BEDİİ FAİK “GAZETELER ŞİMDİ SÜPERMARKET GİBİ. HER ŞEY VAR”…

Çalışma hayatına atıldı, başarıya ulaştı ve Tıbbiyeyi dördüncü sınıftan terk etti.  Gazetelerdeki fıkra yazılarını  beğenmedi, gönderdiği denemeler ile mesleğe çağırıldı. Yıllarca mücadelesini verdiği Demokrat Parti çizgisinden  bir olayla döndü, yeni kurulan gazeteye ‘Milliyet’ adının  verilmesini sağladı, yazar olarak girdiği Dünya  Gazetesinin sahibi oldu. ‘Beş ay sonra yaşım doksan  olacak’ dediği gün Bedii Faik ile Teşvikiye caddesindeki  evinden basın tarihimize yolculuk yaptık.

İstanbullu ‘düyun-u umumiye’ avukatlarından Faik Bey ile Balıkesirli Faika Hanımın ilk çocukları Bedii Faik,  1 Mayıs 1921 yılında Bandırma’da dünyaya gözlerini açtığında ülke işgal altındadır, aile kurtuluşundan sonra da İzmir’e yerleşir. Ortaokul döneminde babasını kaybeden Bedii Faik devlet parasız yatılı sınavlarına katılır, Kabataş Lisesini kazanır, yaşamını artık babasının memleketi, İstanbul da sürdürecektir.

Ailesinin isteği ile girdiği tıp fakültesindeki eğitimi dördüncü sınıfa kadar sürer. Geçim şartları onu çalışma hayatına itmiştir. Nemizade Mithat Beyin tütün deposunda çalışmaktadır, başarılıdır hatta müdür bile olmuştur. Ağır eğitimi altında zorlanan Bedii Faik tıbbiyeyi bırakmış, başarılı bir iş adamı olarak yaşamını sürdürmektedir.

Bedii Faik, arkadaşlarını evine davet eder bir gün. Gençlerin sohbeti, Tasvir Gazetesinde fıkra yazan Doğan Nadi’ye kadar uzanır. Çoğunluğun bu yazıları övmesi üzerine Bedii Faik eleştirilerini “ben bundan iyisini yazarıma” getirdiğinde, gazeteci arkadaşı Kadri Kayabal’ın “yaz da görelim”  sert çıkışı, yaşamlarına yeni bir yön verecektir.

Bedii Faik arkadaşları gittikten sonra kağıda kaleme sarılır ve on yedi fıkra yazar, bir zarfa koyar,  onu da Kayabal’ın patronu ve baş yazar Ziyad Ebuziya’ya postalar. Bir hafta sonra, Ebuziya’nın baş makalesinin sonunda, “BF rumuzuyla yazı gönderen kişinin yazı işlerimizle irtibata geçmesini rica ederiz” diye bir not yayınlandığında yıl 1945 tir. Babasının ölümünden sonra çıkan yasa gereği dayısı gibi ‘Akın’ soyadını alan Bedii Faik anlatıyor:

“Türk gazeteciliğinin otururken ayağa kalktığı dönemdir o. Daha önce İmparatorluk da gazetecilik yok sayılır. Ondan sonra Milli Mücadele gazeteciliği var, çok büyüktür. Falih Rıfkı, Yakup Kadri, Necmettin Sadık, Yunus Nadi’nin ortaya koyduğu, vatanı kurtarmak için yapılan büyük gazetecilik. Onun alçakları vardır yüksekleri vardır. Alçakları tarihe gömülmüştür, silinmişlerdir, acı da çekmişlerdir. Öbürleri cumhuriyetin parlak çocukları olarak Atatürk ile birlikte yürümüşlerdir. Tek partili dönemde büyük bir gazetecilik rengi yoktur, bir seviye gazetecilik vardır. Devrimler yapılırken de böyle bir gazetecilik olabilirdi.

Gazeteciliğin gelişmesi için bir yatak lazımdı, o da çok partili hayata girme. Ben bunun arifesinde, 1945 yılında başladım. Demokrat Parti dönemi çok hareketli, gazeteciliği de çok heyecanlı idi. Ben şanslı bir dönemde gazetecilik yaptım, her zaman şükrederim”.

