Kadri Kalaycıoğlu; “hayatımın en mutlu anı trende Atatürk’ü görmemdir”

Taner DEDEOĞLU

Cumhuriyetin ilk yıllarında başkentte dünyaya geldi, çocukluğu savaş yıllarında geçti, kendi yaptığı oyuncaklarla oynadı, meyveyi dalından, sebzeyi bahçeden yedi, fedakâr ve çalışkan cumhuriyet gençliği olarak büyüdü, bu gün Emekli Yüksek Mühendis Mimar Kadri Kalaycıoğlu’nun asra yaklaşan anıları ile Zaman Tüneline giriyoruz.
Ankara, nüfusu kırk bin dolayında genç Türkiye Cumhuriyetinin Başkentidir. Kale merkezli düşünüldüğünde, bugünkü; Sağlık Bakanlığından, Kurtuluş ve Cebeci tren istasyonları, Dikimevi, Abidinpaşa Köşkü, Dörtyol Ağzı, Altındağ,  Hipodrom ve Garı çevreleyen bir daire içi kadardır. Yerleşimin merkezi sayılan Samanpazarında, Aslanhane Camii karşısındaki Oluk Sokakta, Hamza Bey ve Remiye Hanımın ikinci çocukları, Yüksek Mühendis Mimar Kadri Kalaycıoğlu da 16 Temmuz 1927 de dünyaya gelir. Kalaycıoğlu, çocukluğunun Ankara’sının gelecek nesiller tarafından da bilinmesi için yaşadıklarını kendi çizimleriyle bir kitapta toplamaya başlamış. Kalaycıoğlu bu çalışmasını şöyle anlatıyor:
“Çok güzel geçen, anılarla dolu çocukluk dönemimi daha sonra eğitimini aldığım mimarlığım ile birleştirerek çalışmaya başladım. 1930-40 yılların Ankara’sını anlatıyorum, o günlerden kalan fotoğraf olmadığı için ben de bunları resmettim, buyurun başlayalım;
ÇAMAŞIR GÜNLERİ
Şehir içindeki dört çeşme içme ihtiyacı için kullanılırdı, çamaşır yıkamak için de yaz aylarında Hatip Çayına gidilirdi.  Hatip Çayı, Mamak yönünden gelir, kale altından geçerek Dışkapı istikametine devam ederdi, etrafında bahçeler vardı. Beş-altı hanım aralarında anlaşır, çamaşır günü belirler, buna göre de kazanlar, çamaşırlar, tokaçlar, çamaşır kili ve diğer ihtiyaçlar eşeklere yüklenir, sabah erken saatte çocuklarla beraber yola çıkılırdı. Burada yer seçimi de çok önemliydi, akarsudan su kolay alınamadığı için durgun su olan yere düzen kurulurdu.
Killi su içindeki çamaşırlar kazanlarda kaynatılır daha sonra tokaçlarla bir taş üzerinde dövülür ve durulandıktan sonra da çevredeki çalı dallarında kurumaya bırakılır akşama doğru da toplanılırdı. Anneleri yoran bu günler, çocuklar için doğada geçen mutlu birgün daha olarak anılarda yerini alırdı.”
KIŞLIK ERZAK
Kadri Kalaycıoğlu yiyeceklerin yaz aylarından kışa saklanması için yapılan çalışmaları da şöyle anlatıyor:
“Yaz meyvesi üzümün tüketilemeyen bir kısmı kurutulurdu ama önemli bir kısmı da pekmez yapılırdı. Hem besleyici özelliği hem saklanabilmesi, hem de kış aylarında sofraya çeşit katması için pekmez yapımı teknede üzüm ezme ile başlardı. Üzüm ayakla ezileceği için, tekneye girecekler önce ayaklarını yıkardı. Ezilen üzümden çıkan şıra kazanlara alınır, pekmez toprağı katılır ve fermente olması beklenilirdi. Ateşe konulan tavadaki şıra ağır ağır kaynamaya bırakılır, üzerinde oluşan köpük alınır ve şıranın iyice yoğunlaşması sağlanırdı. Bir hafta kadar süren pekmez yapımının biz çocuklar için en güzel yanı, kazandibi sıyırmaktı. Anneler pekmezlerini küplere doldururken, kaynayarak dibe çöken ve karamelize olan kısmı da çocuklar sıyırırdı.
