Rıfat Balaban: “Cahil dönemimizde bağlamada nota olmaz diye bilirdik”

Çocukluğu babasının elektrikçi dükkânında çıraklıkla geçti, ilk sürücü ehliyetini Belediyeden aldı, Hacettepe’nin ünlü simalarının muhabbetlerine taşıdığı bağlama, ileri yaşlarda onu radyo sanatçılığına kadar götürdü. İcracılığının yanı sıra bağlama imalatına da yönelen Rıfat Balaban ile Zaman Tüneline giriyoruz.

Hacettepeli elektrikçi Arif usta mahallesinden Cemile hanımla yaşamını birleştirmiştir, çiftin ikinci çocuğu, Ankara Radyosu Saz Sanatçılarından Rıfat Balaban’da 1936 yılında Hacettepe’de dünyaya gelir.

Rıfat Balaban çocukluğunu şöyle anlatıyor:

“Annem ve baba tarafım Hacettepeli, biz de uzun sürede burada oturduk. Bilindiği gibi büyük şair Mehmet Akif Ersoy’un evi de buradadır. Onun oturduğu, hatta İstiklal Marşını yazdığı konak daha sonra okul olmuştu, ben de burada, Dumlupınar İlkokulunda okudum daha sonra Birinci Erkek Sanat Enstitüsüne devam ettim.

Tüm çocukluk yıllarım, okul dışındaki zamanlarımda babamın elektrikçi dükkânında çıraklık yaparak geçti, yani ben iki eğitim birden aldım.

İleri yaşlarımda bende bağlamaya karşı bir ilgi ve bunu artıran bir de ortam var. Hacettepe’nin ünlü isimlerinden Sarı Veli dayım, Kabadayı Mehmet, Orley İhsan, Karagöz Kemal falan da babamın arkadaşı bize muhabbete gelirlerdi. Bu adamlar sokakta sazları ile dolaşmazdı, gençlerden birisi muhabbetten önce sazı getiri, onlar akşam saatlerinde görünmeden gelir, sabaha karşı da dağılırlardı.

Muhabbetlerden sonra bağlama birkaç gün evde kalırdı, ilgim olduğu için ben de çalmaya çalışırdım. İlgi duyuyorsun ama gidip bir bağlama alayım diyeceğin yer yok. Ankara’da imalat yapan, Kastamonulu Kazım ve Asım isminde iki kardeş var. Bunlara siparişi vereceksin, hatta parasını da ödeyeceksin onlar da tamamı el işi olan bağlamayı bir yıl sonra sana verecek. Dut ağacından oyma gövdeli bağlama düşünüyorsan önce kütük gelecek orman bölgelerinden, o da hemen bulunmaz…

FEHMİ EFENİN KAHVESİ

Bir gün sokakta eskicinin elinde bir bağlama gördüm, yirmi altı buçuk liraya pazarlık yaptık ve yaprak denilen türde imal edilmiş bağlamayı aldım. Artık bağlamam var, Yağcıoğlu Fehmi Efe’nin kahvesine gitmeye başladım, Ahmet Gazi Ayhan, Adnan Şeker falan da geliyor buraya. Ankara için önemli olan, 27 Aralık ve 13 Ekim günleri kutlamaları burada olurdu, Seymenler burada toplanırdı artık günümüzde bu özel günler için Ankara Kulübü program yapıyor. Ben Fehmi Efenin yanına gitmeye başladım ve ilk derslerimi de ondan aldım hatta ‘Alim gitme pazara’, ‘Höyüklünün etrafı’ ve ‘Yağcıoğlu Zeybeği’ gibi derlemeleri de buradan yaptım.”

Artık genç sınıfına giren Rıfat Balaban bu dönemde bir otomobil sahibi olur.

Balaban ehliyet alışını da şöyle anlatıyor:

“Bu dönemde babama 1951 Model Austin marka ticari araç aldırdım, ben kullanıyorum ama ehliyet almaya yaşım tutmuyor. O zaman ehliyeti belediyeler veriyor, trafik düzenlemesini de zabıtalar yapıyordu, Yaşımı büyüttük, alacaksam en üst seviye olsun diye Kamyon-Otobüs kullanacak türden sürücü belgesi aldım.

Hayatıma bir yön vermek düşüncesi ile yaptığım girişimlerde hep askerlik sorun oluyordu, işlemleri hızlandırarak 1956 yılında askere gittim. Bu günkü Kara Kuvvetleri Komutanlığının olduğu yerde, Zırhlı Birlikler Okulu vardı, Telsiz Makinisti eğitimi ile askerlik başladı.

O günlerde, Askeri ehliyetli sürücülerin şehir içine girmesi yasaklandı, servis otobüsü kullanacak sivil ehliyetli asker yok!

Eğitim dönemi sonunda tam dağıtıma gideceğim sırada otobüs sürücü ehliyetli olduğum anlaşıldı ve beni Ulaştırma Bölüğüne aldılar, Ankara’da kaldım…

Karavana saatinde birliğinde olamayan askerler için ‘bedelli’ diye bir uygulama vardı, ben bu gruptayım. Bedel parasını alır almaz, Refik Başaran, Fahri Kayahan gibi ustaların plaklarını alırdım, daha radyo aklımda yokken ben geniş bir repertuara sahip olmuştum.

