Kızılderili portrelerine ruh veren ressam

Kürşad Yılmaz: Kızılderililerden
öncelikle onurlu olmayı öğreniriz

Kürşad Yılmaz, 1978 yılından beri resim yapan ve son on yılda ağırlıklı olarak Kızılderili portrelerine yönelen bir ressam. Sahibi olduğu Kürşad Galeri’de resim derseleri de veren ve iki yıl Tüm Sanat Galerileri Derneği’nin başkanlığını yürüten Yılmaz, portrelerinde akrilik ve yağlıboyayı kullanarak, akrilik olanları grafiksel; yağlı boya olanlarını da gerçekçi tarzda çalışıyor. Son dönem puantilizme geçen Yılmaz, felsefelerini benimsediği Kızılderilileri ve Türkiye’de resim sanatı ile galericiliğin sorunlarını anlattı.

“Düşünceler oklar gibidir. Bir kere salıverildiler mi, gider hedefi vururlar. Onlara iyi sahip ol, bir gün hedef kendin olabilirsin.”
Kızılderili atasözü, Navajo Kabilesi

RÖPORTAJ / SULTAN YAVUZ – Soykırıma uğramış halklar arasında yer alan Kızılderililerden, sonradan yaptıkları film ve kitaplarla bir tür özür dileyen Amerikan anlayışı, 1980 kuşağının çocukları için tipik kovboy filmlerinde “kötü” olarak temsil edilirdi. Genelde kafatası avcısı ve yağmacı gösterilen Kızılderililer, silahıyla on ikiden nişan alan “kahraman” kovboy ya da şeriflerce öldürülürdü. Taraf, genellikle kovboydan ve onun kahramanlığı üzerinden seçilirdi. Yıllar içinde akademik çalışmalar yapıldıkça, “yeni” dile ve kültüre adapte olan Kızılderililer kimliklerini aradıkça, politik olarak soykırım, emperyalizm, asimilizasyon gibi kavramlar tartışıldıkça, sinemadaki temsiliyetleri de değişti. Artık doğa, onur, barış, bilgelik denildiğinde Kızılderili atasözleri ya da kültürü akla geliyor. Belki de zaman, hakikatı ortaya çıkarmakta geç de olsa başarılı bir öğretmen…
1960 yılında Kars’ta doğan ressam Kürşad Yılmaz da, çocukluğunda okuduğu Tommiks, Teksas, Tarkan gibi çizgi romanları, ablasıyla Pazar günleri Cebeci sinemasında izlediği kovboy filmleri sonrasında, arkadaşlarıyla değiş tokuş etmiş. Kovboyları sevse de, içten içe uğradıkları soykırımdan habersiz olarak Kızılderilileri hep çok sevmiş. Zaman içinde bu tarihe ve kültüre merak saran Yılmaz, okudukça daha çok etkilenmiş ve “Neden soykırıma uğrayan bir halkı resmetyeyim ki?” düşüncesiyle, Kızılderili portleri yapmaya başlamış. 10 yıldır bu tema etrafında resim yapan Yılmaz, bunun kendisi için bir misyon gibi olduğunu belirtiyor.
Memur bir aileye mensup olduğu için pek çok yeri dolaşan Yılmaz, Kars’ta, ilkokulda çok sevdiği çizgi roman kahramanlarını çizmeye başlamış. Ortaokulda Ankara’ya gelince, Demirlibahçe İlkokulu’nda yaptığı resimler beğenilmeye ve asılmaya başlamış. Lisede de resimleriyle dikkat çeken Yılmaz, öğretmenlerinin teşvikiyle resme asılmış. Liseden sonra Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu sınavlarını kazanarak İstanbul’a giden Yılmaz, babasının felç geçirmesi üzerine okulunu bırakıp Ankara’ya dönmüş. Bir yıl sonra babasını kaybeden ve çalışmak durumunda kalan Yılmaz, okulu bıraksa da, sanatını bırakmamış. TRT’ye giren ve oradan emekli olan Yılmaz, memuriyet yaparken de sabahları erken kalkalarak, geceleri çalışarak ya da tatillerini değerlendirerek resim yapmaya devam etmiş ve karma sergilere katılmış. Haber merkezinde olmanın avantajlarını kullandığını kaydeden Yılmaz, “Haberlerin sonunda benim sergilerimin verilmesi iyi oluyordu. Siyasi düşüncelerim zaman içinde kurumla örtüşmeyince, 2006 yılında resme yeniden dönmek üzere emekli oldum ve galerimi açtım. Galericilikte 12 yılımı bitiriyorum” diyor.
