“Johnson Mektubu” ABD ne zaman dostumuz oldu? (2)

Utku ŞENSOY

Başbakan İsmet İnönü, ABD Başkanı Johnson’ un 5 Haziran 1964 yılındaki mektubuna 13 Haziran’da cevap verdi.
1) Mektubun “gerek yazılış tarzı, gerek içeriği”, Amerika’nın Türkiye gibi bir müttefiki için “hayal kırıcı” olmuştur.
2) Bu son teşebbüsle, 1963 sonundan beri Kıbrıs’a askeri müdahale ihtiyacı dördüncüdür. Ve Türkiye bu işin başından beri Amerika ile danışma halinde bulunmuştur.
3) Kıbrıs Rum hükümeti açıkça silahlanmaya başlamış, Anayasa dışı faaliyetlere girişmiş, Türklere karşı “zulmünü” artırmış ve bütün bunlar Yunanistan tarafından, kendisinin imzaladığı milletlerarası antlaşmalara aykırı olduğu halde, desteklenmiş, lakin Türkiye’nin bütün uyarmalarına rağmen Amerika bir şey yapmamıştır.
4) Birbirine karşı antlaşmalardan doğan zorunluluklarını, yükümlülüklerini istediği zaman reddeden devletlerarasında bir ittifaktan söz edilebilir mi?
5) “NATO müttefiklerinden herhangi birine yapılacak saldırı, saldırgan tarafından doğal olarak daima haklı gösterilmeye çalışılacaktır. NATO’nun bünyesin saldırganın iddialarına kapılacak kadar zayıf ise, gerçekten tedaviye muhtaç demektir.”
6) Türkiye’nin anlayışına göre, NATO, saldırıya uğrayan bir üyeye derhal yardımı mecburi kılmaktadır. Üyelerin takdirine bırakılan husus, yardımın mahiyeti ve genişliğidir.
Johnson mektubu kamuoyundan gizleniyor
Bu olaydan bir buçuk yıl önce 16-28 Ekim 1962’de Küba Krizi yaşanmış, krizin aşılması için ABD-SSCB arasındaki gizli bir anlaşmayla Ankara harcanmıştı. ABD karşısında askeri, ekonomik ve diplomatik gücünü bu krizde ispatlayan SSCB’yi bir kez daha karşısına almak istemeyen Johnson, 5 Haziran 1964’te İnönü’ye bu tehdit dolu mektubunu yazmıştı.
Bu mektup başta İnönü olmak üzere dönemin Türk siyasilerinin ve politikacılarının ağırına gitmesine rağmen fevri hareket edilmeyip, Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda davranılır.
Johnson mektubu yaklaşık bir buçuk yıl kamuoyundan gizlendi. Türkiye’nin Kıbrıs’ta süren katliamlara ve soykırıma müdahalesini on yıl geciktirdi. Türkiye medyası mektubun farkına vardı ancak uzun bir süre içeriğine ulaşamadı. Dönemin lider gazetelerinden Cumhuriyet “Johnson, İnönü’yü Washington’a davet etti” ve Milliyet de “İnönü ABD’ye davet olundu” manşetleri ile mektubun gelişini Türk kamuoyuna duyurdular. İnönü, Başkan Johnson’un mektubundan iki hafta sonra daveti kabul edip, 21 Haziran’da Washington’a gitti. Johnson, mektubunun kötü etkisini silmek için Başbakan İnönü’ye seyahatinde kendi özel uçağını tahsis etti.
İnönü Hükümeti’nin düşmesi ve Demirel Hükümeti’nin işbaşına gelmesinin ardından, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Parker Hart, “ABD çıkarmaya engel olmadı, Türkiye’ye sadece tavsiyede bulunuldu” açıklaması yaptı.
Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin mektubun yayınlanmasının doğru olacağı düşüncesi ile girişimler başlattı. Abdi İpekçi’nin makalesinde yazdığı “… Johnson, Türkiye’nin Kıbrıs’a yapacağı bir müdahalede NATO için verilmiş silahları ve NATO’ya ayrılmış birlikleri kullanamayacağını hatırlatmıştır. Asıl önemlisi Türkiye’nin yapacağı bir harekât karşısına Sovyet Rusya çıkarsa, NATO’nun böyle bir Rus müdahalesini NATO’ya yapılmış addetmeyebileceğini, yani bu durumda Türkiye’nin yalnız kalabileceğini bildirmiştir…” satırları konunun ciddiyetinin ortaya çıkmasını hızlandırdı.
Bu tartışmalar arasında 13 Ocak 1966’da, Johnson’un mektubunun gönderilişinden bir yıl yedi ay sonra mektup bir şekilde Türk basınına sızdırıldı.
Bu mektubun içindeki önemli unsurlardan biri de “ABD’nin, olası bir Kıbrıs harekâtında NATO ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni toplantıya acilen çağıracağı” mesajıydı. Johnson açıkça Türkiye’yi, “Eğer harekâttan vazgeçmezseniz ben, NATO’yu ve BM Güvenlik Konseyini toplantıya çağırırım” sözleri ile tehdit etmişti.
1963’te Kıbrıs’a neden asker çıkaramadık?
1947’de imzalanan Türk-Amerikan Yardım Anlaşması (Marshall Planı) içinde yer alan askeri hibe programı uygulanırken özellikle Türkiye’deki uçak yapımı dahil tüm askeri araç gereç ve silah üreten tesislerin kapatılması şartı getirilmişti!
Bunun sonucu 6 Ekim 1926’da Atatürk tarafından Kayseri’de kurulan uçak fabrikası 1952’de, uçak motoru imal fabrikası da 1954’te kapatıldı. Amerikan uçakları Türkiye’ye gelmeye başladıklarında, Türk yapımı ve İkinci Dünya Savaşı döneminde tahıl, hammadde ve ham maden karşılığında Almanya’dan gönderilen tüm mevcut uçaklar da o zamanki adı Kayseri Askeri Havalimanı olan, günümüz Kayseri Hava İkmal Bakım Merkez Komutanlığı arazisi içine gömüldü. Bu nedenle de Kıbrıs olaylarının başladığı 1963’te Türk Hava Kuvvetleri’nin bütün gücü sadece ABD yapımı uçaklardan oluşmaktaydı.
İşte bazı çevrelerin yere göğe sığdıramadığı Stratejik ortağımızla bundan tam 54 yıl önce yine bir Haziran ayında bunları yaşadık. Yakın tarihimizde cereyan eden bu gerçekler ışığında ABD’nin Türkiye’nin dostu olup olmadığı konusundaki yargılamayı ise yurttaşların hür iradesine bırakıyoruz.