“Klasik müzik yemekte dinlemek için yaratılmamıştır”

Ankara’nın Piyano Yıldızı: Cem Babacan

Hacettepe Devlet Konservatuvarı’ndan birincilikle mezun olan Ankaralı piyano virtüözü Cem Babacan ’ın müzikle tanışması, çocukluk yıllarında babasının dinlettiği klasik müzik ve caz ezgilerine dayanıyor. Hacettepe Devlet Konservatuarı’nı birincilikle bitirdikten sonra, yüksek lisansını tamamladığı Moskova Çaykovski Konservatuvavarı’ından “kırmızı diploma” ile mezun olan ve bugün 30 yaşında genç bir piyano virtüözü olarak tanınıyor. Babacan’ın pek çok uluslararası ödülü bulunuyor. Şiirsel bir tekniğe sahip olduğu vurgulanan Babacan, klasik müzik kariyerini ve müzik dışındaki hayatını 24 Saat Gazetesi’ne anlattı.

RÖPORTAJ SULTAN YAVUZ / ANKARA- Klasik müzik ile kariyer yolculuğu çocuk yaşta başlayan Ankaralı piyano virtüözü Cem Babacan, Avrupa başta olmak üzere uluslararası müzik arenasında adından söz ettirse de, Ankara’da yaşamayı tercih etmesiyle dikkat çekiyor. Müzikte başarı için disiplinli çalışmak gerektiğini vurgulayan Babacan, Türkiye’de de son dönemde gittikçe yaygınlaşan klasik müziğin yemek mekanlarında çalınmasını eleştirerek, “Klasik müzik yemekte, asansörde dinlemek için yaratılmamıştır” diyor.
Ankara’da 1988 yılında doğan Babacan, piyano başına erkenden geçmiş olmasına rağmen, eğitimindeki son yıllara değin disiplinli bir çalışma temposuna girmediğini belirtiyor. Bugün adından övgüyle bahsettiren Babacan, piyano çalmanın, kendisi için mutluluk tanımı olduğunu ifade ederek, “Çok severek çalıyordum ama buna bir de disiplinli bir çalışma eklenince her şey farklılaştı” diyor ve sanatta yetenek kadar çalışmanın da önemine işaret ediyor.
Yurtdışında eğitim ve konser deneyimine rağmen çok sevdiği için Ankara’da yaşamayı tercih ettiğini ifade eden Babacan, Ankara’nın kendisi için çok özel bir şehir olduğunu söylüyor. Cem Babacan, “Konser hazırlıklarımı, düşünsel hazırlığımı en iyi burada yapabiliyorum, Ankara’nın benim için anlamı çok büyük” diyor.
Babacan, Rusya’daki eğitime dair şunları söylüyor, “Ruslar çok disiplinli bir şekilde ve erken yaşta başlıyorlar müziğe. Bu sadece disiplinli çalışma meselesi de değil, çocuklara çok temelden bazı yüklemeler yapıyorlar. Oraya gittiğimde, kendi temelimi eksik bulduğum için ilk başlarda çok zorlandım ama zaman içinde çok çalışarak bu durumu değiştirdim. Bizdeki genel sanat eğitimi anlayışı ile oradaki çok farklı tabii… Müzisyen olmasa bile ortalama bir Rus insanı sanatı bilir, bir şekilde ilgilenir. Belki de Sovyet döneminden kalma bir alışkanlıktır.”
“KLASİK MÜZİK, ASANSÖRDE DİNLENMEK İÇİN YAZILMAMIŞTIR”
Klasik müziğe Türkiye’de yeterince ilgi duyulmadığını ve yaygın bir dinleyici kitlesi olmadığını belirten Babacan, cazın ve klasik müziğin genellikle “asansör müziği” ya da “yemek müziği” olarak algılandığını, oysa bu müzik türlerinin kendi dönemlerinde “popüler müzik” olduğunu şöyle anlatıyor:
“Klasik müzik, aslında 18. yüzyılın popüler müziğidir, fakat “klasik” ya da “pop” gibi ayrımlar, biraz da bu müziklerin CD’lerini satan işletmelerin stilleri sıralamak için yaptığı bir isimlendirme. Klasik müzik şu an popüler olmadığı için pop müzik var. Dünyada da klasik müzik dinleyicisi azaldı. Bu durumu değiştirmek için bazı icracılar, bazı popüler şarkıları klasik müzik formunda çalabiliyor. Bu belki yapılmalıdır ama benim müzik bakışıma uygun değil. Bir eserin orijinaline sadık kalınmalıdır ya da hiç yapılmamalıdır bence. Bu, Mona Lisa gibi ünlü bir tablonun daha fazla beğenilsin diye üstünde oynanması gibi…”
