Çocuklar için “başka” bir felsefe: P4C

Alpdağ: “Bizim insanca ilişkiler kurmaya ihtiyacımız var”

Asıl branşı sosyal bilgiler öğretmenliği olan ve ortaöğrenim düzeyindeki çocuklara ders veren Gülşah Köksal Alpdağ, Türkiye’de yeni yeni gelişen bir eğitim tekniğinin uygulayıcılarından biri… P4C isimli bu yöntem, özellikle çocuklar için geliştirilmiş, felsefi düşünebilmeyi ilke edinen ve pek çok eğitim alanına uygulanabilecek bir teknik. 2016 yılında uzmanlık eğitimini Boğaziçi Üniversitesi’nde alan Alpdağ ile P4C yöntemini ve faydalarını masaya yatırdık

RÖPORTAJ / SULTAN YAVUZ (ANKARA) – Gülşah Köksal Alpdağ, 1983 yılında Samsun’da dünyaya gelmiş. Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilimler Öğretmenliği’nden mezun olan Alpdağ, 2006 yılından beri öğretmenlik yapıyor. İlk ataması Erzurum’un bir dağ köyüne yapılan Alpdağ, bir kitap kampanyası sürecinde “Çocuklarla Felsefe” kitaplarını edinince, kafasındaki fikir de yavaş yavaş oluşmaya başlamış. Resmî olmayan bir şekilde 2011 yılında öğrencilerle felsefe eğitimine başlayan Alpdağ, 2016 yılında Boğaziçi Üniversitesi’nin açtığı P4C sertifakalı programına girerek, uzmanlık belgesini almış. Şu anda Bahçeşehir Üniversitesi’nin öğretmenleri başta olmak üzere, katılımcılara bu eğitimi veriyor ve ortaokul öğrencileriyle de felsefe yapıyor.
Uyguladığı tekniğin felsefecileri öğretmek değil, felsefi düşünceyi geliştirmek olduğunu kaydeden Alpdağ, bu sayede öğrencilerin kendilerini çok rahat ifade ettiklerini ve eleştirel düşünceden haz aldıklarını söylüyor. Alpdağ, “Hiçbir yasak ya da tabu yok, istedikleri gibi kendinilerini ifade edebiliyorlar. Bu yöntem sayesinde hem ders başarıları arttı, hem de yaşam kaliteleri yükseldi” diyor
Okullardaki mevcut eğitim müfredatında felsefe dersinin bir görünüp bir kaybolduğunu belirten Alpdağ, lisedeki felsefe derslerine ilişkin şöyle konuşuyor, “Diğer branşlar ilkokul birinci sınıftan itibaren her yıl genişletilerek devam ederken, felsefe lise ikide verilir ve öğrenciler neye uğradıklarını şaşırırlar. ‘Bu neydi şimdi? Neyi konuştuk?’ derler ve felsefeyi ‘O bunu demiş, bu şunu söylemiş’ olarak tanırlar. Biz felsefe öğretmekten ziyade felsefe yapmayı deneyimliyoruz.”
Adalet, özgürlük, mutluluk gibi kavramları mitolojik kahramanlar üzerinden tartışıyoruz diyen Alpdağ, şöyle devam ediyor; “Adalet kavramı için şöyle bir örnek olabiliyor mesela; üç arkadaşın bir keki paylaşmaları gerekiyor ama içlerinden biri diyor ki, ‘Ben daha iriyim ve açım, sizden büyüğüm, benim payım daha fazla olmalı.’ Öğrencilere, ‘Sizce bu itiraz haklı mı, keki eşit olarak bölersek mi, yoksa çocuğun dediği gibi yaparsak mı âdil olmuş oluruz?’ diye soruyoruz. Önce ezber düşünceyle çocuklar, ‘Eşit bölmeliyiz’ derken, sonra bunu sorguluyoruz. Amacımız soruşturucu bir topluluk oluşturmak. Yani herkes yargılanmayacağından emin olarak, istediği gibi düşüncesini dile getiriyor. Biz her zaman eşit olmayı adil olmak zannediyoruz ama hakkaniyet diye de bir kavram var. Biz ihtiyaçlara göre pay edersek adil olabiliriz. Beylik cümleler kurmadan, onların düşüncelerinden bir sonuç çıkarıyoruz. Bizim rolümüz öğretmen değil, kolaylaştırıcı oluyor. Sadece sorular sorarak ve bu soruları olabildiğine açarak çocukların cevap vermesini sağlayan bir eğitim ortamı yaratıyoruz.
