“Güzel atlar ülkesi”nin fotoğrafçısı: Tahir Uzun

Nevşehirli fotoğraf sanatçısı Tahir Uzun, ailesiyle beraber yerleştikleri Ankara’da eğitim hayatını tamamlar ve fotoğraf çekmeye lise yıllarında başlar. İş hayatı nedeniyle bir süre ara verdiği fotoğraftan kopamaz ve emekli olduktan sonra da tüm zamanını bu sanat dalına harcar. Bir doğa ve fotoğraf tutkunu olan Uzun için fotoğraf, belgelemek ve iz bırakmak anlamına geliyor. Uzun, fotoğrafla geçen yıllarını ve Kapadokya’yı 24 Saat Gazetesi için anlattı

RÖPORTAJ / SULTAN YAVUZ –  Nevşehirli fotoğraf sanatçısı Tahir Uzun, ailesiyle birlikte Ankara’ya taşındıklarında 11 yaşındadır. Nevşehir’in Uçhisar kasabasında belediye başkanlığı yapan babası, çocuklarının daha iyi imkâlarda eğitim alabilmeleri için Ankara’da karar kılar. 1952 doğumlu sanatçı, İstiklal Ortaokulu ve Ankara Ticaret Lisesi’nin ardından İktisadi Bilimler Fakültesi’nin muhasebe bölümünü bitirir. Kapadokya’da doğsa da, kendini yarı Ankaralı gören Uzun, lise yıllarında fotoğraf çekmeye başlar. İş hayatı nedeniyle bir süre fotoğrafa ara verse de, sonraki yıllarda yeniden objektifinin başına geçer.
İş hayatı içinde Milli Eğitim Bakanlığı’nda üç yıl özel kalem müdürlüğünde çalıştıktan sonra TRT’ye geçen Uzun, 1976 yılında televizyon daire başkanlığında büro şefi olarak görev yapar. Uzun, TRT’nin tek kanal olduğu o yıllarda kanalda yer alan en küçük bir haberin bile tüm yazılı basında yer aldığını vurguluyor. 1976 yılından, 1979’a kadar “5 Dakika” isimli programın yapım ve yönetmen yardımcılığını üstlenen Uzun, Savaş Yurttaş, Şener Kürkkaya, Metin Bilgin gibi isimlerin de yer aldığını ve Ayhan Karapars’ın yönetmenlik, Yavuz Tarakçıoğlu’nun yapımcı ve Gürcan Elçi’nin ise televizyon müdürlüğü yaptığını belirtiyor. Daha sonra askerlik görevini tamamlayan Uzun, döndükten sonra yirmi yıl reklam dairesinde çeşitli kademelerde çalıştığını söylüyor. Emekli olmadan önce televizyon dairesinde dizi yaptırma komisyonunda görev alarak, “Leyla ile Mecnun” ve “Diriliş” gibi dizilerde komisyon üyeliği yaptığını kaydediyor. 2017 yılında emekli olan Uzun, 2004 yılından itibaren dijital fotoğraf makinesiyle çalışmaya başlamış. 2007 yılında ilk sergisini açan Uzun, ilk fotoğraflarının da oldukça etki uyandırdığını belirtiyor.
Uzun, fotoğraf serüvenini şöyle anlatıyor: “Fotoğrafı hiçbir iddiam ya da yarışma düşüncem olmadan kendi zevkim için çekiyorum. Açtığım sergiler de çok beğeniliyor ve zaman zaman yarışmaya da sokuyorum. Yarışmalarda bir Kapadokya fotoğrafım Fransa’da Bordeux kentinde Türkiye’yi tanıtan 38 fotoğraf içinde yer aldı. Anıtkabir’in bir fotoğrafı da Stockholm’de yayınlandı. Bunlar bana gurur veriyor. Etrafımda fotoğrafla ve resimle ilgilenen kişiler gözümün iyi olduğunu söylüyor, bu da beni motive ediyor. İki kitap hazırladım; birisi henüz bastırmadığım “Kapadokya’da Renkahenk” bir diğeri de son sergime de adını veren “Doku, Ritim, Uyum.” Benim asıl çalışma alanım Kapadokya, Uçhisar’da evimiz var ve yılda bir kaç kez gider, özellikle yaz sabahları erkenden balon çekmek için vadilere yürürüm. Aslında balon bahane, Göreme’ye kadar yürüyor ve doğanın sesini, kuş cıvıltılarını dinliyorum. Genelde ya sabah ya akşam çalışırım ve 1500 civarında Kapadokya fotoğrafım var. Gecesi, gündüzü farklıdır. Kapadokya’da hangi mevsimde ışık nereden gelir, güneş nereden doğar, her şeye hâkimim. Bu nedenle de Kapadokya’da çalışmayı seviyorum.”