ESAS OLAN MUHABİRLİKTİR

Çok partili hayatın başlama arifesinde yaşanan bu olayı Bedii Faik, “gittim, görüştüm, anlaştım ve gazeteciliğe başladım” cümlesinde özetliyor ve ekliyor:

“Gazeteciliği öğrenmeden gazete yazarlığının mümkün olmadığını hemen anladığım için çünkü gazete yazarlığı ile kitap yazarlığı arasındaki farkın mutlaka gazeteciliği bilmekten geçtiğini kavramamak mümkün değildir. Haberin ne demek olduğunu, esas olan muhabirliği bilmeden gazeteciliğin yapılamayacağın öğrendim. Yazarlığınızın gazetenin içine girmesi için, yazarlığınızla gazetenin kaynaşması için sizin gazeteciliği iyi bilmeniz lazımdır.

Gazetede fiilen çalışmaya başladım, ta ki, fiilen bir gazete çıkartacak kadar bilgi sahibi olana kadar ”.

Masası yazı işleri müdürünün odasına konulan genç gazeteci o dönemi şöyle anlatıyor.

“ Bu günkü teknik çok rahat, hemen tık tık, pıt pıt. O zaman kumpasın içine harfler konur, başlığın kaç harf olacağı hesaplanır… Bugün kilerin kafasının alamayacağı kadar ağır şartlar, tahammül etmek mümkün değildi, o şartlar içinde gazete yapıyorduk”.

GAZETE SAHİPLERİ YAZARDI

Bedii Faik o dönem gazete patronlarını da şöyle anlatıyor:

“Otomobil sahibi gazete patronu, bir elin parmakları kadar azdı, diğerleri basın kartı ile tramvaya biner, acele işi varsa taksiyle giderdi. Yunus Nadi beyin ve Doğan Nadi’nin arabası vardı,  otomobil ticareti yapan kardeşi tahsis ettiği için Vatan’ın sahibi Ahmet Emin Yalman’ın, Son Posta’nın sahibi Selim Ragıp beyin vardı. Ethem İzzet Benice’nin, Kazım Şinasi’nin, Halil Lütfü’nün, Ali Naci Karacan’ın yoktu…

Cağaloğlu’da bu gün halı sarayı olan o eski gazete binalarının yerinde ufak ahşap evler vardı ve hepsi birer matbaa idi.

Bir özellik de şu dur; gazete sahiplerinin hepsi yazardı, idealleri vardı, fikirleri vardı, o fikirleri yaymak için gazete çıkartmış insanlardı bunlar ve başka işleri de yoktu. En büyük ayıp da basın dışında başka bir işi olmaktı. Bu arada para da kazandılar doğal olarak ama para kazanmak için gazete çıkartmadılar.

Bu günün gazete sahibi, bir idealin sahibi değil, paranın sahibi. Ben şu gazeteyi alacağım, diğer işlerime de faydası dokunur diye Bab-ı ali ye geldiler.

Basın organize olamadığından, hükümetler daima balta vurduğundan, sendika bizde zayıf, gazeteci maalesef eli kolu bağlı patronuna teslim olmuş durumdadır. Bu gün bu açmazın içindeyiz”.

ÇOK PARTİLİ GÜNLER

Bedii Faik ülkede büyük değişime neden olan çok partili yaşama geçişlerinde basının üstlendiği görevi de şöyle anlatıyor.

“Gazeteler Demokrat Partililerin önünde idi, cesarette, fikir üretiminde, atılımda öndeydi. CHP den geldikleri için İsmet Paşa’ya, partiyi kapatır korkusu ile çatamazlarken, biz yazardık. DP’nin ağzından çıkmamış yeni fikirleri biz ortaya atardık. Parti yöneticilerinin ortaya attıkları fikirler, o zamanki gazetecilerin, fikir adamlarının eseridir. Küçümseyerek söylemiyorum, tespittir bu.

Ünlü seçimleri biz yaşadık. Bizden önceki meslekte büyüklerimize sorsak, bilmezler, çünkü görmediler. Biz 46 seçimlerini gördük. Halkın seçime gelişini, sandığa sahip çıkışını, görmeyen anlamaz. Sırtında getirdiği şilte üzerine yaşlı, hasta anasını oturtup sırasını bekleten, oy verdiren, daha sonra da tasnifi (oy sayımı) bekleyenleri gördüm.  ‘Tasnif’in ne anlama geldiğini bilmeyenlerin, sandıktan otuz- kırk adım sayarak uzaklaşmasını ve tasnifi izlediğini gördüm, ağladım”.

