Bir nevi korku akademisi: Gerisi Hikâye

Türkiye’nin en fazla dinlenen podcast programı “Gerisi Hikâye” yayın hayatına başladığı 2014 yılından bu yana yedi sezondur gerçekleştirdiği yayınlarıyla korku kavramına dair ne varsa, dinleyiciyle paylaşıyorsak dersek, abartmış olmayız. Korku edebiyatını ve sinemasını akademik bir temele dayandırarak sunan üç yazar arkadaş; Demokan Atasoy, Işın Beril Tetik ve Galip Dursun, “Gerisi Hikâye”yi ve Türkiye’de korku türünü 24 Saat Gazetesi’ne anlattı

SULTAN YAVUZ – Farklı disiplinlerden gelen yazarlar Demokan Atasoy, Işın Beril Tetik ve Galip Dursun’u bir araya getiren korku türü, 2014 yılından beri podcast olarak yayınladıkları “Gerisi Hikâye” programının da üzerine oturduğu temeli oluşturuyor. Türkiye’nin en fazla dinlenen podcast yayınları arasında yer alan “Gerisi Hikâye” korku kavramını derinleştirerek, akademik bir perspektifle dinleyiciye sunuyor.
“Anadolu Korku Öyküleri” serisinin yazarları olmalarının yanı sıra, kendilerine ait korku kitapları ve çeşitli öyküleriyle Türkiye’de bu türün gelişimine katkı sunan yazarlar, “Gerisi Hikâye” programıyla, birikimlerini samimi bir dille paylaşıyorlar.
Sadece türün meraklılarını değil, tarih, popüler kültür, edebiyat, mitoloji gibi alanlara ilgi duyanların da severek takip ettikleri programın sunucuları, ölüm konusundan zombilere, cadılardan kurtadamlara, masallardan korku filmlerine, korku yazarlarından korku dizilerine kadar türe ilişkin hemen her konuyu yedi sezondur meraklılarıyla buluşturuyor. Her programın altına mutlaka eklenmiş kaynakça bölümleri ise konulara dair araştırma yapmak isteyenler için olanak sunuyor.
Türkiye’de genelde ötelenen ya da düşük edebiyatla bir tutulan korku türünün derinliğini gözler önüne seren ve bu tür hakkındaki önyargıların kırılarak, yeni yazarların ortaya çıkmasını amaçlayan “Gerisi Hikâye” ekibi, hikâyelerini bizimle paylaşıyor…
Sizi tanımayanlar için kendinizden biraz bahseder misiniz? Korku türüne ilginiz nasıl başladı? Üçlü nasıl bir araya geldi?
Atasoy, “1980’li yıllarda babam bir video kiralama dükkânı açınca, hayâllerim gerçek oldu”
Demokan Atasoy: “Benim korkuya ilgim daha çok sinemayla başladı. 1980’li yıllarda babam bir video kiralama dükkânı açınca, hayâllerim gerçek oldu ve günde altı film izlediğimi biliyorum. O sırada korku filmlerine de merak saldım ve bir yandan da gelecekte yapacağım işi de oluşturmaya başladım diyebilirim. Ankaralıyım ama İstanbul’da sinemada çalışmaya başladım. Yavuz Özkan’ın atölyesinde, Ömer Kavur’un Alfa Film’inde asistanlıklar yaptım. 15 yıl sektörde çalışmamın ardından Ankara Kanal D’de yönetmenlik yaptım. Sonra yine İstanbul’a geldim ve ‘Gerisi Hikâye’ye başladıktan sonra da, yazarlığa daha fazla vakit ayırdım. Dergilere yazmaya, öykü ve romanlarıma devam ettim. Bu arada İthaki Yayınları’nın 2003 yılındaki yarışmasında ikinci oldum, Beril’le de birinci olmuştu, öyle tanıştık.
