Sokağın anlatıcısı: Adem Erkoçak “Sesler, yüzler, sokaklar…”

Gazete Duvar’daki yazılarından âşina
olduğumuz muhabir ve gece editörü Adem
Erkoçak, aynı zamanda yazar ve Editör
Tanıl Bora ile birlikte hayata geçirdikleri “Bir Berber Bir Berbere…” isimli kitapta, berberleri gezerek derlediği hikayeleri yazdı. “Yengeler Cumhuriyeti” adlı derlemede de bir öyküsü yer alan Erkoçak, Ankara’da başladığı mesleki yaşamını, İstanbul’da devam ettiriyor. Kendine has röportajları ve uslübüyle “yeni bir haber ya da içerik üretimi”ne kapı aralayan ve kendi gündemini oluşturan Erkoçak, onun sözleriyle
“sıradan” insanların hikâyelerini anlatıyor. Bir sokak kâşifi olan Erkoçak’la hem yazma
serüvenini hem de genç bir muhabir olarak
gazeteciliğin bugününü konuştuk

“…Adımlarınızdan yoruldu yollar
Kaç hayat yaşadınız söyleyin
Sesler, yüzler, sokaklar…”
                         Murathan Mungan

RÖPORTAJ/SULTAN YAVUZ

ANKARA-Murathan Mungan’ın yazdığı ve Selim Atakan’ın bestelediği “Sesler, Yüzler, Sokaklar” şarkısı, kenti belki de en güzel Yeni Türkü’nün yorumuyla anlatır. İstanbul’da sokakları bir “flanör” edasıyla gezen Adem Erkoçak’ın anlattıkları, aklıma hemen bu sözleri getiriverdi. Erkoçak, bilinçli bir tercihle insanların arasında gezen, gözlemleyen, onlarla sohbet eden ve hayata seyirci olmak yerine, içine karışmayı tercih eden özgür bir ruh…
1982 yılında Ankara’da doğan Erkoçak’ın üniversite macerası, Ankara Üniversitesi Astronomi ve Uzay Bilimleri bölümüyle başlamış. Okulun ilk yılında, “Uzay Teknolojileri” başlıklı bir konferasta, “teknoloji denilen kavramın en gelişmiş düzeyde silahlar olduğunu” görünce bölümünden soğumuş. Okumaya devam etse de, “bölüm kafasında bitmiş” ve uzun süredir ilgisini çeken fotoğrafçılığa merak salmış. Fotoğraf ise ona sinemanın, müziğin ve tiyatronun yolunu açınca, “Fen Fakültesi’nde sanatla uğraşan biri olup çıkmış.” Erkoçak, üniversite hayatına başlamadan önce kafasında tek bir amaç varmış: Bir kuruma, mesaiye ve yöneticiye tabi olmadan çalışmak. Fotoğraf bunun için iyi bir yardımcı olmuş. Sonrasında kameramanlık da öğrenen Erkoçak, okuldan mezun olmuş ama sırf “okumuş olmak için.”
Erkoçak, çalışmadan yaşamanın Ankara’ya göre olmadığını anlamış ve fotoğraf ve kamera gibi işler nadiren karşısına çıkmış. Fakat iş yelpazesini geniş tutan Erkoçak, ecza deposunda da, hediyelik çay kaşığı işinde de sinema derneğinde de çalışmış. Erkoçak, “Mesela ecza deposunda bir- iki aylık iş oluyordu, sürekli olursa gitmiyordum zaten, o geçici işi yapıyor, aldığım para ile maksimum idare edebildiğim süre boyunca keyfimce yaşıyordum, o para bitince de başka bir geçici iş… Bu şekilde yılda 2-3 iş kurtarıyordu beni, çünkü tüketmeden yaşıyorum” diyor.


İstanbul yolcusu kalmasın!
İstanbul’a ilk gidişinde, Kadir Has Üniversitesi’nde Spor İletişimi programına girerek temel gazetecilik eğitimi alan Erkoçak, kısa bir süre CNN Türk spor servisinde staj yapmış. Para alamayınca, mecburen Ankara’ya dönen Erkoçak, “İstanbul görmüş biri için Ankara’da nefes almak bile zor” diyor. Daha sonra burslu olarak okuyacağı Nazım Hikmet Sinema Akademisi için ikinci kez İstanbul’a giden Erkoçak, Türk sinemasının önemli yönetmenlerinden ders almış ve bu süreçte İstanbul’da ayakta kalmayı öğrenmiş. Bu büyük şehirde geçici işler yaparak çok daha kolay yaşayabileceğini kavrayan Erkoçak, burada öğrenciyken hazırladığı “Gâvurun Parası” isimli belgeseli ile dikkatleri üzerine çekmiş. Sinema sektörüne girmek istese de, işlerin bu alanda da parayla döndüğünü gören Erkoçak, sinema sektöründen de sıyrılarak, “sadece yaşamaya” devam etmiş.