21 Temmuz 1946 günü yapılan genel seçimlerde gazeteler DP yanlısıdır, imkanları ölçüsünde de seçim çalışmalarını kent dışında da izlerler. Seçim gecesi inanılmaz olaylar yaşanmaktadır. Seçim sistemi zaten ‘açık oy, gizli tasnif’  olarak başlı başına bir sorundur. Bunu üzerine sandık kaçırmalar, vali, kaymakam ve asker baskıları da belirlenmiştir. Bedii Faik “  İsmet paşa’ya yıllar sonra bunları sorduğumda, ‘alt kadronun işgüzarlığı’ demişti ama bunlar 1950 yenilgisini hazırladı” diyor.

İsmet Paşa döneminin yüzde sekseninde sıkıyönetim olduğunu söyleyen Bedii Faik tek partili dönemde yaşadıklarını da şöyle anlatıyor.

“Tasvir Gazetesinde her akşamüzeri, tahta merdivende ayak sesi duyulunca arkadaşlar ‘sana geliyor’ derdi. Bir asker gelir, bana ‘sıkıyönetime gideceğiz’ der, motosikletine bindirirdi. Ben zayıf biriyim, arkadaşlar sırtıma ve göğsüme gazete kağıtları koyar,  buz gibi havada motosiklete biner, askerin de beline sarılarak Cağaloğlu’dan Sıraselviler’e giderdim. İfade verdikten sonra beni bırakırlardı. O zaman iyi değildi ama bu heyecanı yaşamak ne kadar önemli bir şeydir”.

BU TAKIMI DAĞITMAYIN

Bedii Faik daha sonraki yıllarda yazdığı bir yazıdan dolayı götürüldüğü sıkıyönetim komutanlığını da şöyle anlatıyor.

“Süvari birliğimiz Roma’da bir yarışmada birinci oldu, kendini beğenmiş Musolini’yi ayağa kaldırarak mili marşımızı çaldırttı. Yurda dönüşlerinde çok büyük bir karşılama oldu, rıhtıma ben de gittim.Daha sonra bu şampiyonların her biri bir yere, şark hizmetine gitti, takım dağıldı.Ben, bu insanların gittikleri yerde yapacağı hizmetin bu kupayı getirmekten daha yüce olamayacağını, bunların bir arada kalıp çalışmaları gerektiğini, yeni başarılara ihtiyacımız olduğunu yazdım. Kıyamet koptu, Askeri mahkemeye verildim. Yerdeki mermerlerin sıyrıklarını dahi bildiğim Sıkıyönetime yine götürdüler, iki subay ifademi almaya başladı, derken komutan istiyor dediler, odasına girdim. ‘kusurunuz neymiş idrak ettiniz mi?’ dedi, hakimler anlattı ‘ ordunun tasarruflarına müdahele imiş’ dedim. Daha sonra da düşüncemi tekrar ettim ve bir de yalan söyledim ‘ arşivimizde, bu takımı öven, İtalyan, İngiliz, Fransız gazetelerinin olduğunu söyledim, böyle bir şey yoktu…

Bakın Bedii Bey dedi samimiyetinize inandım, maksadınızın düşmanlıktan, kışkırtmadan yana olmadığını anladım, ordu hakkında bir daha yazmayacağınıza söz verin’ dedi, ben de ‘bir gazetecinin istikbale ait yazıp yazmayacağına dair verdiği söze inanacak mısınız’ diyince de ‘peki aramızda kalsın’ dedi ve beni salı verdiler.

Bugün ordudan, herhangi bir şirketin idare meclisine gösterilen saygı dahi gösterilmeden bahsediliyor. Bu gün ordudan bahsederken, alelade bir şey gibi bahsediliyor. Fuhuşla orduyu rahatlıkla yan yana getirebiliyorlar.

Bunu iyi ya da kötü olarak söylemiyorum, ifrat ve tefrit, ne o ne bu”.

MİLLİYET DOĞUYOR

Bedii Faik; Cihat Baban ve Ziyad Ebuziya’nın sahibi ve başyazarlığını yaptığı Tasvir Gazetesine geldiğinde yazı işleri müdürlüğünde de Atıf Sakar ve Necdet Baytok’dur, Ercüment Ekrem Talu, Baha Dülger, Eşref Şefik ile birlikte de yazarlar odasındadır.

1948 yılında İsviçre Basın Ataşeliğinden dönen gazeteci Ali Naci Karacan yeni bir gazete hazırlığındadır.

