Deprem kader değildir…

Sığaçık, Seferihisar, İzmir… Hep beraber büyük bir acıya yuvarlandık.
“Tarih tekerrürden ibarettir” derler ya, ders çıkarılsa tecrübelerden mümkün mü tarihin tekerrür etmesi?
Van’da depremde torun ebediyete yürümüş. Aile acı seline gark olmuş, savrulmuş İzmir’e. Torunun ismiyle bir apartman yapmış müteahhit dede. Yine aynı hikaye. Zemin katta geniş camlı dükkana, geniş alana ihtiyaç olmuş. Taşıyıcı falan da dinlenmemiş.
1999 depreminden sonra, “çürük bu yapı” tartışması başlamış. Apartman sakinlerinin çoğu kiracı. Dairelerin sahipleri zemin kattaki geniş salonlu, bol camlı aydınlık kafede buluşmuşlar. “Masraf” olur “bu yükü kaldıramayız” demişler. Apartman yönetimi istifa etmiş “Bu sorumluluğu taşıyamam” diyerek. Belediye de “çürük” bu yapı demiş…
Sonra ne olmuş? Hiçbir şey. Niye olsun ki? Niye masrafa girilsin ki. Yalıtım köpüğü ve boyasıyla binanın dışı kaplanmış, ne çatlak kalmış ne de çürüğü gösterecek bir emare. Yani, bina sakinleri makyaj ile durumu idare etmişler…
Gün gelmiş, boyutu ne olduğu onca gün sonra bile tartışmalı, deprem vurmuş Seferihisar açıkları merkezli.
6.6’mı, 7’mi, kimin umurunda. Deprem uzmanları “Birisi iki atom bombası, diğeri 40 atom bombası dedilerse de, depremin büyüklüğü değil, yıkılan binalar ve kaybettiğimiz vatandaşlar bizim açımızdan önemli. 83 can kaybımız var, ümit kaybolmadı ama göçük altında daha kaç kişi var, onu bile bilemiyoruz. Korkumuz kayıplarımızın daha da artması.
Bu konu siyaset malzemesi yapılmamalı. Ne deprem vergileri ne oldu diye sorma zamanı, ne de “Şimdiye kadar depreme karşı ne yaptınız?” diye sormanın günü bugün. Hepimizin canı yanıyor.
Bu yara elbette sarılacak, İzmir ve depremin vurduğu tüm yerleşkeler kısa sürede bu büyük travmayı geride bırakacak, güzel günlere yürüyecektir. Ancak, tedbir alınmaz, şehirler, kasabalar, köyler deprem gerçeğine göre gerek yapı stoku, gerekse toplanma alanları, alınması gereken önlemler açısından hazırlanmaz ise maalesef deprem acısı kaderimiz olmaya devam edecektir.
Uzmanlar İstanbul depremi için uyarıyor. Allah korusun. Ancak, Türkiye bir deprem ülkesi ve 1999’dan bu yana tüm uzmanlar İstanbul depremi uyarısı yapıyorlar. Peki ne tedbirler alındı? Toplanma yerleri ne durumda? Güya acil müdahale istasyonları kurulmuştu. Yerlerini bilen var mı? Binalar güçlendirilecekti? Kentsel dönüşüm rant yaratacak bölgelerde oldu bir anlamda ama tüm İstanbul’da gerçekten bina stokumuzu depreme dayanıklı yapabildik mi?
Hani “Deprem öldürmez, kötü binalar öldürür” diyorduk ya, bir kez daha gördük. Etrafında onca bina dimdik ayakta iken çürük binalar sakinlerine mezar oldular. Ders çıkarmıyor isek bu yaşanılanlardan, deprem gerçekten kaderimiz değildir diyebilir miyiz?
Kötü binalarda yaşamaya devam ederek taammüden intihar etmiyor muyuz sizce?
***
Karikatürler ve ötesi…
Çoğu zaman gerçeklik ve algı; ilkeler, normlar ve realpolitik mutlaka birbirini tamamlayıcı olmayabilir. Tam tersine kafa kafaya çarpışabilir.
Muhammed karikatürleri sorunu arşivden geri alındı ve tekrar servis edildi. Açıkçası hiç kimse Hint toplumunda kutsal yer nedeniyle Hıristiyan toplumlarda sığır eti tüketimini yasaklama hakkına sahiptir. Ancak, bazı beyinleri olan hiç kimse bir Hint bir sığır yemeği sunan ölçüde gidebilirsiniz.
Hz. Muhammed’i tasvir etmek sadece yasak değil, aynı zamanda insan yapımı tanrıları kategorik olarak reddetmesi ve Allah’ın mutlak birliğiyle çelişebilecek her şeyden dolayı İslam’ın en büyük günahlarından biridir. İfade özgürlüğünün sınırlarını, İslam peygamberini ya da İslami değerleri korkunç bir üslubuyla tasvir ederek test etme girişimi nedeniyle ilk kez şiddetli bir kültürel çatışma yaşanmadı. Hiç kimse bir öğretmenin kafasını kesmeye hakkı olamaz, çünkü öğrencilere bu karikatürlerden bazılarını gösterdi. Ne de cc kimse İslam cemaatlerine karşı bir all-out nefret saldırı başlatma bahanesi olarak bu aşağılık nefret suçu kullanmaya hakkı vardır.
