecek demek istiyordu, öyle de olduYedek Subaylığımı bitirdim, 1953 yılında babam işleri bana devretti, onu emekli yaptık. Müşterilerim, Yenişehir, Kavaklıdere, Çankaya tarafında oturuyorlardı ve bana ‘sizin yeriniz Kızılay’ deyerek istekte bulunuyorlardı. 1969 yılında Ziya Gökalp Caddesi üzerindeki bu yeri aldım ve mağaza olarak dekore ettim, açılış kurdelesini da merhum babama kestirdim.
48 yıldır buradayım. Anafartalar Caddesinde gelinliğini-damatlığını verdiğim müşterilerimin şimdi de torunlarının gelinliğini-damatlığını veriyorum, üç nesil oldu…”