“Sanatçılar, yapısal olarak bu çürümüşlüğün içinde para kazanma derdine düştü”
Yılmaz, Türkiye’deki mevcut yapının bir yozlaşmayı beraberinde getirdiğini ve sanatın da sürekli kötüye gittiğini belirtiyor. Bu durumun, biraz da sanatçılardan kaynaklandığını ifade eden Yılmaz, bu durumu şu sözlerle anlatıyor,
“Sanatçılar yapısal olarak bu çürümüşlüğün içinde para kazanma derdine düştü. Ekonomik durum, insanların karakterlerini de ön plana çıkarmaya başladı. Egolar yükseldi, tablosunu nereye satabilirse o yöne doğru bir gidiş başladı. Bununla birlikte, Türkiye’de sanat galerilerinin bu ekonomik durumdan dolayı kapanması ya da para sahibi olan bazı ev hanımlarının bu piyasada sanat galerileri açmaları, sanatı bilmeyen, resmi tanımayan insanların sanatın içinde yer almasıyla çok farklı bir durum ortaya çıktı. Bundan yararlanmak isteyenler, açık artırmalarla müzayedeler düzenliyor. Aslında müzayede salonlarının kuruluş amacı, ölen ressamların eserlerinin satılmasıdır ancak bizde genç ve yaşayan ressamların eserleri de müzayedelerde satılıyor. Bu başlayınca galericiler yavaş yavaş geri planda kalmaya başladı. Bir galerinin ayakta kalabilmesi için finansmanının çok güçlü olması lazım. Eğer güçlü değilseniz, herkes müzayedelerden resim almaya başlıyor. Bildiğim galericiler bile müzayedeye gidip, resim satın alıp, galerisinde satmaya çalışıyrolar. Bu hoş değil…
Dünya literatürüne baktığınızda, hiç bir eski ressam, atölyelerinde ya da farklı mekanlarda sanatçı olmamışlardır ya da tanınmamışlardır. Mutlaka bir galeri vasıtasıyla öne çıkmışlardır. Van Gogh’tan Rembrandt’ın sergi açtığı yerlere, özel galerilere ve onların koeksiyonerlerine bakın… Sanatçılar ancak böyle ön plana çıkabilirler. Sizin sergi açtığınızda dört bin liraya sattığınız bir eseri, müzayedede 1500 liraya alabiliyorlar. Ayrıca piyasadaki amatör ressamlarla birlikte usta ressamların eserleri aynı müzayedede satılabiliyor. Çok iyi isim yapmış bir sanatçının eseri 10 bin liraya satılırken, diğerininki 50 bine satılabiliyor. Dolayısıyla, kim ressam, kim amatör, kim sanatçı birbirine giriyor.”
