Can Yücel (21 Ağustos 1926, İstanbul / 12 Ağustos 1999, Datça)

Utku ŞENSOY

Son yazımızda Ağustos ayından söz etmiş, kahramanlıklarla dolu olan bu ayda geçmişten günümüze milletçe yaşadığımız büyük başarılarımızıkısaca anımsamıştık. Yine Ağustos ile devam ediyoruz. Bundan 56 yıl önce Nazım Hikmet’in ölüm haberi gelmişti.3 Haziran 63’de.Can Yücel BBC Türkçe Radyosunda spikerdi. Nazım’ın ölümünü dinleyicilere duyurma görevi ondaydı…”Ben bunu okuyamam, ben Nazım’ın ölümünü kabul edemem” diyerek, haberi okumadı. O gün çalışmayınca radyo da yayın yapamadı. Ertesi gün görevinden istifa edip, memlekete döndü.
Bakan çocuğuydu. Cumhuriyet döneminin en önemli bakanlarından,7 yıl Millî Eğitim Bakanlığı yapan Hasan Âli Yücel’inoğluydu…Ama o bildiklerimizin ötesinde çok farklıydı. Hep geçim sıkıntısı çekti. Basit yaşamayı seçti.Malvarlığını soranlara şöyle açıkladı:
1- Avşa adasında üç daire, dört üçgen, beş dikdörtgen…
2- Gökyüzünde bir bulut…
3- Bitlis’te beş minare…
4- Biri yazlık, biri kışlık iki platonik sevgili…
5- Islıkla çalınabilen beş anonim türkü…
6- Büro mobilyası ve çelik kapı üreten bir fabrikanın öğle üzeri yaslanıp sigara içilen beyaz duvarı…
7- Palandöken’de bir palan, bir döken…
8- Kastamonu’nda üç kasto…
9- Üç fay hattı…
10- Bir çarşamba, iki perşembe, üç cuma…
11- Dünyada mekân…
12- Ahirette iman…

Türkçe’nin en matrak, en lafını esirgemeyen şairiydi. Cemal Süreyya, onun için; “Can Yücel kadar değişik teknikler kullanmış bir başka şairimiz yoktur” derdi…
Şiirlerinde resmen ayar verir, ağır küfürler ederdi. “Küfür ve argoyu halk kullanıyor. Yazdığımız şey, halkın nabzı ve ağzı olduğuna göre, küfür de kendiliğinden katılıyor işin içine. Aslında küfür bir özgürlük davasıdır”derdi.
Özgürlüğünü her zaman mısralara dökerdi:
“Şiirlerinde küfür etme diyorlar usulsüz,
Lan bu kadar o… çocuğunu nasıl anlatayım küfürsüz?”
Her şiirinde kendi ifadesiyle nasıl gol atacağının peşindeydi, o Türk şiirinin santrforuydu. Şairliğinin yanı sıra, Almanca, İngilizce, Latince ve Yunanca bilirdi. Çok çeviri yaptı. Çevirileri başına iş açtı. 12 Mart muhtırasında Mao ve Che çevirileri yüzünden hapse atıldı, 1974’te genel af ile özgür kaldı. En büyük derdi toplumsal sorunlardı, her fırsatta o yarayı kaşır, çarpık düzene posta koyar, güç odaklarına, iktidarlara sataşırdı.
“Gazi Mustafa Kemal Atatürk
Türk, öğün, çalış güven!..demiş a,
Şimdilerde çalışan parasız, pulsuz
Çalışıyor paralıya
Güvenen varsa, parasına güveniyor
Üst yanı öğün babam öğün!
Dövün babam, dövün!”
Edebiyat kadar içkiye de düşkündü. “İçim rakı, dışım su” derdi.
Nasıl içileceğini de şöyle dökmüştü mısralara;
“Rakı sofrasında susulmaz arkadaş,
Hıçkıra hıçkıra ağlayacaksın…
Arınacaksın gururundan, paşa gibi.
Şerefe ulan diyeceksin…
Şerefsiz Dünyaya inat şerefimize…

Gırtlak kanserine yakalandığında yakın dostları ondan dinlenmesini istedi.
“Ben şairim, fil değilim… Azrail’i bir köşeye çekilip bekleyemem. Meydanlarda ölmeliyim”diye yanıt verdi.
“Ömür dediğin üç gündür,
Dün geçti yarın meçhuldür,
O halde ömür dediğin bir gündür..
O da bugündür.” der gibi..
19 yıl önce doğduğu ay olan Ağustos’ da öldü. Şiir söyleyerek, rakı içerek, küfür ederek… Vasiyeti üzerine çok sevdiği Datça’da gömüldü…
” Beni kuzum Datça’ya gömün.
Geçin Ankara’yı, İstanbul’u!..
Oralar ağzına kadar dolu…
Alabildiğine pahalı…
Örneğin Zincirlikuyu’da
Bir mezar 750 milyona…
Burası nispeten ucuz…

Bir Can Yücel gelip geçti bu dünyadan, aykırıydı, farklıydı ama çok özeldi… Anısına saygıyla.