Gazeteciler Uluç Gürkan ile Zeynel Lüle gözünden Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkileri

“Dünden Bugüne AB-Türkiye İlişkileri ve Medyada AB Algısı”

Gazeteciler Uluç Gürkan ile Zeynel Lüle Gazeteciler Cemiyeti Basın Evi’nde gerçekleştirilen “Dünden Bugüne AB-Türkiye İlişkileri ve Medyada AB Algısı” başlıklı panelde, gazeteci gözüyle Türk medyasının Avrupa Birliği’ne (AB), AB medyasının ise Türkiye’ye bakış açısını değerlendirdi

NAZ AKMAN – Gazeteciler Cemiyeti Basın Evi’nde düzenlenen “Dünden Bugüne AB-Türkiye İlişkileri ve Medyada AB Algısı” panelinde gazeteciler Uluç Gürkan ile Zeynel Lüle, Türkiye ve Avrupa Birliği ilişkilerini tarihsel süreç içerisinde medyada yer alan haberler üzerinden tartıştı.
Panelin açılış konuşmasını ve moderatörlüğünü yapan Gazeteciler Cemiyeti Başkan Yardımcısı ve Medya için Demokrasi, Demokrasi için Medya Programı Direktörü Yusuf Kanlı, Türkiye ve Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinin uzun bir geçmişe dayandığını vurguladı.
“Türkiye AB ilişkilerinde ciddi kırılmalar yaşıyoruz”
Kanlı, “Türkiye ve AB arasındaki ilişki evliliğe benziyor, 1959 yılında flörtleşmeyle başlamış, 1962’de söz kesilmiş ama bir türlü arkası gelmemiş bir ilişki. Türkiye, AB ile gümrük birliği olan ama üye olmayan tek ülke. Türkiye bu süreçte birkaç kez çok önemli fırsatlar kaçırmış, çok önemli dönemlerde belirli kararları vermekten geri durarak AB’den uzak durmuştur. Geldiğimiz noktada Türkiye AB ilişkilerinde ciddi kırılmalar yaşıyoruz. Kavga ederek aynı evde yaşamaya çalışan bir çift gibi. Özellikle basın ve ifade özgürlüğündeki mevcut uygulamanın dışına çıkılması nedeniyle AB ile sıkıntılar yaşamamıza neden oluyor. AB ile karşılıklı bağımlılıklarımız var. Bugün ticaretimizin yüzde 65’inden fazlası AB ile gerçekleşiyorsa ve tek bir AB üyesinin bile Türkiye’de ortak şirketi varsa tak diye biten bir ilişkiden söz edemeyiz. Türkiye’deki mevcut iklimin değişmemesi durumunda daha fazla yol alamayız” diye konuştu.
 Lüle, “Avrupa konusu medya istediği zaman tavan yaptı istemediği zaman ise yerlerde süründü”
Panelin konuşmacıları arasında yer alan, Türkiye’de “Zeynel Lüle Brüksel’den bildiriyor” ve “Zeynel Lüle, Strasburg’dan bildiriyor” haberleriyle tanınan gazeteci Lüle, 35 yıl boyunca Hürriyet gazetesi ile CNN Türk ve Kanal D’nin Brüksel temsilciliğini yapmıştı. AB, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) denilince akla gelen ilk isimlerden biri olan Lüle, dış basında yer alan haberlerden örnekler vererek, AB ve Türkiye ilişkilerini masaya yatırdı. Lüle AB ile ilişkilerde tarihsel sürece değinerek, “Gerek Avrupa ile olan tarihi arka planı, gerek dini, kültürel boyutu ile Avrupa’da hızla yayılan İslâm’la özdeşleştirilmesi ve gerekse stratejik ve demografik potansiyeli ile AB’ye giriş sürecindeki Türkiye; halen Avrupa toplumu için bir tehdit olarak görülmekte ve geliştirilen politikalarda da bu tedirginlik hissedilmekte. Nüfusunun fazla olması ve bu çoğunluğun Müslüman olması ama buna rağmen stratejik konumda olması Türkiye’nin her zaman olumlu ya da olumsuz Avrupa’nın gündemi arasında yer almasına neden oldu. Buna insan hakları ve demokrasi boyutunu da katmak gerekiyor. 1980’lerde var olan mevcut durum AB ile ilişkilerin başka boyutlara geçmesine yol açtı. 1990’lı yıllarda gümrük birliğine yönelik bir takım çabalardan sonra Türkiye’ye bakışta stratejik olarak üye olması konusu yaygınlaştı. Avrupa konusu medya istediği zaman tavan yaptı istemediği zaman ise yerlerde süründü” dedi.
