Bir zamanlar Ankara…

Ülker İyidoğan: Keşke o eski hâlimiz
olsaydı da, avokadoyu bilmeseydik

Ankara, 1950’li ve 1960’lı yıllar… Çankaya’da, henüz ismini almamış Farabi Sokak, Ankaralıların bağ evlerinin olduğu, meyve ağaçları içinde bir yerleşim. Âdettenmiş, Ankara’nın yerlileri o yıllarda Hamamönü, Ulus, Bentderesi ve Kale civarında oturur, yaz aylarında da şimdiki Farabi’nin olduğu bölge ve Küçükesat ya da Keçiören gibi yerlerdeki bağ evlerine giderlermiş. Dönemin Ankara’sını, Farabi Sokağın sakinleri Ülker İyidoğan, görümcesi Ayten Üner, Ayten Hanım’ın erkek kardeşi Aytaç İyidoğan ve yıllardır komşuluk yaptıkları Saibe Tamer anlatıyor

RÖPORTAJ / SULTAN YAVUZ (ANKARA) – 1950’li ve 1960’lı yıllarda, şimdiki adıyla Farabi Sokağa gelen Ankaralılar, burada sahip oldukları bağ evlerinde yazlarını geçirir, bir kaç evin bulunduğu ancak komşuluğun çok sağlam olduğu yerleşimde güzel anılar biriktirirmiş. Elbette bir nostalji rüzgârına kapılarak geçmişe bir güzelleme yapma amacında değilim ama sokağın sakinlerinin anlattıklarına bakılırsa, oldukça güzel günler yaşanmış. Zamanla değişen evler, yollar, insanlar derken “Artık komşuluk kalmadı” cümlesini duyarak, hissettikleri özleme ortak oluyorum.
“Farabi’nin Gelini” ünvanını hâlâ koruyan 1939 doğumlu Ülker İyidoğan, 1962 yılında o zamanki 56 numaranın, şehre bakan dairesine “gelin olarak gelmiş.” Selanik göçmeni, Ankara doğumlu Ülker İyidoğan’ın ailesi Hamamönü’nde yaşıyor, bağ evleri de şimdiki Seğmenler Parkı’nın bir bölümünü kapsıyormuş. 1962 yılı, artık bağ evlerinin değişip, üç katlı müstakil evlere döndüğü ve “yazlık” olmaktan çıkarak sürekli ikamet edilen adresler hâline geldiği zamanlardır. İki oğlu da bu sokakta büyüyen İyidoğan, etraftaki pek çok evde eşinin akrabalarının oturduğunu ve yolların toprak olduğunu anlatıyor. O yıllarda burada yaşayan insanların Kızılay ve Ulus’a gidebilme imkânları, şimdiki Şili Meydanı’ndan binilen ve oraya kadar gelen otobüslerle, daha sonra da troleybüslerle sağlanmaktadır.
İyidoğan, Farabi ve çevresine dair şunları anlatıyor, “Her yer boştu, Ankaralılar şehrin iç kısmına yerleştiklerinden, buralar yazın geldikleri, içinde üzümlerin, meyve ağaçlarının olduğu bağ evleriydi. Tabii sonradan temelli oturdukları yerler hâline geldi. Burada, o zamanlar lakaplarıyla anılan aileler vardı; “Çördükler”, “Yağcılar” gibi Ankara’nın yerlileri…”
İyidoğan, eski Ankara evlerinde “haremlik” ve “selamlık” bölümlerinin olduğunu ve ahşap merdivenli evlerin kocaman demir kapılara sahip olduğunu belirtiyor. Bağ evlerininse kerpiçten yapıldığını kaydeden İyidoğan, geçmişe özlemini, “Keşke o eski hâlimiz olsaydı da, avokadoyu bilmeseydik. O yaşam olsaydı, sütümüzü, yoğurtçumuzu, kendi bahçelerimizdeki meyveleri arıyoruz” diye anlatıyor. İyidoğan, Ankara’nın yerlilerinin daha çok esnaflık yaptıklarını belirterek, Farabi ve civarında ise kimsenin dükkânı olmadığını kaydediyor. İhtiyaçlar, Kızılay ve Ulus’tan temin ediliyormuş.
