Harika Genç, “Radyo Günlerinde Çocuk Saati” kitabını yazdı -2

“Eğer Köy Enstitüleri olsaydı, Türkiye dünyada bir güneş gibi parlayacaktı”

Ankara Radyosu’nun “Çocuk Saati” isimli programına 1949 yılında başlayarak, 1957’ye kadar tanıklık eden Harika Genç, o yılların radyoculuğunu ve Ankara’sını anlattığı “Radyo Günlerinde Çocuk Saati” isimli kitabıyla önemli bir tarihe ışık tutuyor. Genç, anılarını ve kitabını 24 Saat gazetesi için anlatıyor. Röportajımızın ikinci kısmı…

SULTAN YAVUZ- Harika Genç, 1949 yılında 11 yaşındayken Ankara Radyosu’nun “Çocuk Kulübü” isimli programına katıldığında, radyo kurulalı 12 yıl omuştur ve makara teypler kullanılmaktadır. Genç, kitabı yazmaya karar verdiğinde “Fotoğraf bulabilir miyim acaba?” umuduyla radyoya gidecek ancak radyonun o zamanki müdürü, ellerinde o döneme ait hiçbir dokümanın bulunmadığını söyler ve Genç’teki fotoğraflardan da rica ettiğini belirtir. Buna çok içerleyen Genç, “O zaman içimdeki yazma duygusu güçlendi. Darbe dönemlerinde tüm belgeleri yok etmişler. Mesela 27 Mayıs darbesinde makara teypleri hep koridorlardan topladıklarını söylüyorlar. Yitik bir dönem, kaydı yok ne yazık ki… Ben de aklımda kalanları topladım ve bir belge bırakmak istedim” diyor.
Merhum gazeteci Fikret Otyam’ın kardeşi merhum Nedim Otyam’ı hatırlayan Genç, ölmeden iki yıl önce kendisiyle görüştüğünü anlatıyor. Genç bu olayı da şu sözlerle ifade ediyor:
“Ben hem Nedim Abi hem de Ayşe Abla ile sonradan tanıştım. Önce Fikret Otyam’a ulaştım ve abisini aradığımı söyledim. ‘Çocuk Radyosu’nu kuran Nedim Bey, abiniz miydi?’ dedim. ‘Tabii ben de 1941 yılında Atatürk Lisesi’ndeyken, beni de almıştı koroya’ deyince, hemen telefonunu aldım. Telefonda adımı söyleyince, ‘Harika Hanım, harika bir iş yaptınız’ dedi. Nedim Abi çok değerli bir müzik adamıydı ve ben de kitaba belli parçalarının resimlerini koydum. Tabii o dönem ben Amerika’ya gidip geliyordum, bir gelişimde Burak Sergen’in annesi Serap Sezer bana Nedim Abi’yi kaybettiğimizi söyleyince, taziye ziyaretinde Fikret Otyam’a, Nedim Abi vefat etmeseydi, birlikte kitap hazırlayacağımı söyledim. O da ‘Siz hazırlayın’ dedi.
Daha sonra Adalet Ağaoğlu’nun kardeşi olan Ayhan Sümer’in Kızılay’daki mağazasına gitmiştim. Onunla da konuşunca, ‘Neden siz yazmıyorsunuz?’ dedi ve bu iki cümle de sanki yerine getirmem gereken bu misyonu bana yükledi diyebilirim. Ben de elimde olanları toparladım ve yazdım ama yayına vermem gecikti. Şimdi o dönem olanların neredeyse çoğu öldü. Tunç Karacehennem, Ejder Işık… Hepsini kaybettik.”
“Köy Enstitüleri ile Çocuk Saati’nin yetiştirme tarzları arasında çok benzerlik bulurum”
“Çocuk Saati” programının olduğu yıllarda internetin, akıllı telefonların ve televizyonun olmadığını, tek sesli yayının radyo olduğunu vurgulayan Genç, o yıllarda radyonun önemini şu sözlerle anlatıyor:
“Mesela 1940’lı yılllarda savaş döneminde biz ülke olarak girmedik ama savaşı yaşadık. O radyo gazetesini annem ve babam can kulağıyla dinlerdi, siyah stor perdelerimiz ışıklandırması olmayan Etlik’te bile çekilirdi. ‘Pasif korunma’ diyorlardı. O yıllar belki yokluk yıllarıydı ama Atatürk sayesinde herşey yeni yeni düzeliyordu, Köy Enstitüleri’nin açılışı gibi… Fakat bu kurumların kapanması çok kötü oldu. Toprak ağasının ‘Bu gençler bu kadar donanımlı olurlarsa ben nasıl söz geçireceğim?’ demesi, dönemin başbakanının da aynı sözleri söylemesi… Güç güdülen entelektüel bir zümre yetişecek yani. Gerçekten de o kadar mükemmel yetişiyorlardı ki, benim çocuğum Köy Enstitülü bir öğretmen ile bir yıl okumuştu, donanımına bayılmıştım.