“Çocukları ajite etmeden, temiz ve güzel yüzlü olarak çektim”
Uzun, Likya Yolu’ndaki antik kentleri de fotoğrafladığını söyleyerek, son çalışmasının ise Medusa başları olduğunu ifade ediyor. Türkiye’de pek çok yerde rastlanan Medusa başlarının hem şifalı bir iksir ve koruyucu olduğuna hem de lanetleyici olduğuna inanıldığını belirten Uzun, Antalya, İstanbul, Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Demre, Nevşehir ve Silifke’de çekimler yaptığını söylüyor. Ankara Yeni Hayat Mahallesi’nde yaşayan Roman ağırlıklı insanları da konu olarak seçtiğini söyleyen Uzun, sokak çalışmaları içinde Beyoğlu’nun da olduğunu dile getiriyor.
Uzun şöyle konuşyor: “Sokakta yatan insanlar, sokak gösterileri… Bunları zamana tanık olmaları için çekip derneklerde gösterim yapıyorum. Fotoğraftan beklediğim, bugünü yarına aktarabilmek. Kapadokya bölgesinde bir şeyler yapmaya mecbur hissettiğim için, eskiden çektiğim fotoğraflara yenilerini ekliyorum ve olumlu ya da olumsuz olan değişimleri gösteriyorum. Bu fotoğraflar belge niteliği taşıyorlar. Mesela bir vadiye ev yapılıyor ve balondan baktığınızda, bunun o dokuyu bozduğunu görebiliyorsunuz.
Yurt içinde 13 fotoğraf sergisi açtım. “Eski Ankara’da Kapılar ve Çocuklar” isimli sergimde çocukları ajite etmeden, temiz ve güzel yüzlü olarak çektim. Daha sonra bunları Altındağ Belediyesi’nin sergi salonunda sergilediğimizde o çocukları ve aileleri de çağırdık. Bu da iz bırakmak adına iyi bir iş oldu, biliyorsunuz restore edildikten sonra her şey değişti.”
Kapadokya’da yağmur sonrası…
Sergilerinde açtığı anı defterine yazılanlardan, fotoğraflarının ruh hâlini yansıttığını belirten insanlara katıldığını söyleyen Uzun, “Dönüp bakıyorum, gerçekten sakin, inceleyici, araştırıcı ruh hâiyle çektiğimi fark ediyorum. Mesela çekmek için beklemem gereken fotoğraflarım var. Özelikle doku fotoğrafları… Çekmeye gidiyorum, baktım ışık uygun değil, en uygun saati bekliyorum. Bu sabır isteyen bir iş ve ben de özen göstermeye dikkat ediyorum” diyor.
Kapadokya’nın gün ışığını çok farklı yansıttığını belirten Uzun, Kapadokya’ya dair şunları anlatıyor:
“Kapadokya’da yağmur yağdıktan sonra renkler değişiyor, toprağın, kayanın rengi değişiyor. Bir fotoğrafım için üç saat dolaştım ve ben çektikten sonra karanlık çöktü. Bir vadiye indim, çok karanlıktı. Arkamı döndüm, Kızıl Vadi’ye akşam güneşi vurmuştu ve iki kare çekebildim. O fotoğrafı belge olarak kimse bir daha çekemez. Ben aşağıda, Peri Bacaları’nı ışıksız olarak ön planda çektim, arkada da kızıllık vardı ve eve gelirken kendimi 18 yaşında gibi hissediyordum. Çünkü harika bir iş yapmıştım. 68 yaşıma girdim ve ne zamana kadar devam ederim bilmiyorum ama makinem hep yanımdadır.
