Burhan Dodanlı: “Gazeteci, öğrenmek için yanıp tutuşan insandır”

Taner DEDEOĞLU / Gençliğinde atletizmle ilgilendi, profesyonel futbolcu oldu, lise öğrenciliğinde başlayan yazma merakı ileri yıllarda onu Anadolu Ajansı kadrosuna getirdi. Muhabir olarak girdiği ajansta haber müdürlüğünden emekli oldu, Türk-İş Basın Müşavirliği yaptı, bazı bakanların basınla ilişkilerini düzenledi, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idamını izleyen tek gazeteci Burhan Dodanlı ile Zaman Tüneline giriyoruz.
Anadolu’ya göç ederek Bitlis-Urfa bölgesine yerleşen bir grup,yasa çıktığı zaman Türkistan’daki şehirlerinin adını kendilerine soy ad olarak alırlar. Dodanlı’lardan Mehmet Emin Bey genç Cumhuriyette Milli Eğitim Müdürü olmuş, kendi aşiretlerinden eğitimli Cemile Hanımla da yaşamını birleştirmiştir. İlk çocukları Burhan Dodanlı da 27 Ağustos 1936 da Bitlis’te dünyaya gelir. Babasının görevi nedeniyle geldikleri Tatvan, onun ilkokula başladığı yer olur. Burhan Dodanlı, eğitim için evden ayrılma öyküsünü şöyle anlatıyor:
“Tatvan’da ortaokul yok, Van’da akrabalarımızın yanında okuyorum. Doğu hizmeti yapan, Harita Yarbayı Tahir Tonguç ve öğretmen eşi Semahat Hanım, babamla bir dostluk kurmuşlar. Görev süreleri dolup Ankara’ya dönerlerken, beni de getirdiler. Yaşı benden büyük fakat sınıf olarak küçükbir oğulları vardı, benim daha iyi şartlar okumam ve oğullarının da derslerin yardımcı olmam için Ankara’ya getirildiğimi düşünüyorum, Kurtuluş Ortaokuluna kaydoldum. Okulumuzda milli boksörler, Salim Saygılı, Orhan Tuş var, hepimiz de etkileniyoruz ve sporun bir dalıyla da ilgileniyoruz.

SPORLA TANIŞIYOR
Ben 1953 yılında atletizme başladım, en büyük destekçim de Yüksek Atlama Avrupa Şampiyonu Çetin Şahiner. Gençlerbirliği takımındayım, Fahri Özgüden, Nuri Turan, Ekrem Koçak, Cahit –Aycan Önel, Gülçıray ile atletizm sahasındayım… !00 metre Ankara Liselerarası yarışmasında Aydın Onur’un arkasından geldim.
Liseye geçinde, Van’a ailemin yanına gittim, bu dönemde futbol oynamaya başlamıştım, Van Akın Sporda hem Antrenörüm hem de takım kaptanıyım.
1957 de Ankara’ya döndüm, Gençlerbirliği’nin lisanslı futbolcusu oldum. Rüzgârın Oğlu Zeynel, Köylü İlhan, Kahraman, Yüksel, Orhan, Beşiktaş’a giden Ercan Ertuğ ile aynı takımdayız, yabancı Antrenörümüz var. Kulüp Başkanı Adil Evrensel, aynı zamanda Devlet Üretme Çiftlikleri Genel Müdürü, beni de orada bir kadroya aldı.”
1958 yılında, Ankara Hukuk Fakültesine kaydını yaptıran Burhan Dodanlı, kötü bir haber için gittiği Bitlis’ten mutlu dönüşünü de şöyle anlatıyor:
SÜRPİRİZ DÜĞÜN
“Hem eğitimimi sürdürüyorum, hem çalışıyorum hem de futbol oynuyorum, her şey güzel derken, babamdan ‘annen hasta acele gel’ diye bir telgraf aldım ve hemen şu gün geliyorum diye cevap yazarak yola çıktım.
