Kontrollü sosyal yaşam

Utku ŞENSOY

Aslında 21’nci yüzyıl bize ilk sinyallerini en başından beri vermeye başlamıştı. Dünya 80’li yılların başlarında AIDS’e neden olan HIV ile tanıştıktan sonra, 2009 yılında Domuz Gribi alarmı verilmiş, ardından Kuş Gribi çok sayıda canlının itlaf edilmesine neden olmuştu.
Yaşanan bu son pandemide insanlık Korona Virüs ile de ilk kez karşılaşmıyor. Daha önce farklı tipleri ile tanıştığımız virüs, mutasyona uğraşmış son haliyle yeniden karşımıza çok daha saldırgan ve ölümcül biçimde çıktı.
Bilim insanları, korona virüslerin, insanlarda ve hayvanlarda görülebilen geniş bir virüs ailesinden olduğunun altını çizip, genel adının bu olduğuna vurgu yapıyor. Korona virüs tiplerinin bazıları bildiğimiz basit soğuk algınlığı şeklinde karşımıza çıkarken, mutasyona uğramış bazı tipleri ise çok daha yıkıcı olabiliyor. En bilinenleri, MERS (Middle East Respiratory Syndrome/Orta Doğu Solunum Sendromu) ve SARS (Severe Acute Respiratory Syndrome /Şiddetli Akut Solunum Sendromu). MERS ve SARS olarak adlandırılan, solunum yetmezliği hastalıklarına neden olan korona virüs tipleri gibi, COVID-19 da mutasyona uğramış yeni tip korona virüstür. COVİD-19 hızlı yayılabilme özelliğinden, dünyanın dört bir yanındaki insanlara aynı şekilde saldırmaktadır.
Her ne kadar Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), yeni tip korona virüs (Covid-19) için bilim insanlarının aşı, ilaç ve diğer teknolojileri geliştirmek adına “son hızda” çalıştığını belirtse de bunun gelecek yıldan önce olamayacağı bilim insanları açıkça dillendiriliyor. Bazıları ise bunun çok daha uzun yıllar alacağını, aşı bulunsa bile 8 milyara varan dünya nüfusunun tamamına yapılmasının çok uzun bir süreç olduğu düşüncesiyle antikorlar üzerinde çalışılması gerektiğini ifade ediyor.
Aşı bulunduğunda tek bir dozda verilmesinin yeterli olup olmayacağı, üretilecek ilaç ve aşıların küresel anlamda tüm dünyaya eşit biçimde dağıtılıp dağıtılamayacağı akla gelen ilk sorulardan. Covid-19 aşısının, başarılı olması halinde bile herkesin kullanabileceği bir fiyattan piyasaya sürülüp sürülemeyeceği de bir başka konu. Bu arada gelişmekte olan ülkeler için orantısız bir yük getirmeye devam eden pandeminin aşı ve ilaç bedellerinin altından nasıl kalkacağının da iyi düşünülmesi gerekiyor. Küresel arzın karşılanabilmesi için üretimin aynı anda birçok ülkede yapılması da konunun bir başka boyutu. Tüm dünyanın bu görünmez düşmana karşı aynı anda korunması lazım aksi takdirde, şimdilik 5 milyon kişide görülen ve 320 binden fazla insanın yaşamını yitirdiği salgın dalga, dalga can almaya devam edecektir.
Görüleceği üzere aşıyı bulunca iş hemen bitmiyor. Hadi diyelim Covid-19’ a karşı bulduk, Covid 20-21-22… şeklinde sürüp giderse ne olacak? Bunun son örneği Fransa’ da yaşandı. Covid-19 virüsü ile bağlantılı olduğu düşünülen Kawasaki hastalığına yakalanan çocuk sayısı şimdiden 135 oldu. Bu çocukların yarısı yüksek ateşle yoğun bakımda tedavi altında tutuluyor. Demek ki dünyamız muhtemelen bu yoğunluktaki insan kitlesini, tüketim toplumlarını barındırmakta zorlandığı için bu ve benzeri salgınları daha sık yaşayacağız. Çözüm tabii ki de tüm salgınlarda olduğu gibi hastalığı kapmadan önlem almakta. Bu son salgında, (kasıtlı/kasıtsız biyolojik saldırı ya da salgın hastalık nasıl görüyorsanız öyle deyin) önemli bir sınav verdik, yakın gelecekte pandemilere karşı çok daha hazırlıklı ve donanımlı olmamız gerektiğini anladık.
