Mustafa Düzenli: En güzel hayır cezaevlerine kitap göndermek

Osmaniye’deki “Yeni Adımlar” gazetesinin imtiyaz sahibi Mustafa Düzenli’nin ilk kitabı “İm” Gece Kitaplığı’ndan çıktı. Toplumsal olarak ötekileştirilen kesimleri ve durumları, “Avjin” ve “Nazif” karakterlerinin aşk ilişkisi üzerinden anlatan Düzenli, tamamını cep telefonuyla yazdığı ilk romanını 24 Saat Gazetesi’ne anlattı

RÖPORTAJ / SULTAN YAVUZ – Osmaniye’de gazetecilik yapan Mustafa Düzenli’nin, tamamını cep telefonuyla yazdığı ilk kitabı “İm” okuyucuyla buluştu. Toplumsal olay ve durumları bir aşk perspektifi üzerinden kurgulayan Düzenli’nin kitabı, Gece Kitaplığı’ndan çıktı. Hikâyeyi kadın karakter Avjin’in gözünden anlatan kitap için Düzenli, “Bir kadın gözünden olayları görmek ve hissetmeye çalışmak çok zormuş. Kendimi profeminist olarak tanımlıyorum ve Türkiye’de kadın olmanın ne kadar zor olduğunu bir kez daha hissettim” diyor. Yazılan her şeyin bir gerçekliğe işaret ettiği roman, akıp giden hayat içinde farkına varamadığımız ya da adlandıramadığımız olay ve durumları mercek altına alıyor. İkinci kitabını yazmaya başlayan Gazeteci Mustafa Düzenli, kitabı “İm”i anlattı.
-Bize biraz kendinizden bahseder misiniz?
Mustafa Düzenli: 1971 yılında Osmaniye Kadirli’de doğdum. İlk ve orta öğrenimimi Adana Ceyhan’da yatılı tamamladıktan sonra, liseyi Ankara’da okudum. 15 yıl Türk Silahlı Kuvvetleri’nde görev yaptıktan sonra, ayrıldım. Önce Eskişehir Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi bölümünden, sonra da İstanbul Üniversitesi Kültürel Miras ve Turizm bölümünden mezun oldum. Erzurum Atatürk Üniversitesi’nin reklamcılık bölümünü de bitirdim ve şu an aynı okulun gazetecilik bölümünde öğrenciyim. Aynı zamanda merkezi Amerika’da olan New Poyster Akademi’de gazetecilik bölümüne devam ediyorum.
-Yazma serüveniniz nasıl başladı? Sizi etkileyen yazarlar kimler?
M.D. : Çocuklukta başladığını söyleyebilirim. İlkokul beşinci sınıftan beri günlük yazıyorum ve 2007 yılından sonra da bu günlüğü Facebook’a taşıdım, hâlâ da oraya yazıyorum. Yazdıklarım daha önce hiçbir mecrada yayınlanmadı. Kimse de bana ‘Yaz, yazdıkların okunur’ demedi. Uzun yıllar pek çok türde denemelerim oldu ama arkadaşlarım Sinan Yurtsever ve Selçuk Kılıç’ın da teşvikleriyle bu yola girdim. Etkileyen isimlere gelince, okumayı çok severim ve farklı türler arasında okumalar yapmaktan keyif alırım. Fakat tanıma fırsatı da bulduğum bazı isimler benim için özeldir. Örneğin, vefat etmeden önce tanıma imkânı yakaladığım Yaşar Kemal’le köylerimiz çok yakın, aynı coğrafyada olmaktan gurur duyuyorum. Zülfü Livaneli ve Hakan Günday da beni etkileyen isimler arasındadır, onlardan çok şey öğrendim. Ayrıca Louis Ferdinand Celine ve Oğuz Atay’ı anmadan geçemem…
-Romanın konusundan bahseder misiniz? Okuyucuyu nasıl bir anlatı bekliyor?
M.D. : Önce pasajlar oluştu ve tüm yazılanların anlık olarak ortaya çıktığını, gerçeklere dayandığını söyleyebilirim. Herkesin gördüğü ama farkında olmadığı durum ve olayları yansıtmak, özellikle üstünde durduğum bir konuydu. Mesela, herhangi bir AVM’den içeri girereken, ‘suç aleti’ olarak görülen küçük bir bıçak, belki tırnak makası dâhi içeri alınmazken, AVM’nin içindeki bir dükkânda elektirikli testere ya da balta satılıyor olması bana çok ironik gelir, kitapta bu ayrıntı var. Toplumda engelli konumunda görülebilen cüceler mesela… Ben hiç topuklu ayakkabı giyen bir cüce görmedim ama normal boydaki bir kadın, boyunu daha uzun göstermek için topuklu ayakkabı giyebiliyor. Bu tarz tespitlerimi yazdığım paragraflar, aslında bir kadın ve erkek karakterin aşk hikâyesi etrafında veriliyor. Ne yazık ki popüler kültür bizden acıklı aşk hikâyeleri bekliyor. Ben de aşk konusu etrafında toplumsal olay ve durumları, en çok da bu ülkede kadın olarak yaşamanın zorluğunu anlatmak istedim.