Bir kere orada yetişen herkes bir enstrüman çalabiliyordu, ellerinden marangozluk da geliyordu; kızlar hem tüm dünya klasiklerini okuyor hem de süt sağmayı, dikiş dikmeyi biliyorlardı. Öyle bir öğretmenin köye gittiğini düşünün, Köy Enstitüleri içimde hep bir uktedir. Eğer onlar olsaydı, Türkiye dünyada bir güneş gibi parlayacaktı. Ben Köy Enstitüleri ile Çocuk Saati’nin yetiştirme tarzları arasında çok benzerlik bulurum. Çocuk Saati tüm dünya klasiklerini oyunlaştırdı. Masallardan başlayıp, Polyanna, Tom Sawyer’ı öğrendi çocuklar. Bakın, o dönemin çocukları çok kültürlüdür, ben liseyi bitirdikten 22 yıl sonra sınava çalışmadan üniversiteyi kazandım. O dönemki öğretmenlerin hepsi elitti…”
“Radyo dinleyicisi masalları sahiciymiş gibi dinliyordu”
Genç, “Ayşe Abla”nın masalları teatral bir şekilde aktardığını ve bu nedenle radyo dinleyicilerinin de masalları sahiciymiş gibi dinladiklerini belirtiyor. Söz konusu programların bilgi verici olduğunu da sözlerine ekleyen Genç, “Guu guk, guu guuk diye başlayan program müziğini Baba Mozart yazmıştır; ‘Oyuncaklar Senfonisi’ fakat çevremde klasik müzikle ilgilenenler dâhil bunu bilmiyordu. Ayşe Abla bunu takdim ederken doğrusunu söylerdi, işte şimdiki çocuklara o dönemi anlatmak istedim, öğrensinler, köklerini bilsinler” diyor.
Radyoda çalışan çocuklara cep harçlığı da verildiğini belirten Genç, “Mesela bir mühendis 300 lira alıyorsa, bize 40 lira verilirdi ve çok sevinirdik, emeğimizin karşılığı diye… Hele bordro imzalamak çok hoşumuza giderdi” diye ifade ediyor. Radyonun herşeyi öğrettiğini kaydeden Genç, özellikle çocuklara dil ve kültür açısından çok şey kazandırdığını ve Ayşe Onat’ın canlandırdığı Polyanna karakterine tüm dinleyicilerin ağladığını belirtiyor. Kartal Tibet gibi çoğu kişinin burada yetiştikten sonra tiyatrocu olduğunu dile getiren Genç, “Orada yetişen çocuklar zaten okulların seçilmiş öğrencileriydi ve hayatta da başarıları yüksek oldu. Hem öğrendiler hem öğrettiler” diyor.
Radyodaki ilk reklamları Süha Arın’ın yaptığını belirten Genç, kardeşi Süreyya’nın da reklamları seslendirdiği bilgisini veriyor.
“Çocuklar Türkçeyi bozuk biliyor”
Geçmişle kıyaslandığında bugünün çocuklarının Türkçeyi iyi konuşamadıklarını üzüntüyle ifade eden Genç, “Koskoca doktorlar bile ‘Musmutlu’ yıllar yazıyor sosyal medyada. Vaka kelimesine, vakağ diyorlar, bir sürü dil kursu var, neden çocuklar faydalanmasın? Okulda Osmanlıca yerine fen ve matematiğe yoğunlaşsınlar. Diksiyon dersi konulsun. Bu kadar geriye dönüş olmamalı, biz örnek gösterilen bir ülkeydik. Atatürk’ün getirdiği yenilikler devam etseydi, Köy Enstitüleri kapanmasaydı, ülke bu hâle gelmeyecekti” diyor.
Kitabının bir anı kitabı olmadığını vurgulayan Harika Genç, unutulmuş ve tarihten silinmiş bir radyo dönemini özet halinde yazdığını belirtiyor. Genç şunları söylüyor:
“Konu, Çocuk Kulübü’nün kuruluşu ve 1960 yılına kadar olan süreç. Bu süreç önemliydi ve unutulmasın istedim. O günleri hatırlatabildiğim insanlar da var, yeni kuşak belki bir tairh kitabı gibi görebilir ama hayatta olanlar okurken çok farklı bir tat alabilirler. Ben şu mesajı vermek istiyorum, çocuklarımızın eğitiminde dil bilgisi ve diksiyona lütfen önem verilsin, bu çocuklar ziyan olmasın…”