Görüleceği üzere artık belanın biri bitmeden bir başkası için hazır olmak lazım. Buna karşı koyabilmenin yolu, sağlık ordumuzu ve ilaç sanayiimizi güçlendirmekten geçiyor. Yurttaşların ise artık eski alışkanlıklarını bırakıp “yeni yaşam düzenine” ya da “yenidünya düzenine” ayak uydurmayı öğrenmesi gerekiyor. Artık eskisi gibi üst üste balık istifi yaşam sürdürmeyi bir kenara bırakacağız. Sağlıksız kapalı ortamlarda, kahve köşelerinde, toplu taşım araçlarında balık istifi yaşam tarzını unutacağız. Sporumuzu, yürüyüşümüzü yapıp, imkanlarımız dahilinde sağlıklı beslenip gerekirse okulumuza-işimize bisikletle gidip geleceğiz. Azla yetinmeyi öğrenip, tüketim çılgınlığına bir son verip minimum tüketime özen göstereceğiz. İç içe, el ele, şapur şupur yaşam tarzımızı bir kenara bırakıp, daha mesafeli ilişkilerle hem kendimizi hem de yakın çevremizi korumayı hedefleyeceğiz. Bunu yapmazsak 2 ayda 150 bin yurttaşımızı etkileyen, 4 binden fazla insanımızı yitirdiğimiz ilk dalganın artçılarında ciddi sıkıntılar yaşayabiliriz. Sağlık bakanının ifadesiyle, bundan böyle “kontrollü sosyal yaşama” bir şekilde adapte olmamız gerekiyor.
Yitirilen canlar, ekonomik kayıplar gibi olumsuzluklar bir yana, son iki ayda yaşlı dünyamızın, doğası ve canlıları rahat bir nefes alabildi. İnsanoğlunun artık tüketim çılgınlığına son verip, sürdürülebilir daha basit bir yaşam tarzına geçmesinin kaçınılmaz olduğu açıkça görüldü. Yaşadıklarımız aslında yeni bir milattır. Üretmeden tüketip, üst üste betonlar arasına sıkış tepiş bir yaşam tarzı artık son bulmalı. Megapol ve metropol yaşamlarını hızla terk edip, daha basit, daha küçük, doğa ile iç içe ama doğa ve canlılara saygılı üretken bir yaşam tarzına hızla geçmemiz lazım. Eski alışkanlıklarımızı bir kenara bırakıp, çevreci yaşam tarzı ve gerekirse vejetaryen yaşam felsefesine geçip, tersine göçlerle köylere yönelip, yeniden ekip biçmeye, üretmeye başlamayı kabullenebilmeliyiz. Aksi takdirde doğanın çok daha acımasız biçimde görünmeyen düşmanlarla saldıracağının bilincinde olmamız lazım.
İnsanoğlu, on binlerce yıldır kendisine kucağını açan doğa anayı son yüzyılda çok yordu. O diz çökerse, ekosistem bozulup, dengelerin altüst olacağını ve insanoğlu neslinin devam edemeyeceğini bu son pandemide daha iyi anlayıp görmemiz gerekir. Her birimizin tüm bu olup biteni enine boyuna düşünüp bir ders çıkartması kaçınılmazdır. Aksi takdirde coşkuyla yaşadığımız ulusal ve dini bayramlar hayal olur.
Not; Korona illeti bu güne kadar ülkemizde 150 binden fazla kişide görülürken, bunların yaklaşık 10 bini sağlık çalışanı. Yaşamları pahasına canla başla çalışan, doktor, paramedik, hemşire, sağlık personelinin korona virüsten etkilenip yaşamlarını yitirmeleri halinde konunun iş kazası/ meslek hastalığı olarak değerlendirilmesi gerekmez mi?