Askerlik dönüşü, bağlama çalıyorum, çevremde de biliniyor ama nota falan bildiğim yok. 1958 yılında bir gün Adnan Şeker geldi, ‘seninle turneye gidelim’ dedi. Nereye gidilecek, ne vereceksin, nasıl olur falan demedim hemen kabul ettim. Esas saz Adnan Şeker tabi, biz göstermeliğiz, Saniye Can ve Turhan Karabulut ile bir aylık Anadolu turnesine çıktık, Hatay’a kadar gittik, çok iyi para ile döndüm. Adnan ağabey ile bundan sonra bir daha ayrılmadık, ben de işi ilerlettim, dört beş turneye daha çıktık, Nurettin Çamlıdağ, Ahmet Sezgin’e eşlik ettik. Bundan sonra hayatım turnelerde geçti, görmediğim, sahneye çıkmadığım il sayısı bir ikidir.”

EĞİTİM ŞART

Rıfat Balaban piyasada adını duyurmakta ve para da kazanmaktadır fakat bu iş için eğitim gerektiğine de inanmaktadır. Önce Adnan Şeker ardından Muzaffer Sarısözen ona yol gösterir ama o da kendini derslerine verir.

Balaban kendi deyimi ile ‘cahillikten aydınlığa’ çıkışını da şöyle anlatıyor:

“Cahil dönemimizde ‘bağlamada nota olmaz’ diye bir söze inanırdık, ben işi ilerletirken, ‘nota’ diye bir şeyler duymaya başladım, Adnan ağabeye bunu nasıl öğreneceğim dediğim zaman çalışacaksın dedi. Çalışacağım da kitap falan yok ki.

Muzaffer Sarısözen Konservatuarda arşiv şefi idi, onu ziyarete gittim. Bu dönemde, ‘Bir dalda iki elma’, ‘Deveyi düzde gördüm’, ‘Hoyda yavrum hoyda’, ‘Havuzun ortasından bak ovaya ovaya’ gibi Yağcıoğlu’dan repertuara kazandırdığım türküler var, hoca adımı biliyor, beni de tanımak istiyormuş. 1960 yılında Muzaffer Sarısözen sohbetimiz arasında, ‘nota biliyor musun?’ Dediği zaman ‘az’ diyebildim, o anladı tabi dolabından çıkarttı, birinci sayfasına ‘Şimdiye kadar halk müziğine büyük faydalarını gördüğümüz Rıfat Balaban’a saygılarımla’ diyerek yazıp imzaladığı Halk Türküleri adlı kitabını verdi.

Kız kardeşim ortaokula gidiyor mandolinde çalıyordu, onun müzik kitabını aldım, Mustafa Geceyatmaz’a gittim bir süre, Emin Aldemir ve Osman Özdenkçi de hocalarım oldu.

İSİMSİZ KAHRAMANLAR

Eğitimli olmak çok farklı tabii, benim işim arttı, hedef de yükseldi. Sahnede çok iyi işim var ama ben Radyo’ya girmek istemeye başladım. Yanlış hatırlamıyorsam, 1962 yılında bir sınav açıldı, Orhan Gencebay, Sevda Alpay ve ben kazandık. Orhan Gencebay’ın arabesk çalışmaları var diye, sınavı iptal ettiler. Bundan sonra Yurttan Sesler Topluluğunda azalan saz sanatçıları yerine bizleri aldılar. İki yıla yakın Aziz Kızılgün, Recai Başaran, Mehmet Erenler gibi on kişi, hiçbir ücret almadan, adımız da anons edilmeden Yurttan Sesler Topluluğuna dışarıdan destek verdik. Bir gün, şef Osman Özdenkçi bize ‘artık radyoya gelmeyin, takip edin sınav açılacak mutlaka katılın’ diyerek işimize son verdi!

Geçekten 1966 yılında açılan sınava katıldık ve bizim grubun tamamı, dışarıdan da beş kişi alındı, Ankara Radyosu Türk Halk Müziği genç kadrosunu oluşturduk.

Türk Sanat Müziğinden, klasik müziğe kadar dersler gördük, altı aylık eğitimler ardından girdiğimiz sınavlar sonunda sanatçı kadrosunu aldık, ben 35 yıl TRT ye hizmet verdim ve emekli oldum.”

ANILAR

Yarım asırdan fazla müzik dünyasında olan Rıfat Balaban’ın unutamadığı bir anısı şöyle:

“Cemil Demirsipahi Avukattır ama çok usta bir de saz sanatçısıdır, Nida Tüfekçi hocamızla da araları hep bozuktur. 1975 den sonra Nida Tüfekçi, Ankara’da Müzik Dairesi Halk Müziği Müdürü oldu, Radyoya programlara da geliyor.