Yol boyu hep annemi düşünüyorum, Bitlis’te otobüsten indim, beni karşılamaya gelen akrabalarım var, onlarla kucaklaşıyoruz, ben annemden haber bekliyorum ama bir taraftan da davul zurna sesi geliyor. Ben hasta ziyaretine gelmişim,‘bu ses ne’ dedim, senin düğünün! Dediler. Eve gittik, baktım annem iyi, ben de oynamaya başladım… Çocukluk arkadaşım, aile dostumuzun kızı,Nurdane Hanım ile beni evlendirmişler, üç gün kaldık, el öptük, Ankara’ya geldik.
Kısa bir süre sonra da babam, siyasi baskıya dayanamayarak emekliliğini istedi, memleketteki mallarını sattı ve Ankara’ya yerleşti.”
27 Mayıs ihtilali sırasında Yedek Subay olan BurhanDodanlı:“ İhtilalle adını duyuran; Mehmet Özgüneş, Muharrem İhsan Kızıloğlu, Abdurrahman Doruk, Mustafa Özdağ, Mehmet Özgüneş, Şefik Soyuyüce bizim birlikteydi” diyor.Dodanlı, askerlik sonrasında gazeteciliğe geçişini de şöyle anlatıyor:
MESLEĞE GİRİYOR
“Diyarbakır Ziya Gökalp Lisesinde iken yerel ve ulusal gazetelere yazılar göndermeye başlamıştım. Hatta birine Vali çok kızmış ve ‘kim bunları yazan, alın getirin’ demiş. Huzura çıktım, ‘sen kimsin de bunları yazıyorsun’ deyince, ‘gazeteciliğe meraklıyım’ yanıtını vermiştim. Bu savunmam Valinin hoşuna gitmiş ve beni affetmişti. Gazeteciliğe merakım hiç kaybolmadı, memuriyet ve futbol devam ederken de gazetelere yazı gönderiyordum. Bunu bilen, Danıştay’daki oda arkadaşım, Anadolu Ajansının sınav açtığını, kendisinin katılacağını, benim de şansımı denememi önerdi.Okulda Fransızcam iyi idi, Ankara da Fransız Kültür Derneği kurslarına da katılmıştım, ben hem muhabirlik hem de çevirmenlik sınavı için başvuru yaptım.
Çok başvuru var, Ankara Ticaret Odasının Posta Caddesi üzerindeki binasının toplantı salonunda ki sınav üç gün sürdü. Kompozisyon, siyasi tarih,haber yazma gibi konularda yapılan sınav sonunda, ben, Emre Çankaya, Kemal Bircan, Refik Sönmezsoy, Turgut Yılmaz Güven, Levent Esmer ve Zeki Aslanbay 1962 yılı başında Anadolu Ajansı muhabiri olduk. Anadolu Ajansı binası, bu gün Merkez Bankası ek binası yapılan yerde, sarı renkli, iki buçuk katlı eski bir Ankara evi, Genel Müdür de Münir Berik.
İstihbarat Şefi Fahrettin Gülseven hemen ertesi gün bana görev verdi ve ilk iş olarak gittiğim MTA’dan büyük bir haberle döndüm. Güney taraflarındabir yerde altın bulunmuş, biz haberi geçtik, ertesi gün bütün gazetelerde AA manşetteydi.”

KÜRKÇÜ OLAYINDA İSİM BENZERLİĞİ!
Haberden habere koşan Burhan Dodanlı, Anadolu Ajansı’nın çeşitli kademelerinde çalışır, 1970 yılına gelindiğinde de Sıkıyönetim Mahkemelerini izlemekle görevlendirilir. Burhan Dodanlı, daha sonra kitaplaştırdığı bu olaylardan ilki, Kızıldere’yi şöyle anlatıyor:
“Kızıldere olaylarına iki arkadaşım, Mehmet Yılmaz ve Ayberk Temel önceden gitti, ben sonra katıldım. Asker köye girmiş, muhtarın evi sarılmış, çatışma bitti,gazeteciler de alındı, cesetler çıkartıldı, on üç kişi, tamam. Bu arada ailelerine de haber verilmiş, teşhis için gelmeye başladılar.