Kapadokya’nın yeri benim için o kadar özel ki, tatillerde giderken yolda gördüğüm bulutlar bile farklı gelirdi. Turizm o zamanlar bu kadar gelişkin değildi ve hiç unutmam, Kosta isminde bir rehber gelirdi, bizler de eşeklerimizi alır oraya giderdik. Eşeklerle yola devam turistler Güvercinlik Vadisi’ni fotoğraflardı. Biz de harçlığımız çıksın diye küçük, antik, örme para keselerini onlara satardık, şimdi onların değerlerini anladığım için üzüntüyle hatırlarım. Ev pansiyonculuğu olduğu için gelen konuklar da halkla iç içe olurlardı. Bizim fotoğraflarımızı çektikleri zaman da, ülkelerinden posta ile bize gönderirlerdi.”
“Bize peri bacası tohumu verin de, Ankara’ya ekelim”
Tahir Uzun, unutamadığı Kapadokya anılarını tarihe not düşmek istiyor. Kapadokya’nın doğal ve coğrafi güzelliklerinin yanı sıra kültürel ve sosyal yapısıyla da ilgilenen Uzun, mübadele dönemine ve çocukluğuna dair şunları kaydediyor:
“Çocukluğumuz, bölge hikâyeleriyle geçti. 1924 yılındaki mübadeleyle birlikte üzüntüler, acılar, hikâyeler bırakılmış. Ben bunları yazmak istiyorum. Böylece yörenin hikâyeleri bir belgesel için de alt yapı oluşturabilir diye düşünüyorum. Aksi hâlde unutulup gidiyor. Sinasos köyü var mesela, buradaki yedi mahalleden altısında Rumlar yaşardı. 3500 nüfuslu bu kasaba, İstanbul’a yerleşen Rumların geldikleri zaman yatırım yapmasıyla çok güzel bir belde özelliği almış. İstanbul’da gördükleri taş ve demir işçiliklerini Mustafapaşa’da yapmışlar. Şu anda da Yunanistan’dan gelen mübadiller yaşıyor.
Ben beş yaşındayken, belediye başkanlığı yapan babamın yanına Ankara’dan mühendisler gelir, bizim evimizde kalırlardı. Bir gün biri bana dedi ki, ‘Bize peri bacası tohumu verin de, Ankara’ya ekelim.’ Ben o zamana kadar Kapadokya’dan çıkmadığım için her yerin arazisini böyle sanıyordum. ‘Ne demek, orada yok mu?’ diye düşünüyordum. Hatırladıkça tebessüm ederim. Çocukluğumun geçtiği 1963 yılına kadar, evimizden Avonos, Göreme ve Erciyer Dağı görünürdü. Saatimiz ve meteorolojimiz dağdı. Bulutlandığı zaman soğuğun ve karın geldiğini anlardık. Ramazan’da Erciyes’ten güneş gidince ‘iftarı açarız’ derdik. Yağmur yağdığı zaman, bizim orası Mardin evleri gibi kademe kademe olduğundan herkes dama çıkar ve birbirini görürdü. Yağmur çok yağarsa, yağmur içeri sızmasın diye dam yuvarlağı ile damların üstündeki çorak toprağı sertleştirirdik. Bazı yerlerde bu işleme ‘loğ’ derler. Enterasan bir hayatımız vardı, onları hatırlıyorum. Görevimiz iz bırakmak olduğu için tüm bu hikâyeleri yazmak istiyorum. Sonraki yıllarda Cemalettin İrken, TRT’ye “Anadolu’nun Gözleri” isimli bir belgesel yaptı. Kapadokya bölümünde beni de çektiler, güzel bir anıydı. Ben Kapadokya’da balonların videosunu da çekiyorum. Gittiğiniz zaman, sizi buna mecbur bırakır Kapadokya…”