Işın Beril Tetik: Ben çocukluktan itibaren korku ve fantastik okumayı severim ama korku her zaman ağırlıktaydı. Yazmaya da fantastik türle başladım. 2003 yılında İthaki Yayınları’ndan birincililk ödülü alınca, yazmaya ciddi ciddi devam etmem gerektiğini anladım. Çünkü daha öncesinde yazmak hobi gibiydi. Bu süreçte, Galip’le de internet üzerinden bağlantı kurduk, o zaman ‘Gölge’ adında bir e-dergi çıkarıyordu. Ben ise o sırada ‘gizemli org’ sitesinde paranormal yazılara hem çizim yapıyor hem de makale ve inceleme yayınlıyordum. Galip bana, ‘Sen neden fantastik yazıyorsun? Sen korku yazarısın aslında, korku yazman lazım’ dedi. O günden beri korku ağırlıklı yazıyorum, zaman zaman fantastik, bilim kurgu ve polisiye de yazıyorum ama korku ağır basıyor. Derken ben de Gölge’de yazmaya başladım, sonra Demokan geldi, o günden beri beraberiz. Genelde ortak projelerimizle korku kültürüne bir şeyler katmak istiyoruz. Ben aslında İngiltere’de moda tasarımı eğitimi aldım ve 2010 yılından 2016’ya kadar tek başıma satışı da dâhil her şeyi yaptım. Aynı zamanda yazıyordum da…
Galip Dursun: Bu ekibin içinde herhalde korku türünde yazmaya başlayan en eski benim, hatta onlar başka türlerde yazarken, onlara korku yazmaları gerektiğini söyleyen kişiyim. 1990’lı yıllarda korku yazmaya fanzinlerde başladım ve internet üzerinden yayınlar yaptım. 2000’li yıllarda ise başta ‘Yüzüklerin Efendisi’ olmak üzere fantastik eserler patlayınca, biz de kendi çapımızda bir şeyler yapalım dedik. Beril’le 2003 yılında tanıştık, bir portal kurduk ve çeşitli dergilerde yazmaya başladık. Aynı yıl Demokan’la da tanıştık, amacımız korku türünde iyi yazarların ortaya çıkmasıydı. O yıllarda genelde çeviri romanlar söz konusuydu, Türkiye’de bu türde kaliteli bir edebiyat yapılmasını amaçlıyorduk.
Yazarlık kariyerimizce korku ile ilgilendik, bu süreçte hepimiz kendi tarzımızı keşfettik. 2005 yılında ‘Anadolu Korku Hikâyeleri’ni kurguladık ve yazmaya başladık. 2006 yılında kitap fuarında yayınlanınca, konuşmalar ve imza günleri başladı. 2012 yılına kadar biraz yavaşladık, çünkü o yıllarda yayınevleri korku türündeki eserleri basmak istemiyordu. Şimdi herkes istediği türde yazıp bir şekilde yayıneviyle anlaşabiliyor ama bugün bunu yapabilmelerinde, bizim dönemimizde emek veren insanların rolü büyük. O kapıyı biz omuzladık.
2010 yılından sonra da FABİSAD (Fantazya ve Bilimkurgu Sanatları derneği) üyesi olduk, aynı zamanda her gittiğimiz yerde korkuyu anlattık ve bu türde yazan insanları teşvik ettik. Korku edebiyatının içerisinde daha çeşitli yazarlar görmek hem okurlar açısından hem o edebiyatı geliştirmek açısından önemli bir adım. Sonra da podcast yapmaya başladık 2014’te. Zaten bir araya geldiğimizde çok konuşuyoruz, hızlı üreten, çok düşünen, her konuda bir yoruma ve derinliğe sahip işler yapmaya çalışan 144 bölüm yayınladık.
Nasıl geri dönüşler alıyorsunuz? Öcü gulyabani gibi korku öğeleri genelde ötelenir, çocuksu bulunur ya da ülkemizde akademik çalışmaya pek de konu olmaz. Siz ise programlarınızda hem bu kavramların içini ciddi manada dolduruyorsunuz hem de bunun güncelle, popüler kültürle ve tarih, edebiyat gibi pek çok disilinle arasındaki bağı gösteriyorsunuz. Ayrıca, podcastlerinizin altına kaynakça da ekliyorsunuz. O yüzden sadece korku türüne ilgi duyanlar değil de, diğer disiplinlerle ilgilenen insanlar da sizi dinliyormuş gibi geliyor.