“Ankara’da koleksiyoner de kalmadı”
Galericiliğin koleksiyonerlerden bağımsız olmadığını ifade eden Yılmaz, resim sanatına dair sorunları anlatmaya devam ediyor,
“Bu çürümüşlüğün içinde çalıştaylar var diyebiliriz ama özellikle uluslararası çalıştaylar, resssamların birbirini tanıdığı ve neler yapılabildiğini görme yerleridir. Ancak biz öyle bir noktadayız ki, bir kaç ressam bulunuyor, belediyelerle anlaşılıyor ve bir tatil beldesinde bir gün içinde resim yapılıyor. O resimler, çalıştay sonunda sergileniyor ama siz atölyenizde çalıştığınız verimlilikte bir eser meydana getiremiyorsunuz. Hem resim hem de sanatçıda yozlaşma başlayınca, koleksiyonerler de geri çekilmeye başladı. Ankara’da doğru düzgün koleksiyoner kalmadı. Galericilerin koleksiyonerleri var ama bakıyorsunuz, onlar da zengin arkadaşları. Normalde koleksiyonerin dolaşması lazım, genç sanatçıları desteklemesi lazım ama ben hiç birini ortalıkta göremiyorum. Bir galeride sergi açılıyor, o koleksiyoner gidiyor ve mesela sergiden üç resim alıyor. Böyle bir anlayı kabul edilemez. Koleksiyoner satın almazsa, sanat ilerlemez ki…
Basında da destek adı altında, söyleşi ya da haber karşılığında resim istenebiliyor. Böyle bir saçmalık olamaz, her şeyin birbirine bağlı olduğu bir yozlaşma hâkim. Bu yüzden çözmek de imkansızlaşabiliyor. Bakıyorsunuz, üniversite hocaları yetenekli öğrencileri bir galericiye yönlendiriyor, altı yıllık bir sözleşme ile çocukları mahvediyorlar. Konuştuğumda, para kazanabildiklerini ama eserlerinin değer biçtikleri ücretin altında satıldığını öğreniyorum. ‘Gerçek sanatçı’ diyen insanların ve derneklerin el birliğiyle çözüm bulması gerekiyor. Ben kendi üyesi olduğum derneklere bakıyorum, yılda bir kez sergi yapmak bu meseleyi çözmez. Sanatçılar birbirleriyle, galericiler birbirleriyle küs. El ele verip çözüm bulmak kimsenin derdi değil gibi…”
“Galericinin formasyonu olması lazım”
Yılmaz, galericilerin mutlaka formasyonu olması gerektiğini, temsil yeteneğine sahip olmaları, sanat tarihini ve sanatı bilmeleri gerektiğinin altını çiziyor. Pek çok galerinin böyle olmadığına dikkat çeken Yılmaz, şunları söylüyor,
“Dermek başkanlığından ayrılma sebeplerimden biri de buydu; üye olmak isteyenlerin formasyonlarının uygun olup olmadığına bakıyordum. Yoldan her geçeni üye yapamazsınız, her derneğin bir çizgisi olmalı. Ben almadıkça üstüme geldiler ve bir yerde yalnız kalıyorsunuz. Mesela Kale’de bir oluşumumuz var. ‘Kürşat her şeye tepki gösteriyor’ denilebilir ama madem sanat icra ediyorsunuz, o halde iyiye doğru gitsin diye mücadele etmeniz lazım. Mesela Kale’deki antikacılık anlayışı, benim Zürih’te görüp hayranlık duyduğum bir antikacı gibi değil. Çok iyi parçaların arasında trilyonluk bir eser de var orada. Kale’de ise daha çok nineden, dededen kalma eserler toz içinde duruyor ve onların arasına modern resim de konuluyor. Bu etik değil, uygun değil, hoş da değil. ‘Düğün salonunda bile sergi açılabilir’ diyorlar. Ben katılmıyorum. Paris’te sokak ressamları var ama o farklı… Bir sergi yaptığınız zaman onun bir formatı var, ona uymak zorundasınız. İşte derneğin, vakfın ya da odanın galericilik anlayışında bir yaptırımı olmalıdır. Mesela butik galerileri de destekliyorum ama hem galerinin o formata uygun olması hem de galericinin o formasyona sahip olması koşuluyla. Yani bir galericiye, ‘Şu resim hangi tarzda?’ dediğinizde, onu bilmiyorsa, olmaz. Sanata gönül vermiş olan insanların bir ölçülerinin olması gerekiyor, ben de dâhil insanlar hadlerini bilmeli.”
