OLDU DA BİTTİ MAŞALLAH (MI?) YANİ DEMOKRASİ(CİLİK) BU MU?

Savaş halinde bile böyle demokratik uygulamalar olmaz. Olamaz!

Genel seçimde yüzde 49 buçuk oy alarak seçilen bir siyasi parti lideri, yasalara ve geleneklere

uygun olarak Hükümeti kurmakla görevlendiriyor.

Gözetimli de olsa, görüşmeler yapıyor, çalışmalar yürütüyor ve bir hükümet kuruyor.

Bu Hükümet parlamentodan güvenoyu alıyor.

Kurallara uygun olarak Başbakan oluyor.

Oluyor olmasına da, gün geliyor, yasalara, Anayasa ve demokrasiye bağlı kalacağına namus ve

şerefi üzerine yemin etmiş bir Cumhurbaşkanı, Hükümeti kuran partinin iç işlerine olanca gücüyle

abanıyor. Ortada ne kural kalıyor, ne namus ve şeref üzerine edilmiş yeminler. Seçimle iktidara gelip

hükümet kurmuş meşru bir Başbakanı istifaya zorluyor.

Böyle bir sistem, demokrasilerde olmaz. Olamaz!

Ama bizde oluyor. Oldu!

Başbakan tıpış-tıpış Saraya gidiyor, istifasını sunuyor. Partisini olağanüstü kongreye çağırıyor.

Sonra particilik oyunu başlıyor. İktidar partisinde şakacıktan istişareler yapılıyor.

Yapılıyor mu? Yapılıyor!

Görüntü bu, ama esası ne?

Çocukluğumuzda mahallede evcilik oynardık, bu hakikaten ev-bark kurmak mıydı?

3-5 yaşlarında, bir kız çocuğu ana olurdu, bir oğlan baba. Daha ufak yaştakiler evin çocukları

… ve büyüklerimizi taklit ederdik.

AKP’de de böyle yaptılar. Şeklen istişareler, aday oylamaları falan.

Hoop, Başbakan da belli oluyor, kongre tarihi de.

Hadi canım siz de! Çocuk mu kandırıyorsunuz?

Seçim kazanmış Başkan baskıyla Başbakanlıktan ve Parti başkanlığından istifa ettiriliyor, İzmir

Belediye Başkanlığı seçimini yitirmiş biri için güya istişareler yapılıyor(!)

Ne hazindir ki, Kongre’de de tek aday olarak gösteriliyor ve orada da aynı oranda oy çıkıyor.

Oldu da bitti (Mİ?) Maşallah diyelim mi?

(Fakirimin sesi bile kısılıyor, iyi mi?)

Peki, demokrasi(CİLİK?) bu mu?

Yarım asrı geride bırakan, bu yılların yarısından çoğunu siyaseti izleyerek geçiren bir gazeteci

olarak bu yaşatılan oyundan utanıyorum.

Üzülmek bir yana, gerçek demokrasiyi özümsemiş bir uygar insan olarak kahroluyorum.

Oldu da bitti maşallah, öyle mi?

Peki sünnet düğünündeki gibi vatandaşları eğlendirecek, güldürecek, komiklikler yapacaklar

nerede? Onlara mı güleceğiz, düşürüldüğümüz acınacak halimize mi ağlayacağız?

Laik ve Demokratik Cumhuriyetimizin başına yukardan taş mı yağdı da biz bu hallere düştük?

Sorup soruştursanız, paralelci yorumlarla karşılaşabilirsiniz.

Şu paralel işinden de gına geldi artık. Hani, şairin dediği gibi:

“Ben sana paralel? Sen bana paralel?

Paralel, Paralel, Paralelci?

Taralel, Taralel, Taralelci.”

Bu ne paralelmiş Tanrım, yakala-yakala tükenmiyor.

Bunları işbaşına kimler tayin etmişti acaba? Bizim bu tarakta bezimiz yoktur ve olamaz da.

Muhalefete soruyoruz, tanımıyorlar bile.

Ergenekon davasında zehirlenen Tuncay Özkan kardeşim bile hala işin içinden çıkamıyor.

Hakikaten, bu işlerin gerçek sorumluları kimler? İnsanın aklına gelip takılıyor bazı sorular.

Örneğin, aylardan beri güneydoğuda il ve ilçeler bombalarla patlatılıyor. Tanklarla aranıp vuruluyor.

Her gün şehitler veriliyor. Her yer hendek olmuş, tünellerle bağlanmış; ne okul bıraktı teröristler, ne

cami, ne karakol. Bu kadar silah ve cephaneyi teröristler nereden getirdiler? Nasıl getirdiler? Güvenlik

güçleri hiç mi görmediler? Duyuyoruz, belgelerden görüyoruz, komutanlar ve karakol yetkilileri

valilere, kaymakamlara resmi yazılar yazmışlar da, ihbar edip hareket talimatı istemişler. Vali ve

kaymakamlar, “Görmezden gelin, karışmayın, çalışmayın, çatışmayın. Emir büyük yerden.”

demişler. Bu büyük yerler nereleri? Neredeler? Neden hesap vermiyorlar?

