Savaş rüzgarları hayra alamet değil, barış için sağduyu lazım!

Ünlü sözdür. “Tarih tekerrürden ibarettir” derler.

Ancak, bir başka bilge kişi de yanıt verir:

“Eğer ders alınsaydı, tarih tekerrür eder miydi?”

Kısa süre önce, Türk Hariciyesinin yüz akı değerlerinden biri olan Büyükelçi Bilal Şimşir’in bir söyleşide aktardıklarından bir bölüm yazmıştım. Yıl 1934. Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük önderi Gazi Mustafa Kemal Dışişleri Bakanlığı’na geliyor.

Yeni ilkelerle oluşan genç Hariciyeci topluluğuna hitap ediyor:

“Laik ve Demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nde Hariciyemiz belli prensipler üzerinde gelişip kökleşecektir. Birinci prensibimiz, Yurtta Sulh, Cihanda Sulh’tur.

Yıllarca dünyanın dört bir yanında, cepheden cepheye koşan Osmanlı ordusunun yorgunluğu üstüne Kurtuluş mücadelesi veren Büyük Önder, tarihe mal olan bu ilkesinin ardından beş ana ilk daha sıralar. Bunlar adeta vasiyet gibidir. Bu ilkelerin üçü tam da günümüzün dersi niteliğindedir:

1- Bütün harici meselelerinizi masada, müzakere ile çözmelisiniz. Muhataplarınızı mutlaka ve mutlaka masaya çekmelisiniz ve asla masadan ayrılmasına sebebiyet vermeyin.

2- Ortadoğu’da çıkacak meselelere, “Bizim tarihi bağlarımız vardır, din kardeşlerimizdir” diyerek dahil olmayın. Bir kere girerseniz bir daha o meselelerin içinden çıkamazsınız.

3- Kuzey komşunuzla çatışmayın. Bir mesele olursa, mutlaka masada müzakere ederek hal yoluna gidin. Aksi halde meselenin içinden çıkamazsınız.

Büyük önderin her sözü ders niteliğinde ama, bu üç ilke günümüzün adeta aynası niteliğinde.

Son bir haftadaki gelişmelere bir bakın.

Başımızda savaş rüzgarları esiyor. Bu hayra alamet değil, müthiş tehlike.

Savaş, ne “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesine uyar, ne de meselelerin müzakere masasında çözülmesine. Savaş, önlem değil, yıkım demektir.

İçerde PKK, dışarıda YPG. Al birini vur ötekine. İkisi de bu memleket için büyük bela

Büyük önder, Ortadoğu batağına asla adım atılmamasını ilke olarak belirtmiş. Recep Tayyip Erdoğan’ın dış siyaset kararları ile bu bataklığın tam orta yerine düştük.

Atatürk, sıkı sıkıya, “Kuzey komşunuzla meselelerinizi masada görüşün” diye vasiyet etmiş, AKP yönetimi Laik ve Demokratik Cumhuriyet’i, Kuzey Komşusu ile savaşın eşiğine taşıyıverdi.

En ağrıma giden şey ise, bölgemizde tek dostu kalmayan ülke olarak Suudi savaş uçaklarına hava alanlarımızı tahsis edilmesi.

Duyunca gıcık oldum, uçaklar gelince sinirimden ağlayacaktım.

Bir başka yerde daha önce de yazmıştım. Rahmetli anacağımın babası, Mehmet Dedem, 7 yıl boyunca Yemen çöllerinde esir kalmış. Arapları hiç sevmezdi. Oysa dini bütün bir sevgi sembolüydü:

“Aman çocuklar Araplara hiç güvenmeyin. Arap’tan Türk’e dost olmaz yavrularım. Esir düşen din kardeşini eğik kamasıyla delik deşik edip, midesinde altın arayanları gördüm. Sakın ola Araplara arkanızı dönmeyin, sizi sırtınızdan vururlar. Aman dikkat edin.”

Dedem 1962 yılında Kurban Bayramı sabahı vefat etmişti. Bir gün önce İstanbul’dan gelmiş ve doğruca hasta yattığını öğrendiğim dedeme gitmiştim. Ona verdiğim bir haberle öyle rahatlamıştı ki, o sevinci hala gözlerimin önündedir:

“Dede, otobüsten indiğimde eve gelmeden parkta arkadaşlarla çay içiyorduk. Eski Devlet Arşivleri Genel Müdürü Halil Tekin Bucaklı amcayla karşılaştım. Bana bir olay anlattı, müthişti. Suudi Krallığı kurulduktan bir süre sonra, onların tarikat anlayışına mezarlar ve türbeler günah sayılırmış ve Hazreti Muhammed’in kabrini bile yok edeceklermiş. Bunu duyanca, bizim Atatürk bir haber göndermiş. Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kurulduğu dönemde hem de. Demiş ki, söyleyin o krala, bana çizmelerimi yeniden giydirmesin. Ve türbenin yerle bir edilmesini önlemiş.”

Dedem hasta yatağında halsiz durumdayken, sanki bir anda gençleşmişti. Yarı açık gözleri parlamış, yataktan bir çırpıda doğrulmuştu:

“Ey benim büyük Rabbim, Bu büyük insanı başımızdan eksik etme güzel Allah’ım.”

Öyle rahatlamıştı ki, sevgili anacağım bile sanki en büyük sevincini yaşamıştı. Ancak sabah erken saatlerde başucuma gelmiş, başımı okşayarak beni uyandırmıştı:

“Oğlum, Mehmet Deden ölmüş, biz babamla oraya gidiyoruz. Sen uyu. Allah senden razı olsun, dedeni dün o haberle rahatlattın ya, o huzurla rahatlıkla son nefesini vermiş.”

Dedemin evine vardığımızda hemen tüm akrabalar ve komşular oradaydı. Bir gece önceki konuşmada bulunan Şerife Teyzem de boynuma sarıldı:

“Günlerce sesi soluğu belli belirsiz olan dedeni kendine getirdin, Allah razı olsun kuzum.”

Sanki dedem üstü örtülü yatağından hala bana sesleniyordu:

“Aman oğlum dikkat edin, Arap’tan Türk’e dost olmaz. Araplara sakın güvenmeyin.”

Gün geldi, bakın nerelere çattık.

Rus uçaklar Suriye’de Bayır-Bucak Türkmenlerinin üstüne bomba yağdırıyor. Bizim uçakların Suriye hava sahasında uçmaları yasak. Daha doğrusu, Rusya Türk uçakları görürse vuracak. O yüzden bizim uçaklar uçamıyor.

Peki ne oluyor?

Suudi Arabistan uçakları bizim hava alanlarımızdan kalkıp Suriye’de IŞİD avına çıkmış gibi olacak, eğer Rus uçakları önlerine çıkarsa çatışacaklar.

Hesap ne?

Bence, Arap uçakları Ruslar tarafından düşürülürse, tüm İslam alemi ayağa kalkacak, diye düşünüyorlar. Evdeki hesap buysa eğer, biz gene çuvallarız.

Çünkü, hangi İslam ülkesi, hangisi ile dost ve müttefik ki, Ruslar Arap uç ağı düşürünce bir anda dünya çapında bir araya gelip ortak tepki verebilsinler?!

Sahi, bunca ülke ve şeyhlik var; her biri Müslümanlığa ayrı yorumlar ve ilkeler getiriyor. Hangisi gerçek İslam ülkesi, hangisi diğeri ile samimi dost, var mı bilen?

Ortadoğu’ya barış lazım, barış.

Barış için de sağduyu lazım.

Nerdeeee?!?!