Halil Lütfü, Zekeriya Sertel’den matbaası ile aldığı Tan Gazetesine Ali Naci’yi de ortak etmiştir sıra kadroyu oluşturmakdır, Bedii Faik anlatıyor:

“Lozan Konferansını izleyen gazetecilerden ve daha sonra yurt dışında basın ataşesi olarak kalan Ali Naci’nin yurda döndüğü biliniyor. Esmer kısa boylu, sevimli çok mültefit birisiBeni telefonla aradı ve görüşmek istediğini söyledi, gittim. ‘Bütün gazeteleri okudum, yep yeni bir yıldız olarak sizi buldum, beraber çalışmayı isterim’ dedi. Yeni evliyim ve Tasvirden çeşitli kalemlerden olmak üzere aldığım para toplam, 25o lira. ‘ne maaş alıyorsunuz’ diye sorunca, ‘ 300 ama bu paraya gelmem’ cevabıma, ‘beyefendi, ben de aynı fiyata istemem her halde’ dedi, 400 lira maaşla Tan’a geçtim.

Tasvir kadrosunun hemen hepsi de geldi arkamdan. Spora Firüzan Tekil bakıyordu, daha önce dergilerde yazan genç Halit Kıvanç’ı da kadroya aldık.

Gazete eski sahibinden dolayı ‘komünist’ damgasını silemiyor, biz bunun için aşırı milliyetçi yayınlar da yapıyoruz ama etkilemediği gibi, artan eleştiri de alıyoruz, binamız taşlanıyor…

Ali Naci’ye hep söylüyorum ama dinletemiyorum. Bir gece evindeki yemekte konu tekrar açıldı. Oğlu Ercüment ve annesi Hidayet Hanım var, sonunda kabul etti ve bana ‘peki monşer’ dedi.

Milliyet adında yıllar önce bir gazete çıkmıştı İstanbul da, bu ismin koyulmasını sağladım, Afişçi-Grafiker İhap Hulusi ile başlıklar için anlaştık ve bir hafta sonra Milliyet çıktı. Bu kez de ortağı ile sorun yaşamaya başladık. Ben gazeteyi ve kadroyu, Ethem İzzet’in matbaasına taşıyarak sorunu çözdüm. Kadro bu kez de aynen oraya geldi, Halil Lütfü, matbaası ve Tan ismi ile kaldı.1950 seçimlerinde Milliyet Gazetesi yazı işlerini yöneten, ‘DP İktidarda’ başlığını atan Bedi Faik’in yuvadan kopuş öyküsü de şöyle:

“Demokrat Parti iktidara gelişinin üçüncü ayında ezanın yeniden Arapça okunmasına karar verince Ali Naci’ye gittim ve ben aleyhe dönüyorum diyerek yazmaya başladım. Ali Naci’ye gazetenin de tavır alması gerektiğini söylediğimde ‘Monşer dur, biraz nemalanalım’ diyince de gazeteden ayrıldım. Ali Naci eve falan geldi ama dönmedim”.

DÜNYA ÇIKIYOR

Benim ayrıldığım duyuldu tabii, CHP Genel Sekreteri Kemal Satır ile karşılaştım bir gün, yanında Ulus Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Cemal Sağlam vardı. ‘Para veremeyiz ama bize yaz’ dediler, yazı göndermeye başladım. Başyazar Hüseyin Cahit Bey yazısında gazeteye geldiğimi duyurdu ve beni onore etti.

Bu günlerde, yazılarımı takip eden, Falih Rıfkı Bey beni tanımak istemiş, Lebon pastanesinde tanıştık, kaynaştık”.

Ulus Gazetesi matbaasını yenilemiş, parasını Atatürk’ün verdiği eski rotatif de İstanbul’da, on işadamına 20 yıllık kira (Leasing) olarak satılmıştır. Şekerci Hacı Bekir, Ali Sohtorik, Mehmet Kazancı, Hüsnü Mirza, Ragıp Sarımahmutoğlu, Terzi İzzet gibi isimlerden oluşan on iş adamı da basın patronudur artık. ‘Dünya’ olarak alınan isim hakkı da, Başyazar ve hissedarlardan birisi olan Falih Rıfkı Bey adınadır.