Kadın karakterimin adı Avjin; Kürtçe ‘su kızı’ anlamına geliyor. Erkek karakterim de Nazif. İlk yazmaya başladığımda bir erkeğin ağzıyla yazmak istedim ama sonra bu hikâyeyi kadın bakış açısı ve ağzıyla yazmamın daha yerinde bir karar olduğunu düşündüm. İlk başlarda baya zorlandım, fakat kadın arkadaşlarıma yazdığım kısımları gönderip, ‘Bir kadın böyle mi düşünür?’ diyerek teyit ettirdim. Süreç içinde bir kadın gibi düşünmeye başladığımı hissettim.
-Kadın karakterle yeterince özdeşleştiğinizi düşünüyor musunuz? Bunun için özel bir çabada bulundunuz mu?
M. D. : Ana karakterim Avjin, üniversite mezunu bir kadın ama hayat onu bir tekstil atölyesinde son ütücü olmaya yönlendiriyor. Ben çok ütü yapmayan bir adamım ve ütünün ‘kadın işi’ olarak görüldüğü bir toplumda yaşıyorum. Avjin’in yerine kendimi koymak için ütü yaptım, ‘İşi ütücülük olan biri nasıl çalışır, neler hisseder, zorlukları nelerdir?’ gibi sorulara yanıt aradım. Kendime profeminist diyorum, elbette pek çok okuma yaptım. Ama zaten kitabın yazarı olarak bir yanım Avjin, bir yanım Nazif. Kadınları anlamanın çok da zor olduğunu düşünmüyorum ama bunu yapabilmek için kadının toplumumuzda yaşadığı zorlukları, ötekileştirildiğini görmek ve buna biraz kafa yormak gerekiyor diye düşünüyorum.
“Cep telefonları bana kalırsa insanların karakutusudur”
-Kitabınızın belki de en ilgi çekici yönlerinden biri, tamamını cep telefonuyla yazmış olmanız. Biraz da bundan bahseder misiniz?
M. D. : Evet, kitabımın bu anlamda bir ilk olduğunu düşünüyorum, bu durum insanları da şaşırtıyor ama dediğim gibi o an yaşanan bir olay ya da duyduğum bir cümleyi hemen yazabileceğim yer, artık elimizden hiç düşmeyen akıllı telefonumuzdu. Hani hep bir eleştiri vardır, cep telefonlarıyla sürekli sosyal medyaya girildiği, okumak yerine bu mecralarda zaman geçirildiği gibi. Ben bu şekilde, belki de cep telefonunun bir üretim aygıtı da olabileceğini göstermiş oldum. Cep telefonları bana kalırsa insanların karakutusudur. Herkesin sırrı orada kayıtlıdır, bu nedenle şifre ya da parmak izi koyuyoruz. Ben karakutumda biriktirdiklerimi okuyucuyla buluşturabildim.
İkinci kitabınızdan da bahsedebilir misiniz? Bir devam romanı mı yoksa farklı bir çalışma mı olacak?
M. D. : İlk kitabımla konu olarak alakası yok gibi gözüküyor ama aslında aynı mantık var. Yine bir kadının penceresinden bakıyorum ve ortak noktaları, aşkı farklı perspektflerden tartışmaya açmak. Karamsar bir bakış açım var diyebilirim. İkinci kitabımda Suriyeli bir mültecinin bir Türk kızına âşık olmasını işliyorum. Suriyeli kadınlarla evlenen Türk erkeklerinin haberlerini duyarız ama nedense tersi bir durum hiç yaşanamazmış gibi… Yani aşk millet tanır mı? Irk tanır mı? Aşkta bir kast sistemi mi var? Uzun bir insan cüce bir insana âşık olabilir mi? Beyaz bir insan siyah birine ya da eğitimli biri eğitimsiz birine âşık olabilir mi? Aşkı, toplumsal olaylar ve sosyo-ekonomik açıdan ele alıyorum.
