Barışa içelim de…

Önemli bir dönemden geçiyoruz. Kıbrıs görüşmeleri önemli bir aşamadan geçiyor. Teslimci anlayış ile çözüm yapılması mümkün olmasa da, adına çözüm denilen bir teslim belgesi imzalamak üzere görüşülüyor Rum tarafıyla… Neyse ki verilenleri yeterli görmeyip inat ediyor adamlar, yoksa halimiz perişan.

Okudunuz mu gazetelerde, hani beş güven artırıcı önlem üzerinde liderler anlaşmıştı ya geçen yıl. Telefon şebekelerinde işbirliği, roaming imkanı verilecek, Türkler de Rumlar da adanın her tarafında üstelik de fahiş fiyatlarla değil görüşebileceklerdi.

Olmadı… Böyle bir gelişme KKTC’nin kökleşmesi sonucunu doğururmuş, Nikos Anastasiades meclisinden böyle bir yasa geçiremezmiş.

Hani, haftalar aylar süren pazarlıklarla hellim konusunda bir açılım yapılacaktı ya. O da olmadı. Rumların ayak sürümesiyle konu AB’de de çözülemedi. Hani Ab şemsiyesi altında ayrımcılık falan olmayacak, Kıbrıs Türkleri ve Rumları eşitlik içerisinde yaşayacaklardı? George Orwel’in Hayvan Çiftliği’nde yazdığı gibi, “Bütün hayvanlar eşittir. Bazı hayvanlar her zaman daha eşittir.”

Ne gerekiyor acaba şu bizim solcu, teslimiyetçi, Rumcu cenahın gerçekleri görmesi, bu hayal dünyasından kurtulması için… Yani Türkiye düşmanlıklarını gördükçe şüphe ediyorum acaba nasıl bir endokrinasyondan geçtiler ki bu kadar bağnaz olabiliyorlar?

Neyse, garabet sona erdi, iktidar değişti. Takıntılarıyla, kendine özgü iş yapamama yeteneğiyle, Cumhuriyetçi Türk Partisi iktidarı bir kez daha sona erdi. Niye CTP böyle? Niye her iktidara geldiğinde ülkeyi de, halkı da ama en fazla da kendisini bu kadar yıpratıyor, perişan ediyor? Akademik inceleme konusu.

Toplumcu Demokrasi Partisi hemen karalama kampanyasına başlamış. Ulusal Birlik Partisi ile Demokrat Parti-Ulusal Güçler iktidarının ne kadar eyyamcı olduğunu, günü idare etmekten başka hedefi olmadığını, “önüne konanları” hemen imzalayıp, Türkiye’ye teslim olacağını falan öne sürmüş.

Enteresan değil mi? 2012’den bu yana su dağıtımıyla ilgili hiçbir iktidar arpa boyu kadar bile yol alamayacak, iş askıda bekleyecek, belediyelere ve beceriksizliği ve kötü yönetimiyle örnek gösterilebilecek bir kuruma havale edilmeye çalışılacak, her türlü çözüm önerisine karşı çıkılacak ve buna da “duyarlı yönetim anlayışı” denilecek.

Suyun özelleştirilmesi, elektriğin özelleştirilmesi diye sunulan ve karşı çıkılan Kıbrıs Türk halkının ucuz ve yeterli yaşam kaynağına kavuşmasının, refahının artmasının ve Rum’a teslim olma olasılığının azalması değil de nedir? Doğru dürüst yönetilmeyen, en önemli gelir-finansman kaynağının halka fahiş fiyata ve yetersiz miktarda sağlan su olan belediyelerin su dağıtımının kamu-özel ortaklığına verilmesinden hoşlanmaları mümkün olabilir miydi? Al Su İdaresi’nden bedavaya yakın fiyata, sat halka fahiş fiyata, belediyelere doldurulan partizan güruhun maaşlarını öde… Bu vaziyet geçerli ve devam ettirilebilir yönetim anlayışı olamaz.