Geçenlerde, Türkiye-AB ilişkileri üzerine bir kitapta bir bölüm yazmam istendi. Avrupa’nın ya da Türkiye’de sık sık bahsettiğimiz gibi Batı Dünyası’nın kendi şüpheleri, tuhaflıkları ve çelişkileri vardır. Türkiye’ye kültürel, dini ve etnik azınlıklarına daha fazla saygı göstermesi gerektiğini haklı olarak vaaz ederken, Avrupa’daki bazı üst düzey devlet adamlarının, Avrupa’nın yakın geçmişindeki Nazilerin Yahudilere karşı uyguladığı tavrı anımsatan, ayrımcı ve nefret suçu dolu bir tutum sergilemeyi uygun bulabilirler.
O makalede şöyle yazmıştım: “Kopenhag kriterlerinin azınlıklara saygı ve koruma maddesi, Türkiye’nin bölücü terörle mücadelesini eleştirmek için sıklıkla kullanılmıştır. Her ülkenin ulusal veya toprak bütünlüğüne yönelik tehditlere karşı yeterli güvenlik önlemlerini alması temel bir haktır. Ancak Türkiye’de, bir Kürt ya da “Doğu” sorunu vardır ve ne yazıktır ki ne 19’ncu asırda Osmanlı’nın dağılma sürecinde ne de Cumhuriyet devrinde çözülebilmesi mümkün olamamıştır.
Bu konu, yaşam tarzıyla ilgili diğer etnik, kültürel veya azınlık sorunlarıyla birlikte, Türkiye’nin genel demokratikleşme sorununun bir parçası olarak kabul edilebilir; Eğer Türkiye AB üyeliği için gerekli tüm reformları gerçekleştirecek olursa, üye olmamayı seçse veya üye olmak için yeterli desteği AB üyesi ülkelerden alamasa bile, demokratik bir toplum ve ülke ortaya çıkacaktır. Böyle bir Türkiye’de, saplantılı muhafazakar etno-milliyetçi algıların ya da sözde Balkan fobisinin, Balkan yenilgisinin kötü bir mirasının ve bunun sonucunda Osmanlı döneminin ciddi toprak kaybının yarattığı algının daha da karmaşık hale getirdiği bir Kürt sorunu veya diğer azınlık sorunları olmayacaktır. Bu konu, Türkiye’nin AB üyelik sürecinin önündeki en çetin engellerden biri olmaya devam ediyor, ancak ne yazık ki Türkiye ile AB arasında yapısal bir uyumsuzluk var gibi görünüyor.
Türkiye ile Batı dünyası arasında temel ve yapısal bir sorun vardır. Elbette birçok Batı ülkesinde de eleştirilere karşı hoşgörüsüzlük, zaman zaman gösteri hakkının kısıtlanması ya da Katalan davasında görüldüğü gibi, kendi kaderini tayin hakkını kullanmaya çalışan insanlar üzerinde devlet gücünün aşırı kullanımı gibi bir sorun vardır. Ancak kurumsallaşmış otoriterliğin günümüz demokratik uluslar birliğinin ortak bir tehdidi olduğu kesinlikle söylenemez.
Alman, Belçika, Fransız, Hollandalı veya Amerikan polisi tarafından belirli bir yabancı lidere yönelik gösterilere müsamaha gösterilmeyebilirken, aynı polisin Berlin’in önemli müttefiklerinden biri tarafından bölücü terör örgütü olarak kabul edilen bir grubun destekçilerinin gösterilerine hoşgörü gösterebileceği de yaşanan acı gerçeklerdir. Türkiye’nin müttefiklerinin polis gücünün bu davranışı, Türklerin büyük çoğunluğunun, Batı’nın ikircikli ve düşmanca Türk algısı sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun sonunu getirmesine değil, aynı zamanda Türkiye’nin ilerlemesinin durmasına da vesile olduğuna inandığı gibi, çok eskiye dayanan bir komplonun ürünü müydü?
Bugün Türk devletinin dümenindekilerin algısı, Amerikalıların ve Avrupalıların Türkiye’nin ne ölmesi, ne onması — günümüz deyişiyle ne de refaha kavuşması — gereken bir ‘tampon devlet’ ya da daha kötüsü bir ‘müşteri devlet’ olarak onlarla birlikte olmasını istedikleridir. Bu kanaate dayanarak, bazı Avrupa ülkeleri ile Türkiye arasındaki gerginliklerin, Ankara ile Washington arasındaki gerginliğin, iddia edildiği gibi, özellikle 2007’den bu yana geçen birkaç yıl içinde, doğru veya yanlış, Türkiye’nin ‘müşteri devleti’ olmayı bırakması ve kendi politika önceliklerini geliştirmeye başlaması, kendi çıkarları ardından gitmesi ve hatta bu çıkarların Batı ittifakının çıkarlarıyla çelişmesi halinde bile bile kendi çıkarlarını sürdürmede ısrar etmesinin yan ürünü mü?”
Maalesef Fransa’nın yeni ergen gibi davranan cumhurbaşkanı, ya da bugün nefret suçuna karışan Hollandalı muhalif milletvekili, Avrupa’da nefret söylemi yaymakta ne yazık ki yalnız değiller. Batılı siyasetçilerinin milliyetçilikle kamufle edilen ırkçılık ve yabancı düşmanlığı, hele de din temelli ötekileştirme siyasetlerinin bir sonucu olduğunu çok yakın geçmişte ve büyük acıyla yaşandığını nasıl unutabilirler, tekrar böyle bir acının yaşanabileceğini nasıl görmezden gelebilirler?