Ötekileri anlattığınızı söyleyebilir miyiz ya da toplumun onaylamadığı, dışarıda bıraktığı karakterler size daha mı cazip geliyor?
M. D. : Bence kadın da bu kategorilerden birinde yer alıyor, bir kadının ağzından yazmak çok zormuş ama asıl zoru, bu ülkede kadın olarak yaşamakmış. Ötekileri anlatmayı seviyorum çünkü onların hikâyelerini görmek istemeyiz, onların da sevebileceği, duyarlı olabileceği düşünülmez. Ne yazık ki Türkiye’de insanlar birbirlerini ötekileştirerek mutlu olabileceklerini düşünüyorlar. Ben bunu istemiyorum. Bu bir kast mantığı… Oysa Türkiye’de Laz, Türk, Kürt, Ermeni, Çerkes ve saymadığım bir sürü grupla bir arada yaşıyoruz. Bence önyargı ve şovenizm tehlikeli bir psikolojik rahatsızlıktır. Ben aşk üzerinden sosyal örgüye gönderme yapıyorum. Aile, din ya da millet bizim tarafımızdan seçilmez, içinde doğarız. Bunu gözardı ederek ayrımcılık yapmak bana çok ayıp ve insana yakışmayan bir tavır olarak geliyor.
Kitap, ismini nereden alıyor?
M. D. : Hayatımız boyunca iz peşinden gidiyoruz. Hayat bundan ibaret bence, her biri seni başka bir yere taşıyor. Kitapta da iz yani im, kurgudaki aşkın kendisi. Bu nedenle ismin bu olmasını istedim.
“Bence günümüz toplumunda cezaevleri kitaba hakkını veren yegâne yerler”
İlk kitabınız olduğu için yayınlatma sürecinde sıkıntı yaşadınız mı? Genellikle yazarların bu anlamda zorlandıkları ve yayınlatma sürecinin zor olduğu söyleniyor.
M. D. : Bana bir yayınevinin editörü, kitap çıkarmak istiyorsam bunu yayınevine para vererek yapmamam gerektiğini söyledi. ‘Kitabın yayınlanmaya değer görülürse zaten yayınlanır, diğer türlü sadece kendin için kitap çıkarmış olursun’ dedi. Ben de birkaç yayınevine kitabımı gönderdim ve bir aydan kısa bir süre içinde Gece Kitaplığı bana dönüş yaptı ve ücretsiz yayınlayacaklarını söylediler. Bu vesileyle başta Tolga Bledaöz olmak üzere, tüm yayınevi çalışanlarına da teşekkür etmek isterim. Demek istediğim, yazar adayları lütfen para verip kitap bastırmasınlar, bence bu biraz kendini kandırmak oluyor.
Günümüzde iyi eser olarak anılan bazı romanların geçmişte pek çok yayınevi tarafından reddedildiği de bir gerçek… Sizce bir kitabın iyi olmasını, satışı mı belirler?
M. D. : Elbette hayır, bir kitabın çok satması demek bunu göstermez. İçi boş bir kitap, Ellias Canetti’nin bir kitabından daha çok satıyor diye Canetti’nin romanına kötü mü diyeceğiz? Ne yazık ki popüler kültür, ‘çok satanlar’ diye bir saçmalığı başımıza bela etti. Bu kadar saçma bir kategori olabilir mi? Elbette bazı yazarların çok okunan kitapları, onlara isimlerini kazandırıyor ama bunun bir kriter olduğunu düşünmek, edebiyata ve emeğe saygısızlık olur.
Okumaktan bahsetmişken, özellikle hayır yapmak isteyen ama nereye yapacağını bilmeyen insanlara seslenmek istiyorum; en güzel hayır, cezaevlerine kitap göndermek olabilir. Bence günümüz toplumunda cezaevleri kitaba hakkını veren yegâne yerler. Cezaevinde çok kitap okunur çünkü orada hayatı yakalayabilecekleri tek alan okumaktan geçer, başka çareleri yok. Cezaevlerindeki tanımadığınız insanlara kitap yollayın, üstelik PTT kitap yollamak için sadece 3 lira alıyor sizden. Belki sizin gönderdiğiniz kitap bir insanın hayatını değiştirecek. Şiddetten hapse giren bir adam, o kitapla değişecek belki. 500 kitabın bir evin kütüphanesinde durmasının önemi yok, önemli olan bir kitabın bin kişinin kaldığı bir cezaevinde bulunması…
Mustafa Düzenli’nin ilk kitabı “İm”i yayınevlerinden temin edebilirsiniz.