Haber gazetecinin namusudur!

Mehmet Necati GÜNGÖR

Gazetecilik mesleğine adım atarken, bir meslek büyüğümüzün sözleri hiç, ama hiç aklımdan çıkmadı.
Meslek büyüğümüzün adı İsmail Oğuz idi….
Erzurum’da yayımlanan Hür Söz gazetesinin genel yayın müdürü idi.
Çoktan merhum olmuştur. Kendisine rahmet diliyorum.
Mesleğe adım atan genç gazetecilere öğüdü şuydu:
“Haber gazetecinin namusudur!”
“Sakın ola ki, yazdığınız haber ve yazılara duygularınızı, tercihlerinizi katmayasınız.”
“Herhangi bir fikrin veya partinin sempatizanı olabilirsiniz. Ama, yazılarınızda ve haberlerinizde doğruluk ve tarafsızlık ilkesine sahip çıkmazsanız, yaptığınız iş gazetecilik değil, başka bir iştir. Bunu yapamayacaksanız, bu mesleği daha ilk adımınızda kirletmeyin.”
Son cümlesi çok ağırdı:
“Kasıtlı haber yapmakla namusunu satmak arasında hiç bir fark yoktur!.”
İşte, basın ahlâkının Anayasası diyebileceğimiz özlü sözler.
İsmail Oğuz ağabeyimize tekrar tekrar rahmetler diliyoruz.
Çok şükür, bu öğütlerden milim sapmamız olmadı.
Buraya nereden geldik?
İbretle izlediğimiz Mansur Yavaş hadisesinden.
Çocuk istismarından, her türlü sahtekârlığa imza atmış bir sefilin iftirasıyla rakibinden birkaç puan önde olan Ankara adayı Mansur Yavaş’a kurulan siyasi tuzağın failleri ve bu tuzağa mesleklerini alet eden veyl mahlûklara söylenecek söz bulamıyorum.
Yavaş’a iftiralar çok üst perdelerden atıldı ve bütün gazete ve kanalların manşetinde bu sözler yer aldı.
Çünkü, medyanın kontrolü o iftirayı kullananların elindeydi.
Sıra savunmaya geldiğinde, Mansur Yavaş’ın sözlerine tek dakika, tek satır ayırmadılar.
Yavaş’ın savunması bir-iki kanal ve gazete ile sınırlı kaldı.
Bu mudur gazetecilik ahlâkı?
Siyasi ahlâktan söz edecek değiliz. Zira, o ahlâk çoktan iflas masasında, yerlerde sürünüyor.
Bu ülkede hukuk, Mansur Yavaş üzerinden bir kere tartışma konusu haline geliyor.
Çok yazık!
Baksanıza, Avrupa Birliği bile bu yüzden müzakereleri kesmeye hazırlanıyor.
Avrupa Birliği hayalimiz de suya düştü.
Varlık kuyruklarından, Varlık Fonu’muzu satacak noktaya geldiysek; bütün bunlar nereye doğru savrulduğumuzu anlatmıyor mu?