“MÜZİK YA KALİTELİDİR YA DA DEĞİLDİR”
Mekanlarda arka fon gibi caz ve klasik müzik çalınmasını hoş bulmadığını belirten Babacan, müzik dinlemenin kendisi için özel zaman ayrılması gereken bir etkinlik olduğunu dile getiriyor. Babacan, üstünde çalıştığı ya da çalışmak istediği eserleri defalarca dinlediğini ve bu esnada başka hiçbir işle meşgul olmadığını söylüyor.
Dışarıda ya da bir mekânda kendisini rahatsız eden müzik olduğunda, dinlememeye çalıştığını ifade eden Babacan, “Müzik ya kalitelidir ya da değildir” görüşünü savunuyor. Arabesk ve hip hop gibi türlerden pek hoşlanmadığını söyleyen Babacan, müzik anlayışını şu sözlerle anlatıyor: dile getiriyor,
“Hip hop ya da arabesk müziği bir kültür olarak görmüyorum çünkü bazı estetik gerçekler var. Bunlar da tartışılabilir elbette ama tarihten gelen, evrimimizle oluşmuş bazı durumlar var ve insan ırkı medenileşmeye doğru gidiyor. O yüzden ben her yeni müziğin o evrimi kavramasını, ona yeni bir şey katmasını ve orijinalliği de korumasını tercih ediyorum. Bunlar olmayınca sanat eserinin de bir esprisi olmuyor. Sanat sadece eğlence için değildir, genelde insanı düşündürmesi de gereken bir faaliyettir. Son dönemde popüler müziğin geldiği nokta ise daha çok eğlendirmeye yönelik. Çünkü insanlar zaten yoruluyor ve kafalarını dağıtmaya ihtiyaçları var ama gerçek sanat, kafayı dağıtmaz, bilakis toplatır. Daha çok toplatır.”
Film müzikleri dinlemekten keyif alan Babacan, rock müzik türünü de takip ettiğini aktararak, sevdiği rock grupları arasında “The Doors”’un olduğunu da belirtiyor.
“Klasik müzik halkla kaynaştırılamadı”
Cumhuriyet sonrası süreçte, klasik müziğin halkla çok kaynaştırılamadığını da ifade eden Babacan, Avrupa’ya kıyasla sanatsal devrimini geç yapmış olanan Rusya ile Türkiye’yi karşılaştırıyor. Babacan, Rusya’daki izlenimlerinden yola çıkarak şunları söylüyor,
“Avrupa’da 1400’lü yıllarda sanat alanında yapılanlar, Rusya’da ancak 1800’lü yıllarda ortaya çıkıyor. O tarihe kadar kilisede müzik yapılıyor ama Avrupa’nın çok gerisinde… 1800’lü yıllarda bir çariçenin girişimiyle St Petersburg’da İtalyan mimarların yaptığı binalar ve İtalyan müzisyenlerin Rusya’daki müzisyenleri geliştirmeleri kültürel bir devrim yarattı. Oradaki virtüözler ve bir takım besteciler de parklarda, müzelerde, açık alanlarda hem çaldılar hem de bu müziği tanıttılar. Bizde bu tür durumlar yaşanmadı, benim gözlemim bu yönde. Bu sebeple de bizim insanımız klasik müziğe aşina olmadı, televizyonda ya da radyoda neyi duyduysa, neye rahatça ulaşabildiyse ona aşina oldu…
Ruslar çok disiplinli bir şekilde ve erken yaşta başlıyorlar müziğe. Bu sadece disiplinli çalışma meselesi de değil, çocuklara çok temelden bazı yüklemeler yapıyorlar. Oraya gittiğimde, kendi temelimi eksik bulduğum için ilk başlarda çok zorlandım ama zaman içinde çok çalışarak bu durumu değiştirdim. Bizdeki genel sanat eğitimi anlayışı ile oradaki çok farklı tabii… Müzisyen olmasa bile ortalama bir Rus insanı sanatı bilir, bir şekilde ilgilenir” deneyimini aktarıyor.. Belki de Sovyet döneminden kalma bir alışkanlıktır.”
Babacan, ayrıca Rusya’da ve Avrupa’da klasik müzik konseri dinleyicisine gelen insanların yaş ortalamasının oldukça ileri yaşlar olduğunu, Türkiye’deki konserlerde ise genç bir izleyici kitlesinin varlığına dikkat çekiyor. Türkiye’deki klasik müzik dinleyicisinin sayıca azlığı olduğu yönündeki kanıya da değinen Babacan, “Mesela Cumhuriyet Senfoni Orkestrası’nın hiç boş koltuğunu görmedim, keza gittiğim operalarda da öyle… Bizim dinleyicimiz ile Avrupalı arasındaki fark, sahip oldukları birikimle ilintili. Çünkü insanlar dinlemeye gidiyor ama ne kadar keyif aldıklarından emin değilim. Avrupa’daki bir konserde benim çaldığım konçertoyu muhtemelen binlerce kez dinlemiş insanlar var” diye anlatıyor.