AB’ye girememe yolundaki en önemli engellerin, Türkiye’nin insan hakları ve demokrasi alanındaki eksiklikleri, basın ve ifade özgürlüğü konusunda üçüncü sınıf ülke olması ve yargı bağımsızlığı olduğunu belirten Lüle, söz konusu engellerin Kopenhag Kriterleriyle uyuşmadığını söyledi. Türkiye’nin söz konusu sorunlar nedeniyle dış basında olumsuz bir şekilde yer aldığını belirten Lüle, “Dış basındaki AB ve Türkiye ilişkilerine yönelik haberler bizlere şu sonuçları veriyor, AB, Türkiye ilişkilerinde dini kültürel alanı önemsemekte. Avrupa medyası hala konuya Türkiye’nin küçük bir toprak parçası ile Avrupa’nın parçası olup olmadığı yönünde bakabilmekte. Türkiye’nin laik ve Müslüman kimliği ile AB’ye yeni açılımlar getireceğine inananlar olsa da çoğunlukla nüfusunun neredeyse tamamı Müslüman olan bir ülke ile bütünleşmenin AB kimliğine zarar vereceği düşüncesi sıklıkla dile getirilmekte. Türkiye’nin AB üyeliğinde yeterli olgunlukta olmadığını ileri süren Avrupa basını, haberlerinde Türkiye ile Avrupa’nın farklı kültürel kimliklerinin, katkı sağlayacağına yönelik haberlere yer vermesine rağmen, farklılığın birleşmenin önünde önemli bir engel olduğunu sıkça ima etmekte. Türkiye, Avrupa tarafından önüne konulan süreçleri geçmek durumunda ve hâlihazırda bu kriterleri tam manasıyla yerine getirememekte” diye konuştu.
Türkiye AB’ye üye olma yolunda ne yapmalı?
AB’ye üyelik sürecinde izlenmesi gerekilen hususları sıralayan Lüle son olarak, “Terörle mücadele ve ceza mevzuatının Avrupa standartları ve AİHM içtihadıyla uyumlu hale getirilmesi ve yargının bağımsızlığını, hesap verebilirliğini, kalitesini, etkisini ve profesyonelliğini güvence altına alacak şartların yeniden sağlanması gerekiyor. Temel hak ve özgürlükler bağlamındaki uluslararası yükümlülüklere saygı gösterilmesi ve ciddi insan hakları ihlallerinin etkili şekilde ele alınması şart. Tutuklu yargılanmaları süren gazeteci, insan hakları savunucuları ve akademisyenlerin serbest bırakılması ile ifade özgürlüğü üzerinde gereksiz kısıtlamalardan kaçınılması üye olma yolunda izlenmesi gerekilen yöntemler arasında yer alabilir” sözlerine yer verdi.