Bu yöntemi tüm branşlarda kullanabilirsiniz. Amaç doğrudan bilgi vermek yerine, çocuğu konuşmaya, kendini ifade etmeye ve bir fikri hep beraber bulmaya yöneltmek. Bu yöntem 1970’lerde, Felfefe Profesörü Matthew Lipman tarafından Amerika’da bulunuyor. Sınıfına yüksek puanla gelen öğrencilerin felsefe yapamadıklarını ve doğru akıl yürütemediklerini fark eden Lipman, üniversitenin felsefeyi öğrenmek için çok geç olduğunu ve küçük yaşlardan itibaren öğrenmeye başlamaları gerektiğini söylüyor. İçinde felsefi problemleri bulunan bir çocuk kitabı yazdıktan sonra bunu çocuklara uygulamaya başlıyor ve bu hareket uluslararası bir boyut kazanıyor.
Türkiye’de bu eğitimi ilk kez Boğaziçi Üniversitesi verdi ve ben de orada eğitime giren ilk grup içindeki tek öğretmenim. 96 saat üsren bir eğitimden sonra uzman olabiliyorsunuz ama eğitimin ilk kısmı 56 saate tekabül ediyor. Bu eğitim, ana sınıfından itibaren verilebiliyor ama diğer adı da ‘topluluk için felsefe’ olduğundan, doğru düşünmeyi öğrenmek isteyen herkese uygulanabiliyor. Benim hedef kitlem aslında veliler. Çünkü ne yazık ki çocukların psiko-soyal ihtiyaçları görmezden geliniyor ve okuldan sonra evde de aynı sorun var.
Ebeveynle diyalogları, ‘Ödevini yaptın mı? Sınavın var mı? Projen beğenildi mi?’ gibi sorulardan oluşuyor. Dolayısıyla çocuk, hayata dair farkındalığını geliştirebileceği bir alan bulamadan yetişkin oluyor. Kim olduğunu bilmeden, gizil güçlerini ve yönelimlerini bilmeden bir mesleğe yöneliyor. İşte biz burada devreye giriyoruz ve velilere diyoruz ki, ‘Çocuklarınızla kaliteli bir sohbet yapabilmeniz mümkün.
Ebeveynlere, ‘Çocuğunuzla bağ kurmak için bir kitap alıp, sadece kapağı üzerinden de sohbet edebilirsiniz. Mesela ‘Prenses, Prenses Olmak İstemiyor’ kitabı üzerinden, ‘Prenses olmak sence nedir? Nasıl prenses olunur? Sen böyle yaşamak zorunda olsan ne hissederdin?’ gibi sorular… Bir bağ kurma teklifi aslında bu.”
Herkes psikoterapist olabilir
Alpdağ, yöntemi için, kişi odaklı psikotrapiyi kuran Amerikalı psikiyatrist Carl Rogers’ın psikoterapi yöntemini, Matthew Lipman ile harmanladığını ifade ediyor. Rogers’ın ‘Her öğretmen her veli ve her arkadaş psikoterapist olabilir’ sözünden hareketle, terapinin bir ilişki biçimi olduğunu kaydeden Alpdağ, Rogers’ın bu konudaki fikirlerini de şöyle anlatıyor,
“Peki bir öğretmen nasıl terapist olmayı başarabilir? Diyor ki, ‘Bana gelen hastaların hasta olma süreçleri hep şundan kaynaklanıyor; kabul görmeme, kendini ifade edememe, değerli olduğunu hissedememe ve bunlarla baş edememe. Aslında bizim terapiste gitme nedenimiz kendimizi anlatmak.’ Ben çocukların karşısında gerçekten bir terapist olduğumu göz ardı etmeyerek uyguluyorum. Kesinlikle tüm çocuklar dinlenilmeli ve değer görmelidir. Buradan hareketle tüm cümlelerini özenle dinliyoruz, belki 7 yıllık ama bir birikimi var, onun duyulmaya ihtiyacı var. Lütfen çocuklarınızı gerçekten değer vererek dinleyin.
Benim derslerimde çocuklar özneler ve ‘Birbirinizin düşüncesine aptalca demeyin, sadece duyun’ diyorum. İnovasyon toplumundan bahsedilliyor, bu toplum yaratıcı düşünceden başlıyor. Çocukların kendi düşüncelerine güvenebilmelerine ihtiyacımız var. Yaratıcı olabilmeleri için hayal edebilmeli ve bunu ifade etme cesareti gösterebilmeliler.”