Gazete çıkmaya başlamış ama fıkra yazarı sorunu çözülememiştir. Birçok öneri yapılır fakat Genel Yayın Müdürü Falih Rıfkı Bey’in aklındaki tek isim, Bedii Faik’tir. Falih Rıfkı Bey, kabul etmezse aramıza soğukluk girer düşüncesi ile dostuna teklif götüremez, Bedii Faik’in Heybeli Adadaki ev sahibi olan ortaklardan Ali Sohtorik, bu işi üstlenir, transferin öyküsü de şöyle:

“Habip Edip Törean isimli zengin birisi de mavi başlıkla Yeni İstanbul Gazetesini çıkartmaya başladı. Mithat Perin, Rober Güyan, Burhan Belge, Refik Halid’i almışlar bana da teklif geldi, yazıyorum. Dünyadan da teklif gelince, iki gazeteye birden yazmam konusunda da her iki yönetimle de anlaşmaya vardık, yazıyorum.

Altı ay kadar sonra, Yeni İstanbul’da bir sorun oldu. Patron ‘iyi yazıları Dünya’ya gönderiyormuşsun’ dedi. Ben de iki yazıyı önce Yeni İstanbul’a getirdiğimi, korktukları için almadıklarını da Dünya’ya gönderdiğimi kanıtladım, bu olay gücüme gitti ve ayrıldım, sadece Dünya yazarıydım artık”.

GAZETEYİ KAÇIRDIM

Bedii Faik Dünya gazetesinde çalışmaktadır fakat ortakların gazeteye müdaheleleri, kendi havalarına sokma gayretleri gazetenin el değiştirmesi ile biter. Bedii Faik anlatıyor:

“Hava iyi değil, ben gazete imtiyaz sahibinin Falih Rıfkı Bey olduğunun tespitini yaptırdım, mahkemeden tescil ettirdim, Falih Rıfkı Bey’i üç gün evine kapattım ve kimseyle görüştürmedim. Gazeteyi çalışanları ile birlikte Halil Lütfü’nün Tan Matbaasına taşıdım, ihtilal yaptım… Onlara Matbaa kaldı. Falih Rıfkı Bey ile 1953 yılında Dünya Gazetesine ortak olduk. CHP sonradan çok uğraştı beni ayırmak için ama başarılı olamadı. Hatta 1962 yılında, Başbakan İsmet İnönü’nün emri ile bize, vatan hainliğine kadar uzanan ağır suçlamalar yapılarak gazetemiz önce süresiz kapatıldı, 45 gün sonra yayın izni geldi.

Bu olaydan bir süre sonra Falih Rıfkı Bey ikici krizi de atlatmıştı, matbaaya geldi ve ‘bu sağlıkla bu yaşta artık devam edemem, ben hissemi sana satayım, başyazar olarak kalayım, lütfen buna razı ol’ diyerek ortaklıktan ayrıldı. 1971 yılında ölümüne kadar da böyle sürdü.

Daha sonraki yıllarda, Şevket Rado ile Almanya’da bir sergiye gittik, Basının büyük sanayileşmesi, gelecekteki teknikleri görünce ben kendimden ürktüm. Böyle bir param yok, ben bunu yapamam dedim. Bu imkanlarla çıkarsam, güdük kalacak, banka kredisi ve ortak da düşünmedim, Falih Rıfkı Beyden sonra başka bir ortağı gözümün önüne getiremiyordum. Beyhan Cenkçi iyi dostumdu. İstanbul Gazeteciler Cemiyetinin kuruluşun da görev almışım, genel sekreterliğini yapmışım, beni Ankara Gazeteciler Cemiyetine üye yapabilecek kadar dostumdu. Erol Simavi ile bir Ankara seyahatimizden, Gazeteciler Cemiyeti üyesi olarak döndük ikimiz… Cenkçi bana ‘imparator’ derdi, ‘sat şunu İmparator’ dedi bir gün, kader böyleymiş 1975 yılında Dünya Gazetesini, İhsan Altınel’e sattım”.

Bedii Faik daha sonraki dönemde Hürriyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde fıkra yazar. Eşinin hastalığı nedeniyle 1978 yılında gittiği İngiltere de oyuz yıl kalır ve hastalığı yenmiş olarak yurda döner. Akrabası Pırlanta Hanımla evli olan Bedii Faik’in üç çocuk, iki torun ve üç torun çocuğu var. Oğlu Faik Akın’ın oğlu Bedii Faik Akın, ikiz kızları Leyla ve Selma. Selma’nın kızı Alev ve onun çocukları Yasemin, Mert ve Berk.