İyidoğan, 1960’lı yıllarda Ankara Belediye Başkanı Ekrem Barlas’ın da Yeşilyurt Sokak’ta bir teras katında oturduğunu belirterek, eski belediye başkanlarının şaşaalarının olmadığını ifade ediyor. Kuğulu Park’a ve “Gül Bahçesi” denilen parka çocuklarını götürdüğünü söyleyen İyidoğan, Kuğulu Park’ın çok daha büyük olduğunu ve yol açılınca küçüldüğünü hatırlatıyor. İyidoğan, “Çok huzurlu bir ortam vardı, kaygı duymaz, çocuklarımızı sakınmazdık. Trafik yoktu, şimdi herkes sinirli, herkes kaygılı…”
Sağmenler Parkı’nın bir kısmının o yıllarda kendi ailesine ait olduğunu kaydeden İyidoğan, parkın belediye tarafından, Ankaralılar’ın bağlarının istimlak edilmesiyle kurulduğunu anlatıyor. Parktaki amfi tiyatroda o yıllarda konser ve tiyatro yapıldığını ve izlemeye gittiklerini söylüyor. İyidoğan, “Ne yazık ki her şeyi köreltiyorlar. İnsan profili de çok değişti, zaten biz de gidersek, burada eski Ankaralılardan kimse kalmayacak. Çocuklarımız da buradan gittiler, çoğu da yurt dışındalar. Gençlerimizin kıymeti bilinmediği için beyin göçü oluyor maalesef…”
İyidoğan, Ankara’nın mimarisinin de çok bozulduğunu belirterek, “Çukurambar’ı berbat ettiler. Çankaya’daki sekiz-on katlı binaları 20 kata çıkardılar; Atakule bile kısa kaldı yanlarında, düşünün… Her yerde AVM var ve bunlar çirkin…” diyor. İyidoğan, “Geçmişin pek çok açıdan daha güzel olduğunu ise şu sözlerle aktarıyor,
“İnsanlar belki çok para kazanamıyordu ama Atatürk ilkelerine daha fazla inanılıyordu. Cemaatelerin ve dinin baskısı yoktu. İnsanlar Aloe verayı bilmiyordu ama çok iyi besleniyordu. Sütçümüz gelirdi, mevsiminde yerdik her şeyi, yumurtamız taze olurdu, köy tavuğunu kormadan yerdiniz. Şimdi neyi alacağımızı, neye güveneceğimizi bilmiyoruz.”
Ayten Üner, “Herkes Ankaralıydı, dışarıdan gelenler kiracı olarak gelirdi”
Ülker İyidoğan’ın görümcesi olan 1936 doğumlu Ayten Üner, Farabi’de doğduğunu ve doğduktan sonra ailesinin buraya temelli yerleştiklerini ifade ediyor. Üner, Farabi’ye dair şunları anlatıyor,
“Eskiden buralar tenhaydı, bağdı. Kalabalıklaşınca, şehre inmekten vazgeçmişler. “Hamamcılar”, “Fincancılar”, “Toygarlar” lakaplı aileler vardı. Ankara’nın yerlisi ya ticaretle uğraşırdı ya da din hocası olurdu. Müderris çoktu. Benim ailem Samanpazarı’nda otururdu. Ben 1957’de evlendim. Ülker evlenmeden iki sene önce bağ evlerinin yerine iki-üç katlı binalar yapıldı. Herkes Ankaralıydı, dışarıdan gelenler kiracı olarak gelirdi. Sonra daire karşılığı herkes müteahhite verdi evini. Şimdi yerli olarak bir kaç aile kaldık burada, hep dışarıdan insanlar var. Kendi aramızda 15 günde bir toplanan yaşlı bir nüfus kaldık.
Çankaya İlkokulu’nda okudum ben, çok güzel, taş bir binaydı. Yemekliydi, sefer tası ile yemek götürürdük.”