Uluslararası ilişkiler uzmanı, ekonomist, gazeteci, siyasetçi ve eski milletvekili Uluç Gürkan, Türk medyasının sahiplik yapılanmasındaki değişikliklerle AB’ye bakış açısının da paralellik gösterdiğini vurguladı. AB’nin Türkiye’yi kaybetmesi durumunda dünyada büyük rol oynama isteğinden de vazgeçeceğini bilmesi gerektiğini söyleyen Gürkan, “AB, Türkiye’yi kaybederse dünyada büyük rol oynama isteğinden vazgeçsin. Türkiye’nin AB için bir artısı AB’nin de Türkiye için bir artısı var. AB’nin dünya gücü olma niyeti varsa Türkiye’nin varlığı bu noktada kaçınılmazdır. Türkiye’nin de kendini dünyaya kabul ettirebilmesi için AB’yle sağlıklı bir ilişki kurması gereklidir” dedi.
Gürkan, “Türkiye kendini Avrupa’ya kabul ettirebildiği sürece eşit bir biçimde aynı masada oturup kendi haklarını savunabilir”
AB ile geçmiş dönemlerde yaşanan müzakereleri anımsatan Gürkan, Türkiye’nin geçmişte ödün vermediği gibi gelecek yıllarda da taviz vermeyerek kendisini dünya devleti olarak kabul ettirmesi gerektiğini belirtti. Gürkan, Türkiye’nin kendisini Avrupa’ya kabul ettirebildiği sürece eşit bir biçimde aynı masada oturup kendi haklarını savunabileceğine işaret ederek, şöyle konuştu:
“Türkiye, 1999 yılında koalisyon hükümeti döneminde bir ölçüde üye olmayı aşmıştı. 1997 yılında Avrupa’da Lüksemburg zirvesinde Türkiye dışlanmıştı. Doğu blokundan ayrılan devletler hiçbir demokrasi deneyimleri olmamasına karşın üyelik müzakerelerine alınmıştı ancak Türkiye beklemede tutulmuştu. O tarihte ANAP hükümeti Türkiye AB ilişkilerini askıya almıştı ancak birden bire hiçbir neden yokken 1999 Helsinki Zirvesi için Türkiye tam üyelik için aday ülke olarak çağrıldı. Neden? Türkiye o dönemlerde kendini bir dünya devleti olarak kabul ettirmişti. Türkiye zirveye davet edilirken bir maddede Kıbrıs konusunda çözüm getirilmesi istenmişti. O dönemki hükümet Kopenhag kriterleri dışında hiçbir koşulu tanımadığını belirtmişti. Türkiye kendini Avrupa’ya kabul ettirebildiği sürece eşit bir biçimde aynı masada oturup kendi haklarını savunabilir. Ödün vermeyeceğini ortaya koyup, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin caydırıcı gücünü de muhafaza etmeli. Bu çerçevede bunlar yaşanırken Türk medyası olaya nasıl yaklaştı? Medya sahipliğinin aile şirketi olmaktan çıkıp büyük sermayeye açılması, iktidarla ekonomik çıkarlar gereği başka ilişkiler kullanmaya dönüşmesi ve egemen yapının yaklaşımları doğrultusunda yayın politikalarının etkisi var. Eskiden Türk medyasının yayın politikası AB’ye körü körüne inanan bir yaklaşımdı.”
2002-2007 dönemlerinde medyada sahiplik yapısında birtakım değişiklikler olduğunu ifade eden Gürkan konuşmasına şöyle devam etti:
“Bu değişiklikler gerek iktidarın yakınlık gösterdiği medya gruplarında gerekse diğer medya gruplarında yaşandı. O dönemler medya yine AB’ye karşı önceki dönemdeki gibi körü körüne inanan ve destekleyen bir tavır takınıyordu. AK Parti döneminde medya sahiplik yapılanmasında başka bir değişiklik yaşandı. AK Parti 2007 yılından 2013’e kadar kendi medyasını yaratmaya dönük bir yaklaşım sergilemeye başladı.
Bu süreçte özellikle 2013 yılından sonra AK Partinin kendi egemenliğini medya eliyle güçlendirmeye çalıştığını görmek mümkün. Bu süreçte AB ile ilişkilerin bozulma ve kopması paralel gelişme gösterdi.”