Yeni Başbakan da henüz yetkiyi almadan önce, “Terör belasını gündemden çıkaracağız” diye

ferman eyledi. Hadi bakalım. Terörle mücadeleyi akıllı yaptığınız sürece yürekten destekleriz, hayırlı

başarılar Binali bey! Ancak, senin işin zor be Binali bey! Çok zor! Sen başına bela aldın gibi geliyor

bizlere. Bu Cumhurbaşkanı gün geçmez ki, senin de başını belaya sokacak talimatlar verecektir sana.

Ayıkla pirincin taşını.

Hani, Üçüncü Hava Limanı ihalesinden sonra Yandaş Medya için para toplama görevini nasıl

sana vermişti, hatırlıyor musun? O zamandan beri o para bağışlayan adamın “Milletin a…. koyacağız”

demesini bu millet bir türlü unutamıyor be Binali bey! Ne olacak bundan sonra? Bir de şu var be

Binali bey, senin de çok aşina olduğun Saray danışmanlarının duvara toslayan sese uyduruk yorumları

ile nasıl başa çıkacaksın? Reis onlara güvenecek, Davutoğlu gibi hafif mırıldansan bile yandı gülüm

keten helva, adın yazılacak kara kaplı deftere. Nakıs teşebbüs (!) işaretini anında yiyeceksin.

Reisten kaçış yok.

Kongre günü garip bir olayın daha tanığı olduk.

Adı kongre olan, ama kongre ile yakından uzaktan ilgisi olmayan o gün, Divan Başkanlığına

getirilen Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, o narin ve ince sesiyle birden bire haykırdı.. Tıpkı, kendine yol

açan kuru derenin son kalan suyu gibi çıkıyordu sesi; “Ak Partisi Tayyip’in partisidir ve Tayyip’in

partisi olarak kalacaktır.” Televizyonun sesini açtım, ne olduğunu anlamak istiyordum. Zıppadak

ayağa kalktı Divan Başkanı:

“Sayın Cumhurbaşkanım yolun yolumuz duuuur… Davan davamız dııırrrr..”

Kağıttan okuyordu sanki, ama narin sesiyle bağırıyordu.

(Bu incecik sese bağırmak da hiç gitmiyordu yani! Ama belli ki sadakatini kanıtlıyordu.)

Ne günlere kaldık ya rabbim! Bütün salon ayaktaydı. Hatta Divan’da Başkanın iki yanında

oturan bayan katip üyeler bile birbirlerini uyarmışlar, onlar da ayağa fırlamışlardı(!)

Ne günlere kaldık Tanrım? Ne hallere düştük?

Şehitlerimizi toprağa verirken bile bu zevat bu kadar düzgün ve süzgün sıralanmıyorlardı.

Adeta esas duruşa geçmiş Alayın askerleri gibiydi.

Maksat neydi? Adetten yapılan kongrede Reis’e itaat duruşuydu. Helalinden bir tam bağlılık

ve bağımlılık! Taşlar yerli yerine oturuyordu işte.

Damat bey, o an hala Başbakan olan Davutoğlu‘nun eşi Sera hanımın elini sıkmıyor ve hatta

havada bırakıyordu. Bu da neyin nesiydi? Bu damadın daha önce kadın elleri sıktığını, hatta birkaç ay

önce Sera hanımın elini bile sıktığını tüm kamuoyu hatırlıyordu. Foto muhabirleri ellerindeki basılı

fotoğrafları masaya koyuyorlardı: “Aha işte, aha bakın, sıkıyor işte!”

Bu kez belki dana üst bir makama zıplayacaktır, yeni duruma göre vaziyet alıyor.

Ama, anında Diyanet’ten fetva çıkarılıyor:

“Kadınlarla tokalaşmak haramdır.”

Şuraya bakın, şuraya. Bu kurumu kim kurdu biliyor musunuz?

Türk vatanını esaretten kurtaran, Laik ve Demokratik Cumhuriyetimizi kuran Gazi Mustafa

Kemal Paşa kurdu, yani bizzat Ulu Önder Atatürk kendisi kurdu. Şimdi bu Diyanet, böyle yobazca

fetvalar veriyor, iyi mi?!

Yolunuz, yolları olacaksa, görülüyor ki, Laik ve Demokratik Cumhuriyet de yolcu olacaktır.

Çünkü onların yolları Laik ve Demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin ilkeleriyle de, çağdaş değerleriyle

de, uygarlık anlayışıyla da, insan sevgisiyle de, ilim ve irfanla da uyuşmayacak demektir.

Böyle bir yol sapmasını bu büyük millet kabul edemez. Mümkün değil.

Bu da benim fetvam.