Saibe Tamer, “Büyükannem çamaşır yıkarken, komşular yemek getirirdi”
Sokağın sakinlerinden 1937 doğumlu Saibe Tamer ise 1955 yılında, 18 yaşındayken Bentderesi’nden ailesiyle birlikte gelmiş. O tarihte mevcut olan az sayıdaki ev içinde Rumlardan kalan bir kaç ev olduğunu da kaydeden Tamer, “Buraya 1955 yılında müteahhit geldi. Bize önce iki katlı ev yaptı, alt katta İngilizler oturdu uzun süre, gelin olunca ben oturdum. Zamanla akrabalar hep buraya dolduk.”
Tamer, günümüzde komşuluk ilişkilerinin kalmadığını belirterek, o zamanki ilişkileri şöyle anlatıyor, “İlk geldiğimiz zaman birkaç ev vardı, büyükannem çamaşır yıkarken komşular yemek getirirdi, ‘Siz yapamazsanız’ diye… Onlar yıkayınca da, büyükannem götürürdü, Ramazanlarda mutlaka birinin evinde namaz kılınırdı, kimin evi büyükse oraya gidilir, eğer halı gerekiyorsa her evden halı götürülür ve teravih namazı kılınırdı çünkü cami yoktu. Bir de Yeşilyurt Sokak’ta çok iyi bir Ermeni aile vardı, Valentin diye gelinleri vardı, sonra Esat’a taşındılar. Ulus’taki evimizde de Ermeni bir aile otururdu, “Şarlotlar” derdik. Sonra kızı Fransa’ya gelin gitti. Anafartalar Caddesi’nde Ermeni çoktu, hepsi de terziydi….”
Tamer, Farabi’deki evlerin bağ evi hâlinden sonra iki kere dönüşüm geçirdiğini ve şimdiki hâlini aldığını kaydediyor. Tamer dört yaşındayken, Atatürk’ün Dikmen’e atıyla gittiğini ve peşinden koştuklarını hatırlıyor. Babasının, kendisini Mustafa Kemal’in cenaze törenine götürdüğünü söyleyen Tamer, bayramlarda da İnönü’nün elini öpmeye gittiklerini anlatıyor.
Tamer, insanların o dönemde maddi sıkıntısı olmadığını ve rahat yaşadıklarını da şöyle anlatıyor, “Herkesin bağı bahçesi vardı, tereyağımız Kızılcahamam’dan gelirdi, ekmeklerimiz çok güzeldi. Vişneliğimiz, armudumuz vardı. Komşunun yola düşen kayısısını toplar, onu bağına bırakırdık ‘ezilmesin’ diye. Bu da aile eğitiminden geliyor. Her Pazar bir akrabanın evinde toplanırdık, kocaman yer sofraları kurulurdu çünkü masaya sığmazdık. Kıymalı yumurta mutlaka olurdu, büyükler ayrı otururdu; hanımlar ve çocuklar ayrı…”
O tarihlerde Akün Sineması’nın arkasından dere aktığını ve su deposundan gelen fazla suyun büyük bir boruyla akıtıldığını kaydeden Tamer, o derede kadınların çamaşır yıkadıklarını aktarıyor. Tamer, yapabildikleri oranda komşularından kopmadan yaşamaya çalıştıklarını, ancak çocuklarını tutamadıklarını ve Kanada, Almanya, Amerika ve Meksika gibi yerlere gittiklerini söylüyor.
Ayten Üner’in 1940 doğumlu kardeşi Aytaç İyidoğan ise diz boyu karda okula gittiklerini, bahçelerden meyve aşırdıklarını gülerek anlatıyor. İyidoğan, Farabi’ye dair şunları söylüyor, “Cinnah’a kadar hiçbir şey yoktu. Buradan çıkınca, kırmızı kiremitli eski Ankara evi görürdünüz ve yabancılar fotoğraf çekerdi. Cinnah’tan yukarı araba geçmezdi…”