“Sadece bilgiler dünyası yok, duygular dünyası da var”
Geçen dönem Antalya’da yaşanan bir olayı da aktaran Alpdağ, yöntemin başarısına dair çarpıcı bir örnek veriyor,
“Bahçeşehir Konyaltı Koleji’nde hepimizi mutlu eden bir olay yaşadık. Biz eğitimlerimizin ardından uygulamayı kamerayla çekerek kritiğini yapıyoruz. Benden eğitim alan bir öğretmen, anlattığı hikâyenin ardından sorular sormaya başlamış. Sınıfta Türkiye derecesi alan iki öğrenci derse hiç katılmazken, en arka sırada diğerlerinden ayrı oturan bir çocuk söz almış. Bir kere konuştuktan sonra yine söz almış ve sırasını çeke çeke en öne getirmiş. Ben de bunu yaşıyorum, bir bilgi olmadığında ezberden başarı sağlayan çocuklar afallıyor, ezberde geri kalanlar ise öne çıkıyor. Bizim tam da böyle çocukları yakalamamız gerekiyor. Ne yazık ki fen bilgisi notuna bakarak doğrudan ölçü koyuyoruz. Oysa ‘Mutluluk nedir?’ diye sorduğumuzda, ezberci çocuk kitapta tanım ararken, diğerinin bu konuda fikri oluyor. Biz duygusal zekâ ile bilişsel zekâyı dengeye getiriyoruz. Evet, sadece bilgiler dünyası yok, duygular dünyası da var.”
“Çocukların yüzde 99’u dünyayı yok etmek istedi”
Alpdağ, uygulama sırasında yaşadığı olumsuz bir örneği de paylaşıyor. Mitolojik bir hikâyeden yola çıkılarak içinde süper güçler olan bir yüzüğe sahip olduklarında ne yapacakları sorulan çocuklar düşündürücü cevaplar vermiş. Alpdağ anlatıyor,
“Çocuğa, bu yüzükle her şeyi yapabilirsin, ne yapardın?’ Diye soruyorsun. Beyoğlu’nda varoş bir bölgede yaşayan çocuklar, yargılanmayacaklarını da bildikleri için ‘Hırsızlık yapardım, banka soyardım, BİM’i soyardım, görünmez olup zenginlerin arabasına binip gezerdim’ derken, özel okul öğrencileri de daha fazlasına sahip olmak için hırsızlık yapmak istiyordu. İşte tam burada yakalıyoruz çocukları… ‘Ya senin evine girselerdi? Ya senin arabana binselerdi? Ya banyodan çıktığında evde biri varsa aslında?’ gibi sorularla, daha filiz halindeki olumsuz düşünceleri söküp atabiliyoruz.
Bu yüzük hikâyesinin sonunda bir resim çizdiriyoruz. Süper kahraman olsalardı, güçleriyle ne yapacaklarını çizmelerini istiyoruz. Sevim Ak’ın ev kütüphanesindeki eğitimimizde çocukların yüzde 99’u dünyayı yok etmek istedi. Ateşli silahlar, bombalar yapanlar, fırlatanlar… Tabi hepimiz şok olduk. Bu çocuklar ailelerinin ilgilendiği, bale ve müzik eğitimi alan bıcır bıcır çocuklar. Sevim Ak ve veliler ‘Çocuğum neden dünyayı yok etmek istiyorsun?’ deyince, ‘Bir saniye, bu şekilde değil’ diyerek, ‘Neden böyle bir şeyi çizmek istedin? Senin fikrin mi, bir yerden mi gördün?’ diye sorunca, bilgisayar oyununda gördüklerini, neden bunu istediklerini bilmediklerini söylediler. ‘Onun yerine dünyayı daha güzel hale getirmek için bu süper güçleriniz kullanılabilir mi? Gökten balon yağabilir mi? Herkes birbirini sevebilir mi?’ gibi sorularla başka türlü düşünebileceklerini ve olanakların ne kadar fazla olduğunu gösteriyoruz.”
Alpdağ, öğretmenleri, çocukları ve velileri birbirleriyle sohbet etmeye davet ettiğini belirterek, P4C yönteminin şifalı bir yöntem olarak aracı olabileceğini kaydediyor. Gülşah Köksal Alpdağ, “Artık her şeyi yapan robotlarımız ve her şeyi bilen arama motorlarımız var. Bilgi her yerde ama bizim insanca ilişkiler kurmaya ihtiyacımız var. O yüzden insanca diyalog kurmaya çağırıyorum” diyor.