Ertuğrul Kürkçü’nün babası, oğlunu bulamadı. Bunun üzerine yeniden arama yapıldı, samanlar arasında Ertuğrul Kürkçü bulundu.
Bence olayın aslı şu; Son anda ekibe Fatsa’dan Nihat Yılmaz isimli genç katılıyor, sayı on dört oluyor ama eldeki bilgiler on üç… Bir de Ertuğrul Kürkçü ismini çağrıştıracak bir polis adı var, sorgu sırasında bu isim de duyulunca değişik yorumlar yapılıyor diye düşünüyorum. Sonuçta yakalandı, yedi yıl hapis yattı, şimdi de Milletvekili…”

ÜÇ FİDANIN TOPRAĞA VERİLİŞİ
Adına şiirler yazılan, şarkılar bestelenen, kitaplar basılan, ‘üç fidan’ın idamını izleyebilen tek gazeteci Burhan Dodanlı bu günü de şöyle anlatıyor:
“Hüseyin İnan daha önce yaralı ele geçmişti, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan 6 Mart 1971 günü Gemerek’te yakalandılar. Sıkıyönetim Mahkemeleri için Etlik, Ana Tamir Fabrikasında üç salon yapıldı, Deniz Gezmiş ve 24 arkadaşı bir numaralı salonda yargılandılar. 16 Mart 1971 günkü ilk duruşmaya gençler, sol elleri havada, sloganlar atarak girdiler, askerlerle aralarında ufak çatışma çıktı hatta Metin Yıldırımtürk’ün kafası yarıldı. Bu duruşmaya stajyer olarak Ajansta o gün mesleğe başlayan merhum Betül Uncular ile gitmiştim, onu da anmak isterim.
Mahkeme, gençleri ‘Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmak ‘ gibişartları bile tam uymayan bir maddeden yargıladı. Bu gençlerin savunduğu fikirleri benimseyen,yasal İşçi Partisi vardı, birçok vatandaş da bu görüşü benimsiyor ki, oy veriyordu. Mahkeme bu suçlardan, 15 kişiye idam cezası verdi, Askeri Yargıtay; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan dışındakileri müebbet hapse çevirdi,kararı 1972 yılı Ocak ayında onayladı.
İdam kararı, Türkiye Büyük Millet Meclisinde, kural ihlalleri ile görüşüldü. Komisyona idam cezasının kaldırılması yönünde daha önce verilmiş kanun teklifi olmasına rağmen buna öncelik verildi görüşülüp, karara bağlandı,Genel Kurulunda da kural ihlalleri oldu.
İsmet Paşa bu kararı Ana Yasa Mahkemesine götürdü, mahkeme de 6 Nisan 1972 tarihinde bu kararı ‘şekil yönünden’ iptal etti. Yeniden meclise geldi, yine büyük bir hızla çıktı, 3 Mayıs 1972 günü de Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay onayladı.


İNFAZ GECESİ
Ben, Hasan Şahan ve Zeki Aslantürk arkadaşlarımla Askeri Yargıtay’a gittik, tanıdığımız üyelerle konuşup durumu öğreneceğiz. Tüm üyeler toplantıda, arkadaşlar dışarı çıktı, ben Süleyman Taşar’ın odasının kapısında bekliyorum. Yargıtay Başkanı Tümamiral Fahri Çoker beni gördü, sert bir dille ‘ne arıyorsun’ sorusuna ‘arkadaşımı görmeye geldim’ yanıtı verdim. ‘Senin burada arkadaşın olamaz, lütfen inin’ dedi, ben bekleyeyim falan deyince de emir subayını çağırdı, ’dışarı çıkartın’ emrini verdi.