Daha sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde yüksek lisansa başlayan Erkoçak, bu süreci de esprili bir dille anlatıyor, “Bu arada, az tüketim taktiği nedeniyle öğrenci akbili kullanmak için Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde yüksek lisansa başladım. Üstelik bu sayede bir de burs kazandım. İki kere işe yaradı. Hem bir şey yapmak zorunda değildim hem iyi kötü para geçiyordu elime. Böyle olunca bol bol geziyordum sokaklarda, hiç gitmediğim yerlerde. O dönemde çok acayip bir iş çıktı karşıma: Meyhane muhabirliği. Ofise gitmiyorsun, akşam çalışıyorsun ve işyeri olark meyhanelerde geziyorsun. Çok ballı bir işti. Ama galiba 2 yılı geçmişti ki tadı kaçmaya başladı. İlk defa düzenli maaş aldığım için baktım 2 sene yaşabileceğim param da birikmiş, bıraktım o işi. Yine gezmelere devam ettim.
Gazete Duvar’a çıkan sokak
O sırada aklıma gezip gördüğüm, sohbet ettiğim insanları anlatmak geldi. Nasıl yaşıyordu, hayatla nasıl baş ediyordu, benim kabul edemediğim şeylerle nasıl mücadele ediyorlardı; konuşabildiğim her insanla konuşmak istedim. Sonra ilk insan hikâyemi yazıp Evrensel Gazetesi’nde daha önce tanışmadığım ama aynı mahallede yaşadığımızı öğrendiğim Sinem Uğurlu’ya yolladım. Basılı olarak yaptığın bir işi görmek çok güzel bir duygu. Hele bir de konuştuğum insana götürüp gösterince ve çok güzel bir tepki alınca devam edeyim dedim. Evrensel’de birkaç ay boyunca her hafta bir hikâyem yayınlandı. Ama zaman geçtikçe telif diye bir gerçekle yüzleştim. Yaptığım işlerin maddi bir karşılığı yoktu.
Birikenler de erken bitti çünkü o arada evlendim! Derken yine bir maddi ihtiyaç doğdu. O sıralarda Gazete Duvar kurulalı çok olmamıştı. Bir gün gittim, Genel Yayın Yönetmeni Ali Duran Topuz’un kapısını çalıp derdimi anlattım. Böylece hikâyelerimi Duvar’a yollmaya başladım. Sonra “bir internet mecrasının nasıl olur da gece editörü olmaz” diye yine Ali Abi’nin kapısını çaldım ve dedim ki ‘ben zaten normalde sabaha kadar oturuyorum, hazır oturmuşken sizde gece editörü olsam ya’ dedim. Onların da ihtiyacı varmış, böylece başladık.
Evet, mesaili bir işim oldu ama en azından ofise gitmiyorum. Bir yandan da hikâyelerime devam ediyorum. Duvar o anlamda çok kolaylık sağlıyor bana. Bir uyum oldu aramızda.”
Muhabirliğin keyifli yanı
Erkoçak’a göre muhabirliğin en keyifli yanı, eğer onun gibi sadece insan hikâyesi yazıyorsanız, farklı insanlarla tanışmak, sonrasında onlarla dost olmak, insanlara karşı önyargılarınızın yıkılması ve birçok tecrübeyi dinlemek. Hazırladığı bir haberin çok okunduğunu görmenin ise editörlükte en keyif aldığı durum olduğunu söylüyor. Erkoçak, mesleğinde keyfini kaçıran durumları ise şöyle anlatıyor, “Her şeyi bilme, her şeyden haberdar olma zorunluluğu… Bu işe başlayana kadar akıllı telefon bile kullanmıyordum. Bunu bir üstünlük diye söylemiyorum, ihtiyaç duymamıştım. Ki muhabirlik yaparken bile kullanmadım. Sokakları tamamen içgüdüsel olarak geziyorum. Ya da insanlara sora sora ilerliyorum. Ki zaten hikâyeler de böyle çıkıyor…”
Erkoçak, Antalya’da karşılaştığı bir minyatür ayakkabı üreticisinin kendisini çok etkilediğini söylüyor. Bülent Aktaş isimli kişi, sadece minyatür ayakkabı yaparak dünyayı geziyor ve özlediğinde de Türkiye’ye geliyormuş. Çin’den Brezilya’ya kadar her yeri gören bu adam ve karavanla Türkiye’yi gezen Belma Koray, Erkoçak’ın unutamadığı röportajlarından olmuş. Gezmeyi bu kadar seven bir insan için, gezginlerden etkilenmek çok da şaşırtıcı olmasa gerek… Zaten Erkoçak da, “Verdiğim örneklere bakarsak sanırım içimdeki gezme, başka diyarları görme isteğinin bir yansıması olmuş diyebilirim” diyor.