Halk müziği odasında sazlar duvarda asılı durur. Bizim sazlar 26 perdeli ama Cemil Ağabeyinkinde 40 tan fazla perde var. Tüfekçi’nin dikkatini çekti, sazın Cemil Ağabeyin olduğunu öğrendiği zaman. ‘çakı bıçağı olan var mı’ dedi, birisi verdi, o da 15 perdeyi kesti…

Cemil Demirsipahi geldi, sazının durumunu gördü, kimin yaptığını öğrendi, ‘bir daha gelmem, istifa ediyorum’ dedi ve yıllarını verdiği radyodan ayrıldı…”

ELEKTRO BAĞLAMA

Ülkemizde halkın müziği, elektro bağlama ve beste türkü konusunda büyük sorunlar yaşamaktadır. 1960,70 hatta 80 yıllarda yaşananlar üzerine Rıfat Balaban şunları söylüyor:

” Yıllarca tartışılan konulardan önce elektro için düşüncelerimi söyleyeyim.

Geçmişte sahnede müzik zorluklar demekti, ben halk müziğindeki manzarayı söyleyeceğim, solist sözleri okur, mikrofonu baş saza tutar oda melodiyi çalardı. Ses düzeni, günün teknolojisi buydu… Solist mikrofonu tutmasa ses salonda duyulmazdı. Bağlamada en büyük atılımı Orhan Subay yaptı. Hem solist hem de iyi bir bağlamacı olan merhum Subay, sesin daha geniş alana yayılabilmesi için Gramofon başlıklarını kullandı önce, daha sonraki gelişimlerde dinamik mikrofonlar, bobinli mikrofonlar çıktı onları kullandı, bağlama sapı ucundaki kıvrılmayı da o geliştirdi.

Daha sonra elektro konusu gündeme geldi bunu da TRT kabul etmedi ama piyasa kullandı. Bazı tavırlarda elektro sadece gürültü yapar, doğrudur. Melodiyi tek telle çalarsın falan ama sesin geniş alana yayılmasını da sağlar, bu da kullanım özelliği… Hoş, artık günümüzde tavır diye bir şey de kalmadı ya, türkü piyanoyla, kanunla da çalınıyor…

BESTE KONUSU

Beste konusu da yıllarca tartışıldı, TRT kabul etmeyip, repertuara almadığı zaman, eser geniş kitlelere ulaşamayacağı için besteciler de ‘yalan’ söyledi. Nezahat Bayram’ı üne kavuşturan, ‘Cano’, ‘Aman Güzel Yavaş Yürü’ Cemil Demirsipahi’nin besteleri idi ama repertuarda derleme diye geçer. Benim repertuara verdiğim 25 den fazla eser var ama bunların içinde bestelerim de var.

Neşet Ertaş en canlı örneği, TRT Neşet Ertaş’tan alınan bir türkü diyor, bunu Neşet’in bestelediğini de herkes biliyor.

Beste derleme artık kimsenin umurunda değil, bence yıllar boşa gitti.”

Rıfat Balaban, yıllarca üretim yapan ve birçok öğrenciye de yol gösteren ‘Balaban Saz Evi’nin öyküsünü de şöyle anlatıyor:

“Ben bağlamayı zorlukla buldum, yıllar geçti, sektörde durum aynı, Ankara’da saz yapacak, onaracak usta yok, tel taktırmaya bize geliyorlar. Ben bu işe girdim, Hamamönü’nde ‘Balaban Saz Evi’ni açtım. Önce Ahmet Ustam vardı, daha sonra Kemal Usta da bize katıldı, Dut, Gürgen, Akasya, Akağaç’tan oyma bağlamalar yaptık. Bağlamaya meraklılar gelip gitmeye başladı, bize bunu öğret diyenler çıktı, derslere de başladık. Yıllarca o kadar çok genç geldi ki derslerimize, şimdi aklıma gelen isim Ankara Radyosunda kabak kemane çalan İhsan Menteş.

BALABAN’DA YETİŞEN BALABAN

Çocukluğu ‘Balaban Saz Evi’nde geçen oğlum Arif Balaban da şimdi TRT Ankara Radyosu Saz Sanatçılarından. Bağlama imalatından başlayarak işin içinde olan Arif’in bir denemesi var. Yıllardan beri bağlama gövdesinin arkasına, sesin dağılması için açılan deliği, Arif gövdenin üzerine aldı. Sesin rahat dağılması için açılan bu delik şimdi çalanın gırtlağının hemen altında, sazdan çıkan ses çok daha iyi duyulabiliyor. Sanıyorum, saz sanatçıları bu yenilikten hoşlanacak, Balaban’lar da bu sanata bir şey katmış olacak.”

Rıfat Balaban 1961 yılında mahallemin kızı dediği Cemile Hanımla yaşamını birleştirmiş, çiftin Ömür ve Arif isimli iki çocuğu, Beste ve Feyza adlı iki torunu ve Fatih isminde de bir torun çocuğu var.

Hamamönü yenileme çalışmaları sırasında Balaban Saz Evini kaybeden Rıfat Balaban, Ankara Kulübü Ferfene toplanmalarında bağlama çalıyor ve emekliliğini yaşıyor.