GÜNÜMÜZDE TEKNİK MÜTHİŞ

Bedii Faik günümüz basın dünyası için de şunları söylüyor:

“Günümüzde gazeteci menfaat düşünüyor. Bir insanın güzel yaşamayı istemesi kadar doğal bir şey olamaz. Bir insanın güzel yaşamayı düşünmesi kadar medeni bir şey olamaz. Ama bunu, gayri ahlaki yoldan, kendini satarak, kalemini kiralayarak veyahut şahsiyetini bir tarafa atarak yapmak akıl alacak şey değildir. Bunu yapanlar var maalesef.

Bu gün gazetecilikte güzel şey ne derseniz, teknik… Biz rüyamızda göremezdik, anlatsalar hayırdır inşallah derdik, müthiş bir şey bu. Tekniği çabuk aldı, çabuk benimsedi ve güzel öğrendi sektör.

Dünya da gazete ve televizyon rekabeti vardır ve her yerde bu çekişme okuyucu lehine işler ama bizde öyle değil. İkisi de aynı adamın olduğu için, okuyucu bizde, bu yarıştan bir şey elde edemiyor. Televizyon gazeteyi geçti, sanatçısı, politikacısı, işadamı ve halk için de hep televizyon önde. Biz yazılı basıncılar ( ben kendimi öyle sayarım hala) şapkamızı önümüze koyup düşünmek zorundayız”.

KÖŞEDEN YAZMAK!

Bedii Faik günümüzde yaygınlaşan ‘ köşe yazarlığı’ kavramına da şunları söylüyor.

“Köşe yazarlığı diye uydurma bir isim var. Gazete coğrafyası yazar tayin etmez, köşe yazarı, orta yazar, sadece Başyazar olur. Köşeden yazı yazmak, köşede cumbadan bakar gibi halka hitap etmek gibi bir yazarlık yoktur. Yazı türleri vardır; Baş makale vardır, makale, fıkra vardır. Bu gün köşe yazarı denilenin hepsi ‘fıkra yazarıdır’ adı budur. Bunu nasıl değiştirdiler anlayamadım. Şundan yapmış olabilirler; İşi bilmeyen patrona, gazetede 36 köşe var, dört köşe boş oralara da almalıyız denilince, oraya adam kayırıyorlar. Tercümeyi hallerini, nereden gelip yerleştiklerini, kim olduklarını bilmediğimiz bir sürü insan var. Genel Yayın Müdürü beyefendi, patronu uyutarak istediklerini almış oraya, durum budur!

Şimdi bilmem ne bey, bilmem ne hanıma gazetede köşe açıyor. Onların hiç biri gazete ile kaynaşmıyor, Gazetecinin iddiası meşhurdur, onlar kaynaştığı iddiasında ama…

Bir meseleyi anlamak gerek, ‘neden bu devirde gazeteci anti patik acaba?’ Eskiden ‘gazete yazmış’ demek yeterliydi, şimdi ‘boş ver, gazete öyle yazar’ havası geldi, neden? O kaynaşmaya önem vermediler. Okurla aralarındaki elektriği hiçbir zaman araştırmadılar. İstediklerini yazar yapabildiklerini zannederek, yazarlar da yazar olduklarını zannederek…

Haber son derece önemli bir unsurdur diye kabul edelim bir defa, okuyucu ile gazete arasındaki irtibatı temin eder. Ama okuyucu ile gazete arasındaki kaynaşmayı, aşkı sağlayan, benimseten de yazarlardır.

SÜPER MARKET GAZETECİLİĞİ

Bu bağlılık, kulüpçülük gibidir. Bizim zamanımızda okurlar, kahvelerde gazetelerinin savunmasını yaparken kavga ederlerdi, senin gazeten daha doğru, benim gazetem daha iyi havasına girenler olmuştur. Bunu marifet olarak söylemiyorum, okuyucu gazetesini benimserdi.

Günümüzde süper market gazeteciliği yapılıyor. Gazeteler şimdi süper market gibi, sağcı – solcu- ortacı her tür aynı gazetede. Süper markette de tereyağından bebek mamasına kadar her şeyi bulabilirsiniz. Bizde iktidara karşı iseniz ‘muhalif’ gazetelere, yanında iseniz ‘muvafakat’ gazetelerine giderdiniz. Ekipte aynı ideale bağlı olanlar buluna bilirdi, değişti. Fena oldu anlamında söylemiyorum, tespit yapıyorum”.