PASTIRMA YAZI
Büyük aileler sucuk-pastırma gibi kışlık yiyecekleri birlikte yaparlardı. Aile sayısına göre bir miktar belirlenir buna göre et gövde olarak alınır- genelde dana eti olurdu- el makinasında kıyma yapılır,  baharatları katılır elbirliğiyle bağırsaklara doldurulurdu.  Bu aşamada çocukların görevi de dolan bağırsaklar üzerine iğne ile delik delmekti. Sucuk buradan hava alarak daha çabuk kurur böylece de daha uzun ömürlü olurdu. Dananın pastırma olacak bölümü de etin içindeki suyu bırakması için üzerine ağırlık konularak bir süre bekletilir daha sonra da hava almayacak şekilde her tarafı çemene bulanırdı. Pastırma ve sucuk, etrafı ahşap kafesle çevrili özel yere asılarak kurumaya bırakılırdı.
Sucuk-pastırma sonbahar yaşanmaya başladığı günlerde yapılırdı. Artık kış geldi denilirkenbirden güneş ısıtmaya başlar, oluşan sıcak hava ile de bu malzemeler kururdu ki bu döneme de ‘Pastırma Yazı’ denilirdi…”
BAĞDA MİSAFİR AĞIRLAMA
Kadri Kalaycıoğlu yaz aylarında, Ankara bağlarındaki misafir ağırlanmasını da şöyle anlatıyor: “Önce mangalda pişen kahve içilir ardından da meyve ikram edilirdi. Yaygınlaşmasından sonra da gramofon bu sohbet ortamının başmisafiri oldu. Refik Başaran’ın taş plaklarının çalındığı toplantılarda, o günlerde hala tazeliğini koruyan savaşlara yazılmış-Yemen Türküsü gibi- ağıtlarda gözleri yaşartırdı.”
Babasının görevi nedeniyle 1934 yılında İzmit’e giden Kadri Kalaycıoğlu bu dönemi de şöyle anlatıyor:
 İZMİT GÜNLERİ
“Babam İstiklâl Harbi sırasında orduya un veren fabrikada çalışmış, daha sonra da Maliye Vekâletine geçmişti burada da İzmit’e atandı.
İzmit benim ufkumu açtı, sanki Avrupa’ya gitmiş gibi oldum, trenle seyahat ettim, denizi, gemileri gördüm. Halkı, Anadolu halkından çok farklı daha görgülü, konuşması daha düzgün, birinci Dünya Savaşında Avrupa’dan gelen göçmenlerin çoğunlukta olduğu bir yer, İzmit.İstanbul’a çok yakın, 60 kuruşa ‘Tenezzüh Treni’ ile sabah gidip akşam dönülebilen bir uzaklık.Ahşap ‘yalı baskısı’ tarzında yapılmış evlerin hemen hepsi yamaçta, yani hepsi deniz görüyor.
OKUTMAN-ÖĞRETMEN
Birinci sınıfa burada Akçakoca İlkokulunda başladım. Muallim Cavit Bey’in öğrencisiyim. Muallim Cavit bir gün ‘bundan sonra bana Okutmanım diyeceksiniz’ dedi, biz de okutmanım demeye başladık. Fakat diğer öğrenciler ‘öğretmenim’ diyor, bunu ilettik amao hep, ‘siz bana okutmanım’ diyeceksiniz emrini tekrar etti…Sonradan anladık ki, bu iki isim ortaya atılmış, hangisi benimsenirse o kalsın denilmiş, daha sonra biz de ‘öğretmenim’ demeye başladık.
Buradan aklımda kalan bir olay da sıraları temizlememiz oldu. Okul sıraları hor kullanılmıştı, bizlere kırık cam parçaları verdiler, bizonlarla sıraları kazıyarak pırıl pırıl yapmıştık.”
ATATÜRK’Ü GÖRDÜM
Tatillerde trenle Ankara’ya giden Kadri Kalaycıoğlu, 1936 yılındaki unutamadığı seyahati de şöyle anlatıyor:
“O gün tren çok yavaş ilerliyor, hiç durmadığı istasyonlarda bile bekliyordu. Eskişehir’e geldik,  istasyonda tren yavaş yavaş ilerliyordu ben de penceredeyim, bir anda Atatürk’ü gördüm. Hava kararmıştı,  Atamız, birkaç metre ilerimde, ışıkları yanan özel vagonunda oturuyordu, üzerinde baklava dilimli açık yeşil süveteri vardı…
Atamız İstanbul’a gidiyormuş, trendeki gecikme de bu önemli yolcudan dolayıymış. Zaten bundan sonra ancak Atatürk’ün cenazesi geldi Ankara’ya. Dolmabahçe’de yaşama veda eden Atamızın cenazesion gün sonra donanma ile İzmit’e geldi, buradan trene konularak Ankara’ya geçici kabrine getirildi. O gün bütün şehir istasyondaydı, biz de okul olarak geldik, Atamızın naaşı trene konuldu ve Ankara’ya yola çıktı.
Bulgaristan göçmeni bir müzik öğretmenimiz vardı, ‘Başımızda sen varsın- İsterse gün kararsın- Bize mutlu Atatürk ‘diye bir şarkı öğretmişti, sürekli söylerdik.