Çalışma saati bitmiş, biz bir şeylerden kuşkulu, kapı önünde beklerken, kolunun altında evraklarla bir sivil memur çıktı. Yanaştık, sohbet açtık, infaz savcılığına gittiğini öğrenince, mesai saati bitti, dediğimizde de ‘bekliyorlar’ cevabını verdi…”
Kalp hastası Hasan Şahan haber trafiğini düzenlemek için de Zeki Aslantürk ajansa döner. Burhan Dodanlı savcılık aşamasını da izler ve ajansta buluşurlar. Gece infaz olacağı bellidir fakat yeri kesinlik kazanmamıştır.Dodanlı’nın bu bilgilere ulaşabilme öyküsü de şöyle:
“Saat 23 dolaylarında Ajansın aracı ile Samanpazarı’ndanHamamönü’ne doğru giderken askerler çevirdi. Sokağa çıkma yasağına az kaldı nereye gidiyorsunuz dediler biz de izin belgelerimizi gösterdik, ‘bu gece geçmiyor’ dedi komutan, iyi o zaman dönelim dedik. Dörtyol’daki Melek Sinemasının arkasına saklandık, bizi buldular,Sıhhıye’deki Ajans binasına getirdiler ve uyardılar. İnfaz yerinin Ulucanlar Ceza Evi olduğuna karar verdik. Şahan eve gitti, Zeki Aslantürk ajansta kaldı, ben bu sefer de yayan yola çıktım. Hacettepe’nin ara sokaklarından ilerlerken asker çevirdi, hapishane yanında Armağan Sokakta oturduğumu söyledim, bıraktılar. İleride bir Üsteğmen yakaladı, ‘sen buralarda ne dolaşıyorsun? Gözaltına alıyorum’ dedi… Ben ‘Genel Kurmaydan geliyorum, Ali Paşaya mesaj getirdim’ dedim. Ver ben iletirim dedi, ‘yazılı değil sözlü’ dediğimde, ‘İnfaz kaldı mı?’ demişti… Sonra beni cipe bindirdi ve hapishanenin kapısına geldik. Bu sırada, Deniz Gezmiş, elleri arkadan bağlı olarak, tutuklu bulunduğu Mamak Askeri Cezaevinden ambulansla getirildi ve hemen içeri alındı.
1 nolu Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi ile iyi bir dostluğumuz vardı. On yıl kadar önce bir televizyon programına davet aldığım zaman sorulacağını bildiğim için ‘isminizi söyleye bilir miyim’ diye izin aldığımdan artık açıklıyorum.
“SEN ZIR DELİSİN!”
İdam kararı çıkacağını tahmin ettiğimden ‘ben infazda buluna bilirmiyim?’ diye sorduğum zaman, Elverdi Paşa, ‘mümkün değil ama seni severim, nerede olacağını bulup gelebilirsen, ben de seni içeriye alırım’ diye bir söz vermişti, ben buna güveniyorum.
İçeriye haber gitti, Ali paşa kapıya geldi, hızlı konuşur, ‘kim, kim beni arayan’ diye bakınırken beni askerler arasında gördü, ‘ha sen misin gel, gel’ dedi, içeri girdik. Ali Paşa ‘bana deli derler de sen zır deliymişsin, nasıl geldin’ dedi bende anlattım. Müdür Selahattin Eren’in odasına girdik. Müdür beni tanır gibi oldu, ‘bu arkadaş gazeteci…’ falan derken Ali Paşa ‘ sen bırak onları, buna bir kıyafet uydur’ dedi. İzinli bir gardiyanın ceketini giydim, şapkası büyük geldi ama iyi oldu, yüzüm pek görünmüyordu. Savcı Sami Uğurlu bana dikkatli baktı, başını çevirirken gülümsediğini gördüm.
Saat 01.00’e doğru, gelen avukatları Mükerrem Erdoğan ve Halit Çelenk’in ‘Yargıtay’a itirazımız var’ sözleri üzerine mahkemenin olumsuz kararını ve bunun da yayınlandığı Resmi Gazete’nin mükerrer sayısını gösterdiler…”
“BİR UÇLU SİGARA VER”!