Elbette ki doğru dürüst yapılanmış bir su idaresi, elektrik idaresi olsa, bu kurumlar arpalık haline getirilmemiş olsa Türkiye’den sağlanacak su ve elektriği bu kurumlar üzerinden dağıtabilsek, ücretlerini tahsil edebilsek fena olur muydu? Var mı böyle bir imkan? Nerede o performansı gösterebilecek devlet kurumları?

Doğrudur, KKTC yapılanması tamamlanmalı, kurum ve kuruluşlar güçlendirilmelidir. Ama, bir adım atılırken de bazı konular dikkate alınmak zorundadır. Mesela KKTC’nin varlığını sona erdirme görüşmeleri yapan ekibin, olur ya arzuladıkları çözüm olur ise, su meselesinde özel şirketin dahiliyle konunun aldığı boyut sayesinde Türkiye bağlantısının kesilemeyeceğini, en azından belli bir süre, bu hayallere gem vurulacağını açıkça söylemesi gerekmez mi?

Doğrusu ben çok endişeliyim. Giderek artan bir şekilde bu görüşme sürecinin Titanik’in buz dağına sürüklenmesi gibi hızla felakete doğru ilerlediğini görüyor, hissediyorum. Rum kesiminde Garanti Anlaşması yerine geçecek Türkiye’ye üs verilmesi seçeneği gazetelerde yer almaya başladı. 1963 Acheson Planı benzer öneriler dolanıyor etrafta. Doğru mu bunlar? Kapalı görüşmelerde tek bilgi kaynağı Rum kesimi olunca, Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ve ekibinin sadece kendileri gibi çalıp söyleyenlerle onu da işlerine geldiği gibi görüştükleri, eleştirel bakanların tümünü dışladıkları dikkate alınırsa, olacak olan budur.

Karpas’da Türkiye’ye birinci versiyonunda egemen, ikinci versiyonunda ise kiralama şeklinde üs verilmesi, Kıbrıs Türk “kantonlarına” iç otonomi tanınması karşılığında adayı Yunanistan’a bırakan Acheson planını Rumlar ve Yunanistan reddetmiş, birinci versiyonuna sessiz kalan Türkiye ise ikinci versiyonu kabul edilmez görmüştü. Şimdi tekrar böyle bir plana benzer bir yapılanmayla yeni Kıbrıs federasyonu kurulup, Türkiye’nin garantisine de son verilebilinir mi? Rahmetli Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş olsa “Mümkün değil” derdim, şimdi şaşkınım, umudum Rumların reddetmesi.

Gerçi görüşmeler bir yere falan varamıyor. Kulağa gelenler Rum tarafındaki Mayıs seçiminden sonra son bir gayret gösterileceği, olmazsa diğer opsiyonların dikkate alınacağı. İnanmıyorum.

UBP-DPUG koalisyonu bu hassas dönemde milli dava etrafında kenetlenmeyi tekrar sağlamalı, öncelikleri, kırmızı hatları bir kez daha hatırlatmalı ve öncelikle eğitim alanındaki “peşkeş” siyasetine son verilmelidir. Daha önce de yazmıştım, mücahit derneklerini, mezalim müzelerini görmezde gelen, talebelere yasaklayan hükümet yaklaşımları acilen terk edilmeli, yeni nesillere o güven içerisinde, iyi niyetlerine güvenerek teslim olunan Rum dostlarımızın fırsat bulduklarında aynı köylü Türklere neler yaptıklarını gözler önüne sermeli, hatırlatmalıyız.

Elbette düşmanlık aşılamak hedef olmamalı ancak “Dün dünde kaldı, Avrupa Birliği şemsiyesi altında hep birlikte güzelce yaşarız” edebiyatına karşı, “Elam ne oldu? Yaptıklarınızdan ötürü bırakın tazminatı, Kıbrıs Türk halkından özür dilemeyi düşünüyor musunuz?” gibi soruları sormak gerekmez mi?

Haydi akşam meyhanede buluşalım, kadehleri tokuşturalım, içelim barışa… Olur… Ama, barışa içmekle barış gelmez. Önce kabul etmek ve özür dilemek gerekmez mi eski günahlardan, suçlardan, yaşattırılan mezalimden?