İzmit’teki birçok anımdan ilginç olduğunu düşündüğüm hafta sonu kahvaltılarını da anlatayım; o zamanlarhafta sonu tatili Cuma günüydü, tatilde yakın aileler arasında bu günkü ‘Brunch’ gibi kahvaltılar düzenlenirdi. Güzel havalarda, herkesin çeşitli yiyecekler yaparak katıldığı evlerin bahçelerindeki kahvaltıların ayrı bir lezzeti vardı.
Ayrıca kiraz bahçelerine de geziler yapılırdı.  Burada kiraz, kiloyla değil ağaç olarak alınırdı. Yarımca kiraz ağacına çıkardık, yiyebildiğimizi yer geri kalanını da toplar gelirdik.
Benden iki yaş büyük olan ağabeyim ilkokulu bitirdi, İzmit’te ortaokul olmadığı için, Ankara’ya dedemin yanına geldi, Kurtuluş Birinci Ortaokuluna kaydoldu.  Bir yıl sonra da babamın atanması ilebiz de Ankara’ya geldik, beşinci sınıfın son dönemini İltekin İlkokulunda tamamladım.”

DÖRDÜNCÜ ORTAOKUL
Genç Türkiye Cumhuriyetinin başkenti Ankara, dördüncü Ortaokuluna kavuşmuştur. Bugünkü adıyla Cebeci Ortaokulunun ilk öğrencilerinden olan Kadri Kalaycıoğlu 1939 yılındaki okulu şöyle anlatıyor:
“Değişik bir sıra düzeni vardı, öndeki öğrencinin açılır-kapanır sandalyesi,arkadaki öğrencinin masasına ilişikti.  Bu ilginç oturma grubunu anlatan elde hiçbir belge olmadığı için, mimari çizimini yaptım ve okuluma hediye ettim.
İkinci Dünya Savaşının en şiddetli günlerinde, Almanya’nın Bulgaristan’ı işgali ve Ankara’ya da olası bir hava saldırısı bekleniyormuş. Okula birisi geldi ve ‘İperit’ Gazından söz etti, gazın tehlikelerini vurguladı ve korunma yöntemlerini anlattı. Öncelikle, dışarıdabombanın yan etkilerinden korunmak içinbahçelere, boş alanlaraherkes kendisi veya ailesi için sığınak kazdı. Kaleye ‘canavar düdüğü’ denilen cihaz yerleştirildi. Bomba atılması halinde,  canavar düdüğü çalacak, bunu duyan sığınaklara girecek ayrıca kapı ve pencerelere de ıslak halı-kilimler asılacaktı…

SAVAŞ GÜNLERİ
Yüksek tepelere ışıldaklar,uçaksavar topları konuldu, ışıldaklarla gece gökyüzünde uçak arandı. Hatta bir gün de canavar düdüğü çaldı, bizim uçaklar havadan kırmızı ve sarı tozlar attılar, insanlar bunlardan korunma tatbikatı yaptı…
Radyo savaşla ilgili haberleri veriyordu ama ‘Akşam Haberleri’ diye bir kuruşa satılan tek sayfalık gazete de saat 17 de çıkar ve alan doğru evine giderdi.
Ekmeğin karneye bağlandığı, şeker başta olmak üzere birçok gıda maddesinin karaborsaya düştüğü, ‘muhtekir’ denilen kötü niyetlilerin oluştuğu günleri yaşadık. Saman kâğıt denilen, sarı yapraklı defterlere kurşun kalemle yazar, işi bitince siler, defteri tekrar kullanır olduk. Kalemlerimiz tutulamayacak kadar küçülünce de onu kamış içine sokarak sonuna kadar kullandık.”
Yüksek Mühendis Mimar Kadri Kalaycıoğlu, 1942 yılında Sıhhıye’de yeni binasına taşınan Atatürk Lisesine kaydolur. Bu dönemde Türkocağı binasındaki Halkevlerinin, ‘Steno’ ve’Daktilo’ kurslarından sertifikalarını alan, ilk defa operayı, çeşitli tiyatro oyunlarını da bu sahnede izleyen, savaş yıllarında yoklular içinde büyüyen nesilden olan Kadri Kalaycıoğlu, genç Cumhuriyetin bekçilerinden birisi olarak yeni bir yaşama, çağdaş Türkiye yapısına bir taş koyabilmek için yüksek eğitime yönelir.
KADRİ KALAYCIOĞLU’NUN İSTANBUL TEKNİK ÜNİVERSİTESİ MİMARLI FAKÜLTESİ İLE BAŞLAYAN YAŞAM ÖYKÜSÜNÜ DE GELECEK HAFTA RÖPORTAJLAR KATEGORİSİNDE BULACAKSINIZ.