Demokan Atasoy: Bizim en dertli olduğumuz konulardan biri, türlere göre ayrım yapılarak, ‘Bu iyidir, bu değildir, bu edebiyattır, bu değildir, bu sanattır, sanat değildir’ gibi bakış açılarının olduğu bir toplumda yaşamak. Bu program biraz da buınu kırmayı amaçlıyor aslında. Her konuşmamızda, tekrar tekrar vurguluyoruz ve ‘Neden korku türünde yazmayı tercih ediyorsunuz?’ diyenlere anlatmaya çalışıyoruz. Bizde aşk yazarsan yazar olarak sayılıyorsun, yazmasan sayılmıyorsun durumu var. Fakat aradan geçen beş yılda gözlemlediğimiz kadarıyla bir etkileşim başladı. Eskiden bir masada on kişi sohbet ederken artık on binlerce kişi bizi dinliyor. Bunların yüzde otuzunun geri dönüşünde, ‘Açıkçası korku ilgimi çekmiyordu ama sizi dinleyene kadar bu kadar ilginç şeylerin olduğunu bilmiyordum, meraklandım’ cümlesini duyabiliyoruz. Bir kısmı ise ‘Hâlâ korku filmi izleyemiyorum ama sizden dinleyip edebiyatını öğrenmeye çalışıyorum” diyor. Bir hareketlilik söz konusu…
Biz insanların boş siyasetten kurtulup, kültür konuşmasını istiyoruz. Aynı fikirde olmasa da takipçimize, ‘Bakın böyle de tatışılabiliyoruz’u göstermek istiyoruz Yaptığımız programı ciddiye alıyoruz ve Türkiye’de sinema sektöründen biliyorum ki, bizim ülkemizde insanlar bilgilerini başkalarıyla paylaşmak istemiyor. Bu durumu değiştirmek, bilgiyi paylaşmak için kaynakça veriyoruz.
Beril Tetik: Kaynakları çok ciddiye alıyoruz, çünkü Demokan ve Galip’in de söylediği gibi kaynakça için oldukça detaylı bir tarama yapıyoruz. Sadece konuyla da değil, konunun değindiği bir başka konu varsa onu da notlarımızın arasına alıyoruz. İyi anlaşılsın, en azından o konuyla karşılaşıldığında oradan bir tanışıklık olsun diye bunu hemen her bir konu için de minimum 40- 50 kitabın taramasıyla yapıyoruz. Biraz da herkes kendisi araştırsın istiyoruz ama önemli noktaları belirtecek, en azından sınır çizecek şekilde kaynakları veriyoruz.
Türkçe’de kaynak sıkıntımız var ama genç öğretim üyeleri özellikle bu konulara değiniyorlar artık ve kitaplar da çıkarıyorlar, ki bu bizim için çok iyi bir şey, kütüphanemiz zenginleşiyor. Yurt dışı bu konuda derya, bizde ise henüz o dağılım yok, hâla ihtiyaç var yani. O yüzden çoğunlukla yurt dışı kaynak veriyoruz ama bulabilirsek Türk kaynakları da ekliyoruz. Bizden sonrakiler için bir kaynak oluştumak istiyoruz, gelecek nesillere bir taban oluşturması umuduyla.
Dursun, “Mesela çoğu insan korku hikâyelerini anlatırken, bilgisayar oyunlarıyla tiyatro oyunlarının karşılıklı mukayesini anlatmaz”
Galip Dursun: İnsanlara kaynakçalarla biraz da yön göstermek istiyoruz ve bu çok karşılaşılan bir şey değil. Giovanni Scognamillo’nun izini takip ediyoruz diyebilirim. Akademik çalışmalar genelde akademi için üretilir. Bilimsel tezler bir yerden sonra normal insanın çok takip edebileceği şeyler değil. Çünkü tezler aynı zamanda başka tezlere refere olmak için yaratılmış bir yandan da, insanlara ulaşması da zor. Hele 2005 ve 2006 yıllarında ulaşmak iyice zordu.