“Gazetecilik, itibar anlamında yerlerde sürünüyor”
Gazeteciliğin mevcut tanımı içinde değerlendirildiğinde, kendisini tam olarak buraya oturtamayan Erkoçak, belki de başka türlü bir gazetecilik ya da muhabirlik tanımını yapıyor. Erkoçak, kendi işini, bilinen anlamdaki gazetecilikten şu sözlerle ayırıyor, “Aslında bir muhabir sayılır mıyım, bilmiyorum. Çünkü medya organlarına bakarsanız politikacıların, ünlülerin, spor dünyasının basın bülteni şeklindeler. İnsana yer yok. Ancak birbirlerine zarar verdiklerinde sayfalarda yer buluyorlardı. Ben buna bir itiraz olarak sadece insan hikâyesi anlatmak istedim. Suç işlemeden ya da sansasyonel bir işe bulaşmadan da insanlar medyada yer bulsun diye düşünmekti gayem. O yüzden aslında hâlâ araftayım, kendime gazeteci diyemem…”
Günümüzde kendisinin de dâhil olduğunu söylediği gazetecilere dair olumsuz bir bakış açısının hâkim olduğunu kaydeden Erkoçak, bunun nedenini ülkede bağımsız medyanın kalmayışına bağlıyor. Erkoçak şunları söylüyor, “Her alanda olduğu gibi burada da kutuplaştık. Gerçi medyada eşit bir dağılım söz konusu değil, bir taraf 90 iken bir taraf ancak 10. Bu zaten mesleki onur denilen şeyin yittiği bir durumu yaratıyor. İnsanların bir şey yapmasına gerek yok. Sadece birinin sesi olmayı kabul eden her gazeteci kendi değerini yok ediyor. Maalesef kendini muhalif diye adleden basında bile yalan haber, kaynaksız haber ya da sadece insanların duygularına yönelik, onları ‘kaşıyan’ bir dil kullanılıyor. Bence gazetecilik itibar anlamında yerlerde sürünüyor.”
Özellikle genç gazetecilerin ve gazeteci adaylarının piyasadaki mevcut duruma kendilerini alıştırarak girmelerini tavsiye eden Erkoçak, “Eğer bir bilinç geliştirememişseniz, gazeteci olarak sadece örgütlü olmak da bir işe yaramıyor. O yüzden üniversite okuyan herkese olabildiğince kendilerini tanıyarak geliştimelerini öneririm. Jack London, John Steinbeck, Yaşar Kemal, Garcia Marquez, Saramago ve bir sürü yazardan mücadele yöntemlerini öğrenebilirler. Ücret konusunda yapacak bir şey yok, o yüzden değerli ve kalıcı işler yapmaya bakmalı ki, paradan bağımsız bir değeriniz olsun” diyor.


“Derdim sisteme kapılmamak ama hayata kapılmak”
Erkoçak, haber değeri taşıdığını düşündüğü ya da yazılmaya değer hikayeleri nasıl bulduğuna dair soruma, “Sokaklarda yürüyorum, acele etmeden, sağ sola bakarak, insanlarla konuşarak, insanlara ‘malzeme’ olarak bakmayarak, ‘bu insanın hikâyesinde ekmek var’ demeyerek. Yazmadığım hikâye sayısı çok daha fazladır. Önemli olan sizin nasıl yaşadığınız bence. Onu sağlam kurarsanız gerisi gelir” sözleriyle karşılık veriyor.