Gürkan, “Türk medyasının AB’ye bakış açısı hükümetin bakış açısıyla paraleldir”
Mevcut durumda AB ilişkilerinde Avrupa tarafından Türkiye’ye yöneltilen eleştiriler hakkında bilgiler veren Gürkan, “Şu an eleştirilen demokratikleşme, insan hakları, kuvvetler ayrılığı konusunda bizimde çok ciddi bir mücadele alanımızı temsil ettiğinde herhalde bu olguyu kolaylıkla göz ardı edemeyiz. Bugün geldiğimiz temel nokta Türkiye’deki haklı olarak anti demokratik eleştirilerine nasıl karşılık veriyoruz. Bunu düşünmek gerekiyor. Türkiye hiç kuşkusuz ciddi bir terör tehdidi altında. Bu nedenle terörle mücadele mevzuatı, Avrupa’nınkinden daha katı olmak zorunda. AB ile ilişkiler maalesef önyargılarla yürüyor bu hem resmi görüşmeler hem de basının yansımalarında kendini gösteriyor. Düşünen soru soran gazetecilik yerine PR gazeteciliğin yani söyleneni aktaran gazeteciliğin ön plana çıktığı bir dönemde Türk medyasının AB’ye bakış açısı hükümetin bakış açısıyla paraleldir. Bir yetkili AB ‘ye yönelik olumlu eleştiri yaparsa bunu medyada övüyoruz, olumsuz yaparsa yeriyoruz. Bu iş bu şekilde yürümez” dedi.

CHP eski Ankara milletvekili, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi üyesi Gülsün Bilgehan, panelin soru cevap bölümüne katkılarını sundu

Bilgehan, “Bizim yerimiz Avrupa”
Panelin soru cevap bölümünde katkılarını sunan CHP eski Ankara milletvekili, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi üyesi Gülsün Bilgehan da Türkiye’nin ilk başbakanı İsmet İnönü döneminde AB ile yapılan anlaşmalar üzerine yöneltilen sorulara karşılık Lozan ve Ankara Antlaşmalarını hatırlattı. Bilgehan, “Lozan Antlaşması’nı imzalayan İsmet İnönü, 1963’te Ankara Antlaşmasını da imzalıyor. Bu antlaşma AB ile Türkiye’nin ortak olabileceğini sağlayan bir antlaşma ve orada anlaşmayı isteyen taraf Avrupa topluluğu. Ancak şöyle bir gerçek var, İnönü’nün Avrupa ekonomik topluluğu fikrini, bu yüzyılın en büyük barış projesi olarak görmesi. Kendisinin bu düşüncesini destekleyen de belki de dünyanın pek çok yerinde 1945’ten sonra savaşların devam etmesi ancak Avrupa’da olmamasına ilişkin gelişmeydi. Hakikaten 2003 yılında Avrupa Konseyi’nde çalışmaya başladım ve o dönem Türkiye fazla iyi niyetliydi İnönü’den kalan iyi niyet vardı. Türkiye Avrupa ilişkilerini, değerli dostlarım Gürkan ve Lüle’nin belirttiği gibi bir evlilik ilişkisi değil kardeşlik ilişkisi olarak görmek gerekiyor. Çünkü kardeşlik ilişkisinde farklılıklar yoktur. Biz bu anlamda hiç kardeş olamamış hep üvey kardeş olarak kalmışız. Erdal İnönü AB’ye inanan ve bunu isteyen bir liderdi. Ben bu kadar isteyen biri değilim çünkü tereddütlerim var. Erdal İnönü ‘biz Avrupalıyız, en az onlar kadar Avrupalıyız’ diyordu. İlkeleri savunmalıyız, bizim yerimiz Avrupa. Kopenhag kriterlerini yürütmeye devam etmeliyiz” diye konuştu. Bilgehan sözlerini tamamlarken panele ilişkin “Ancak demokratik bir Avrupa ülkesinde görülebilecek bir panel izledik” dedi.