Bizim bulunduğumuz pozisyon aslında çok konuşan ve hiçbir şey anlatmayanlarla, bilimsel tez arasında bir noktadayız. Insanlar bizi algılayabiliyorlar. Konuya kaynak üzerinden ve biraz başka şeyler üzerinden gidiyoruz. Mesela çoğu insan korku hikâyelerini anlatırken, bilgisayar oyunlarıyla tiyatro oyunlarının karşılıklı mukayesini anlatmaz. Dracula romanının sosyo-politik incelemesini yapmaz ya da. Yapanlar da hep batı gözünden bakıyor ama bir tane bile Slav kaynağı okumamışlar. Biz ise bunu okuyup anlatıyoruz. Bu yeni bir bakış açısı getiriyor aslında, okur programı gibi ilerliyoruz, sadece korku da değil.
Aktif olarak eser veren yazarlarız ama deneme, makale ya da sinema üzerine de yazılarımız var. İnsanlar takdir ediyor ve merak ediyor fikirlerimizi. Türkiyede yazarlık deyince aktif çalışan çok kişi var ama az okuyup düşünüyorlar. Bunun kültür olduğunu bilmeliyiz. Biz, programdan önce de bunları araştırıyorduk ancak program sayesinde kendi kültürümüzü ifade edebilmek yazar açısındna bulunmaz bir fırsat. Insanları biraz da keşfe yönlendirmeye çalışıyoruz. Ben beş yıllık süreçte bir üniversite daha bitirdiğimi düşünüyorum. Programın ham hâli 200 saatlik konuşma, siz düşünün.
Türkiye’de en fazla cin konulu korku filmleri oluyor oysa Anadolu’da, “Alkarısı, cadı, hortlak” gibi pek çok tür var. Bu yaratıklar çok bilinmediği için mi, yoksa en çok cinden korkulduğu için mi durum böyle?
Demokan Atasoy: Böyle korku filmleri furyası var ve bence bu kolaya kaçmak. Bizde sinema zaten ağır aksak ilerliyor, öyle olunca da, bir sinema kültüründen zor söz edince de, karşımıza bu çıkıyor. ‘İnsanlar cin deyince korkuyor, o zaman biz de cin yapalım’ diyorlar. Araştırmaya da çok gerek yok deyip, makyajla hallediyorlar. The Exorcist (Şeytan) filminden aldıkları, kişinin içine cin giriyor, sonra kusuyor, yaralar çıkıyor ve en sonunda da dua ediliyor. Oysa cin denen varlık, çok çeşitlilik barındıran tarihsel bir varlık. Pek çok farklı coğrafyada farklı şekillerde anlatılıyor. Bunların hiçbirinde de insanın içine cin girmiyor. Fakat sektör geliştikçe bu durum da yavaş yavaş değişecek ve doğru düzgün korku filmleri yapılmaya başlanacak.
Tetik, “İnsanın içine giren cinle hiçbir kaynakta karşılaşmadım”
Beril Tetik: Cin, üstünüze biner, takip eder, taciz eder ama insanın içine giren cinle hiçbir kaynakta karşılaşmadım. Aslında, bu şuna benziyor; bir sürü kuş türü var ama siz hepsine ‘kuş’ diyorsunuz. Bir sürü farklı isim ve davranışta varlık var. Bilgeleri, anlatısı farklı ama ‘cin’ diyerek hepsini aynı çuvala doldurmak söz konusu.
Bizim anlatılarımızda mesela ‘Al karısı’ denilen varlığı hapsedip, hizmetçi gibi kullananlar var. Korku falan yok ortada aslında. Bunların kullanılması türü zenginleştirir.
Galip Dursun: Cin deyip geçemezsin, arka planda ne mânaya geldiğini, çözümlemesini yapmak lazım. Hem sinema hem edebiyat açısından, kökenle buluşan farklı izler de taşıyor öyküler. Cini araştırdığımız zaman aslında dalga geçen, baştan çıkaran ve bazen de tıpkı insan gibi bocalayan bir yaratıkla karşılaşırsınız. Mesela cini ikna etmek için ona bir şeyler vaad etmeniz gerekiyor.
RÖPORTAJIN İKİNCİ BÖLÜMÜ YARIN