“Soyut resim, sanatçının en son aşmasıdır”
Avrupa’dan farklı olarak, toplumsal açıdan resim sanatıyla geç tanışıldığını kaydeden Yılmaz, 1300’lü yıllarda Avrupa’daki saray resimlerinin muhteşem olduğuna, bu coğrafyanın ise resimle ancak 19. yüzyılın sonunda tanıştığına dikkat çekiyor. Yılmaz bu konuya dair de şunları ifade ediyor,
“Biz tam olarak resmi kavrayamadık. Mesela Rusya’daki bir sanatçıyı, Türkiye’deki bir sanatçıyla mukayese edemezsiniz. Onlar zaten sanatın içine doğuyorlar ve aldıkları harikulade eğitimle de bunu sürdürüyorlar. Bizde yetenekliyseniz, okul sadece diploma ve teori veriyor. Ben soyut resmin eğitimi olacağını düşünmüyorum. Soyut, bir ressamın dışa vurumudur, her şeyi tamamladıktan sonra, artık son noktada yapacağıdır. Benim galerime mezun olmuş bir çocuk geliyor ve sergi açmak istiyor. Çalışmaları soyut, bu da hocalarından kaynaklanıyor. Soyut resim yapmazlarsa, eğitimlerini tamamlayamazlar. Oysa siz vasfınıza göre yönlendirilmelisiniz ve tarzınız olmalı. Tarz da hemen kolayca bulunan bir şey değildir. Sen mezun oldun, önce tarzını bul, neler ortaya koyabildiğini görelim. Bizde taklit ve soyut mevcut ki galericiler de bunu destekliyor ne yazık ki…
“Ağaç keserken bile özür dileyen bir halktan bahsediyoruz”
Her ressamın belirli bir süre sonra bir temaya bağlandığının altını çizen Yılmaz, bu nedenle “at” denildiğinde, “gelincik” ya da “kuş” denildiğinde akla belli başlı ressamlar geldiğini ifade ediyor. Yılmaz neden Kızılderilileri yaptığını şöyle dile getiriyor,
“Sürekli at yaparsanız, kendinizi at gibi hissetmeyebilirsiniz ama Kızılderili yapınca durum farklı. Ben ilkokuldan beri çizgi romanlarla ve Kızılderililerle büyüdüm. Ablamla Pazar günleri Cebeci’deki 11:00 matinesine koşarak giderdik. Kovboyları severim ama Kızılderililer bize hep yanlış lanse edildi. Fakat ilginçtir ki hep Kızılderillerin tarafını tutardım. Sonraki yıllarda onlar hakkında okudukça, iyice bağlanmaya başladım. 10 yıldır onları çiziyorum ve sanki bir misyonu yerine getiriyormuşum gibi hissediyorum. Onlarla yatıp kalkıyorum diyebilirim. Okuyorum, izliyorum ya da bir Kızılderili ile tanışınca mutlu oluyorum. Şaman kültürüne bakınca, Orta Asya’daki Türklerle olan benzerlikler de ortaya çıkıyor tabi….Resmettikçe motif ve portreler iyice oturdu. Konusu ve teması da çok geniş zaten…
Ağaç keserken bile özür dileyen bir halktan bahsediyoruz… Onlara âşık olmamak mümkün değil, doğayı, hayvanı, taşı her şeyi seviyorlar. Yapmamak ayıp geldi ve sanırım ölünceye kadar Kızılderili portreleri yapacağım. Bir de onlardan öğrenmemiz gereken ilk şey onur. Onurları için savaşan bir halk ve her şeyin başında geliyor; bizde de en sonda yer alıyor ne yazık ki. Özellikle eski şeflerin fotoğraflarından yararlanarak portrelerimi çiziyorum. Bakmadan da çizebilirim ama önemli olan o ruhu verebilmek. Kızılderili fotoğrafına baktığınızda, ezilmişlik, öfke ve masumiyet görürsünüz. Eğer bunları kendi resminizde göremezseniz, iyi bir şey ortaya koyamamışsınızdır. Portrede asıl olan ruhtur. Yeni kayıt yaptıranlardan bazıları portre öğrenmek istediklerini söylerler ama soyuttan bir önceki aşamadır portre. Benim sıralamamda, natürmort, peyzaj, desen, portre ve soyut vardır.”
Kürşad Yılmaz, resim yapmanın sanatçıya öncelikle haz ve mutluluk verdiğini dile getirerek, kendi resimleriyle konuştuğunu söylüyor. Yılmaz, resim yapmaya ilişkin de şunları kaydediyor,
“Eskiden Kızılderili bir kadın resmi yapmıştım ve beyaz saçlarıyla, kemik şekliyle aynı babaannemdi. Oysa ben babaannemi değil, bir Kızılderili kadını resmetmiştim. Söylemek istediğim, resim yapmaya başlamadan önceki çıkış noktanızla, resmi bitirdikten sonraki ayrım. Yaptığım resmin bitiş noktası bana hep haz verir. Ayrıca sanat açısından bakınca da, her yaptığınız resimle geliştiğinizi farkediyorsunuz. Renklerle, dokularla, görsellikle onun geliştiğini gerçekten hissediyorsunuz. Bir önceki resme dönüp, onu düzeltme dürtüsü bile oluşuyor…”