Babacan, sanata dair de, “Sanat sadece eğlence için değildir, genelde insanı düşündürmesi de gereken bir faaliyettir. Son dönemde popüler müziğin geldiği nokta ise daha çok eğlendirmeye yönelik. Çünkü insanlar zaten yoruluyor ve kafalarını dağıtmaya ihtiyaçları var ama gerçek sanat, kafayı dağıtmaz, bilakis toplatır” ifadelerini kullanıyor.
“Sanatçı kendi imzasını bulabilmeli”
En büyük hayallerinden birininn “kendi eserlerini bestelemek” olduğunu kaydeden Babacan, bu işi çok ciddiye aldığı için gözünde büyüttüğünü ve zaman açısından da çok fırsatı olmadığını söylüyor. Babacan, piyano çalmanın kendisi için “mutluluk” anlamına gelmesi nedeniyle icracı olmaya devam ettiğini belirterek, icracılık hakkında şunları söylüyor,
“Çaldığınız bestecinin hayatı hakkında bir fikriniz vardır ve siz ister istemez o fikirleri yaşamak zorundasınız. Tam da bu noktada biraz tiyatroculuğa benzer. Her besteci, eserine kendi karakterini verir ve siz de çalarken o karakterin içine girerseniz. Mesela normal hayatınızda çok durgun ya da huzurlu olabilirsiniz ama o besteciyi çalarken bu durumdan çıkar, tersi bir hâle bürünürsünüz. Karakterden karaktere geçmezseniz, çaldığınız müzik komik olur.”
Gezmenin ve okumanın kendisine ilham verdiğini kaydeden Babacan, insan ilişkilerinde yaşadığı olumsuz durumların da kendisi için ilham verici olabildiğini aktarıyor. Her sanatçının bir “imzası” olması gerektiğini de sözlerine ekleyen Babacan, “Sanatçının o imzayı bulabilmesi yetenek ve bilginin yanı sıra, gördüğünüz, tecrübe ettiğiniz, başkalarının imzasını analiz edebildiğiniz ölçüde gerçekleşebilir. Karakteriniz ise yaptığınız müziği ve bakış açınızı çok etkiliyor, dolayısıyla ne kadar çalışırsanız çalışın, karakterinizi ne duruma getirdiğiniz ilk sırada yer alır” diyor.
Daha çok edebi romanlar okumayı tercih eden Babacan, son birkaç yıldır polisiye romanlara ağırlık verdiğini belirtiyor. Bunun en temel nedeninin de keyif için kaleme almaya başladığı polisiyeyi beslemek olduğunu dile getiriyor. Cem Babacan, “keyif için yazdığını” söylediği kitap için şunları söylüyor, “Sadece zevkine yazıyorum, bir iddiam yok. Onu desteklesin diye de polisiye okuyorum. İçinde bulunduğum camiada herkesin çok farklı özellikleri var, neden bunları bir polisiyede toplamayayım diye düşündüm.”

Babacan virtüöz olarak nasıl tanınıyor?

Babacan, ünlü orkestra şefi Howard Griffiths tarafından “Genç yaşına karşın, enstrümanında ustalık düzeyine erişmiş ve şaşırtıcı yorum gücüne sahip bir müzisyen” olarak tanımlanıyor. Türkiye’nin klasik müzikte uluslararası temsilcisi Fazıl Say ise, Babacan için “Olağanüstü bir yorumcu, virtüöz ve şiirsel” diyor. Babacan, 2007 yılında Fransa’da “Yves Nat Uluslararası Piyano Yarışması”nda birincilik ödülü alması Uluslararası Serignan Piyano Festivali’nde Avrupa’daki ilk resitalini verdi. Davet üzerine 2008 yılında New York Steinway Hall’de düzenlenen konserde yer aldı. Aynı yıl “Yamaha Burs Ödülü”nü kazandı. Moskova’daki yüksek lisans eğitimi sonrasında “2. Ulusal Kamuran Gündemir Piyano Yarışması” (2011), “1. Ulusal Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Piyano Yarışması” (2012) ve “Gümüşlük A.A. Saygun Piyano Yarışması”nda (2013) birinci seçildi.