İstanbul’da çalışmak, insan açısından çok zengin bir alan sunduğu için hikâyelerin bitmediğini belirten Erkoçak, burada iş özelinde hiçbir şekilde zorlanmadığını kaydediyor. Erkoçak, “dinlemeye niyet ettikten sonra, her yerde bir anlatıcı bulunduğunu ve bunun için bir şehre bile gerek olmadığını” vurguluyor. Erkoçak, derdinin “sisteme kapılmamak ama hayata kapılmak” olduğunu ifade ediyor. Ev, araba, ofis gibi “hücrelere” hapsolmak istemediğini ama sokağın da bazı çizgileri olduğunu kaydeden Erkoçak, “Sokağın sert bir yanı da vardır ama o sertlik de bu sistemin eseri. Sisteme uyumsuzluğu illegal bir sisteme uyumlanmakta bulanlar da var. Bu ilgimi çekmedi. Belki de korktum, bilmiyorum. Kendi halinde yaşayan, dışarıdan bakıldığında özgün görünmeyen insanlarla temas etmek en büyük merakım. Zaten varlığıyla sivrilen, dikkat çeken ya da onun üzerinden kendimin dikkat çekeceği kişilerden biraz uzak duruyorum açıkçası” diyor.
Yazılarında, okuyucuyu etkilemekten ziyade “bir şekilde hayatına girerek ona rahatsızlık verdiği insanı, kendi dinlediğine en yakın şekilde anlatmaya çalıştığını” söyleyen Erkoçak, yazılarında görünmez olduğunu ve imkanı olsa, imzasız çıkmasını arzuladığını sözlerine ekliyor.
Erkoçak, insan hikayelerine odaklandıktan sonra hemen herkesle hiç çekinmeden konuşabilme özelliğini kazandığını söylüyor. Erkoçak, “Hangi işle meşgul olursam olayım o işin üzerime yapışmamasına, mesleki deformasyona uğramamaya çalışıyorum. O nedenle de bulunduğum yerlerde ismimin önüne herhangi bir sıfat eklemeden tanışıyorum insanlarla. Ve o şekilde başlayan bir sohbetin illa paylaşılması gerekmiyor. Bazen ben de hırslarıma yenik düşebiliyorum, o zaman da soruyorum: ‘Bunları yazayım mı’ diye. Tabii bu doğrudan gidip ‘ben şuradan ve şu amaçla geliyorum’ dediğim durumlar için geçerli değil. Orada zaten ilgi çeken bir şey gördüğüm için konuşmak istiyorum. Ama böyle bile olsa yazmaktan imtina ettiğim zamanlar oluyor. Beni iten en büyük kuvvet ‘bu güzel insanı başkaları da bilsin’ düşüncesi. ‘Of ne hikâye’ dediğim elbette oluyor ama onu bana dedirten duyguya kapılmadan sohbeti sürdürmeyi seviyorum” diye anlatıyor.
“Soruları yanıtlamak soru sormaktan çok daha kolay!”
Erkoçak, yazılı basının fiilen ortadan kalktığına ve insanların gündelik haberleri internetten takip ettiklerine dikkat çekerek, bu durumun kâğıt israfını önlediğini söylüyor. Bunun yanı sıra, dosya, derinlemesine konular ve dergi formatındaki işlerin basılı olması gerektiğini savunan Erkoçak, “İnsanın elinin altında bir şeylerin olması gerekiyor. Eğer bir konuda derinleşecekseniz bunun akıllı telefonla sürekli bildirim alırken yapmak imkansız çünkü… İçerik olarak internet haberciliği asparagas diliyle hareket etmeyi seviyor maalesef. Ya da ‘sansasyon’, ‘son dakika’ gibi ifadeleri. Bunlar olmasa ilke olarak gazetecilik yapılsa çok daha iyi olur…”
Röportaj yapılan taraf olmanın güzel bir duygu olduğunu ifade eden Erkoçak, “Hep dinleyen olarak, bir kez de ben anlattım ve bunu da istiyordum. O nedenle memnunum. Ve şunu da diyebilirim: Soruları yanıtlamak soru sormaktan çok daha kolay!” diye belirtiyor.
Bu kadar çok insan hikayesini biriktirmiş, iyi bir dinleyici ve iyi bir edebiyat okuru olan meslektaşıma sormadan edemiyorum, “Gelecekte bir roman yazma fikrin var mı?” Erkoçak beni yanıltmıyor ve bunu çok istediğini de sözlerine ekliyor. Adem Erkoçak, farklı yollardan ve mücadelelerden geçerek şimdi durduğu noktaya gelmiş. Mesleğini çok seven her insan gibi ilham olmayı da biliyor. Anlatacak nice hikâyelerin, nice tanıklıkların olsun Adem…