Burhan Dodanlı, tanıklık ettiği ‘üç fidanın’ toprağa verilişini ve ‘idam yaftalarını’ elde edişini de şöyle anlatıyor:
“Önce deniz Gezmiş’in odasına gidildi, elleri arkadan bağlı idi, Savcı ‘kararı tefhim ediyorum’ dedi ve metni okudu. Gezmiş, ‘savcı bey hakkımızdaki karar bu mu olmalıydı’ dedi, savcı da ‘bunları konuşmamız faydasız’ yanıtı verdi. Doktor muayenesi yapıldı, ‘son isteği soruldu’ babasına mektup yazdırmak istedi, mahkeme kâtibi odaya alındı, ‘baba çok yaşamak değil, çok iş yapmak önemlidir…’ diye başlayan mektubu yazdırdı, elleri çözüldü, imzaladı, tekrar kelepçelendi. Halit Ağabey ‘bir uçlu sigara ver’ dedi, çayla onu da içti. Ayağındaki prangaları çözecek astsubayın ellerinin titrediğini, bir türlü anahtarı sokamadığını hatırlıyorum, saat 01.20 de infaz edildi. Hüseyin İnan da babasına mektup yazdı, Yusuf İnan’ın odasına ben girmedim.
Her infazdan sonra müdür odasından ajansa haberi yazdırdım, saat 03.30 da bitti. Ben koridordayım, savcı, doktorlar ve diğer yetkililer ‘infaz zaptı’ hazırlıyorlar. Ali Paşa eli ölüm kararının özeti olan,‘idam yaftaları’ ile koridorda dolaşıyor, ‘onları bana verirmisiniz?’ dediğimde, kızgın bir şekilde ‘zaten buraya aldığıma pişman oldum, sen daha ne bekliyorsun, işin bitti, git’ diyerek tepki gösterdi. Koridorda bizden başka uzakta da iki nöbetçi var, ben ısrarcı oldum, o cevap vermedi ama idam yaftalarını koridordaki radyatör üzerine koydu ve odaya gitti, ben de aldım çıktım. Bu yaftalar kısa bir süre önce müzeye dönüşen Ulucanlar Ceza Evine teslim ettim.”
SAVCININ YAZAMADIĞINI YAZDI
Burhan Dodanlı bu olayı konu alan ilk kitabını hemen hazırlamıştır. Önce önsöz yazacak bulamaz, kendi yazar sonra da basacak yayın evi bulamaz. Bu kitap ancak 1978 yılı Nisan ayında basılabilir ve Temmuz ayında da mahkeme dönemi başlar. Dodanlı 18 yıl ağır hapis istemiyle mahkemeye verilişini de şöyle anlatıyor:
“Kitabı altı yılda zor bastıra bildim,ama hemen İstanbul 3. Ağır Ceza Mahkemesinde dava açıldı. Avukat tutmadım, savunmamı kendim yaptım. Suçum, ‘ip altında söylenenleri yazmak…’
Gençler, boyunlarında iple, ‘yaşasın Marksizm, Leninizm, yaşasın Karl Marks, kahrolsun faşizm…’ gibi sloganlar atmıştı. İnfaz Zaptına bile alınamayan bu sözler, ’16 kelime suç unsuru bulunduğu için konulmamıştır’ diye kayıtlara geçti. Ben bu sözleri kitapta yayınladım. Hâkim de bana ‘savcının bile zapta koymadığı bu sözleri neden yayınladın’ diyor, savcı da18 yıl ağır hapis istiyor. Ben de bu gençlerin ne istekleri olduğunu, ileride bu gençlerin ne yapmaya çalıştığını halkın bilmesi gerektiği düşüncesi ile yazdığımı söyledim. 4 Mayıs 1979 günü bilirkişi raporu ile berat ettim.
Burhan Dodanlı’nın yayınlanmış kitapları da: “Adnan Menderes ve Demokrasiyi Nasıl Astık”, “Kızıldere Katliamı”,”50 Yıllık Türk Sanayi” ve üçüncü baskıya hazırlanan “Hepiniz Suçlusunuz”
Burhan Dodanlı, gazeteci öğrenmek için yanıp tutuşan insan diyor ve genç meslektaşlarına da “bir yerde gördüğünüz, insanları, olayları not edin, fotoğrafları, gazete kupürlerini saklayın” öğüdünü veriyor.