Sorgucu: Hiç olmazsa Atatürk Bulvarı’nı kurtaralım

Mimar Erdal Sorgucu

Ankara’ya mimari dokunuşlarıyla iz bırakan ve hayatta olan tanınmış mimarlarla gerçekleştireceğimiz “Ankara’ya iz bırakan mimarlar” röportaj serisi belli aralıklarla sizinle olacak. İlk röportaj konuğumuz, Yenimahalle’deki Nazım Hikmet Kültür Merkezi ve Gaziosmanpaşa’daki Damla Petrol tasarımlarıyla adından söz ettiren Mimar Erdal Sorgucu… Sorgucu, Bolu’daki pek çok projeye de imza atan ve sadece mimarlıkla değil, karikatürle de eş zamanlı olarak ilgilenen bir isim… “Mimarlıkta Kaybolmak” isimli kitabıyla mimarlık anlayışını ve mesleki yaşamını anlatan Sorgucu, pandemiden sonra bu çalışmasını yayınlayacağını söylüyor. Röportajımızın ilk kısmında, Sorgucu’nun yaşamını ve söz konusu iki yapının öyküsünü dinliyoruz

SULTAN YAVUZ/ANKARA

“Neden mimarlıkta kaybolmak? Çünkü bir hayatın mimarlığın içine akmasından, içinde erimesinden söz ediyoruz. Ilmek ilmek örülen bir hayattan, çabadan, mücadeleden ve geçip giden yıllardan… Mimarlık, karikatür macerasıyla beraber 40 yıllık bir var olma ve kendini ifade çabası benim için. Meslek hayatım boyuınca kat ettiğim onca yoldan sonra dönüp baktığımda özellikle yapma biçimi açısından, mimarlıkta kaybolmak deyiminin beni ve mimarlığımı iyi anlattığını düşünüyorum. Mimarlık adındaki bu büyülü dünyanın kuytu köşelerinde günler ve geceler boyunca boğuşup durdum. Gerek seçeneklerin sonsuzluğunda gerekse detayların toplu iğne başı büyüklüğündeki kuyu derinliklerinde kendi yalnızlığımın karanlığına sığınarak mimarlıkta kayboldum adetâ… Kendime doğru çıktığım bir yolcukluktu bu, ne zaman, nerede biteceğini bilmediğim ve hiç merak edip sormadığım, sormayacağım bir yolculuk…”
“Mimarlık’ta Kaybolmak” isimli kitabında Erdal Sorgucu bu cümleleri yazıyor… 40 yıllık bu çoklu deneyim elbette sohbetimize de yansıyor. Sorgucu, bazen bir mimar olarak bazen üniversitelerde verdiği dersleri yürüten bir akademisyen gibi bazen bir edebiyatçı ve bazen de yaşamı mesleğiyle kavrayan bir insan olarak anlatıyor…
Sorgucu ile ofisi olarak da kullandığı evinde buluşmak üzere kapısının zilini çaldığımda, karşıma çıkan Sorgucu’yu, ilk anda ünlü Amerikalı Yazar Ernest Hemingway’e benzetiyorum. Sorgucu ile birlikte beni karşılayan evin kedisi Kömür’le de sıcak bir tanışmanın ardından, çalışma alanına yol alırken siyah bir piyanoya gözüm takılıyor. “Acaba kendisi mi çalıyor?” diye düşünürken, kızına ait olduğunu öğreniyorum. Asma kata çıkarken, merdivenler boyunca duvara eşlik eden devasa kitaplığa hayranlıkla bakarken, Sorgucu kahve yapmak üzere mutfağa yöneliyor. Kitaplık, çok yönlü bir okumanın kanıtı niteliğinde… Karl Marx’ın eski baskı külliyatı bir yana, felfese kitapları, romanlar, şiir, mimari, sanat kitapları diye hızlıca takip ederken, Sorgucu’yu ilk anda Hemingway’e benzetmem, kitaplarıyla arasında bağ kurmama neden olarak gülümsememe yol açıyor.
Kendinden söz etmeye başlayan Sorgucu, 1959 yılında Çiçekdağı’nda doğmuş ve iki yaşındayken ailesiyle Ankara’ya taşınmışlar. Ankara Koleji’ni bitirdikten sonra İstanbul Teknik Üniversitesi’nde mimarlık okuyacak olan Sorgucu, bir Ankara sevdalısı olmadığından, gittiği İstanbul’da kalmayı istemiş ama mezun olduktan sonra bazı özel sebeplerle Başkent’e geri dönmüş. Üniversiteye girdiği 1978 yılı ise Türkiye’de 12 Eylül öncesinin tüm siyasi atmosferini yansıtmaktadır ve aslında Sorgucu, seçeceği meslek konusunda ikilemdedir. Kendi ağzından dinleyelim:
“Karikatür ve mimarlık eğitimim hep birlikte yol aldı”
“O dönemde başarılı öğrencilerin çoğu tıp okuma hevesindeydi ve bir yandan karikatür çizen ben, tek tercihle Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girmek istiyordum. İlkokulda özellikle çok iyi araba çizebildiğim için ‘ressam’ derlerdi ve resim yeteneğim 1976 yılında çizmeye başladığım karikatürlerle devam ediyordu. ‘Çizgi’ denildiğinde de insanların aklına mimarlık geldiği için, ‘Sen mimar ol’ derdi büyüklerim. Benim kafamda hem mimarlık hem de Siyasal Bilgiler vardı. Üniversite tercihlerimdeyse sürü psikolojisine uyarak yedi tıp, beş mimarlık fakültesi ve puan itibariyle son sıraya da Siyasal’ı yazmıştım. Ne olduğunu çok bilmesem de, kazandığım mimarlık bölümünde bir şekilde başarılı olacağımı hissettmiştim. Hatta o dönem, siyah beyaz televizyonda Ayn Raynd’ın yazdığı ‘Hayatın Kaynağı’ filmini izledikten sonra çok etkilenip kendimce bir sürü gökdelen çizmiştim.
Ben mimarlık okumaya giderken, dönemin siyasi koşulları içinde kendimi karikatüre verdim ve çizimlerin İstanbul’da bazı dergilerde yayınlandı, sergilerde yer aldı. Karikatür ve mimarlık eğitimim hep birlikte yol aldı. Çok küçük bir örgütlülük teşebbüsüm oldu ancak oradaki arkadaşların kafa yapısı anlaşabileceğim hayat ve düşünce tarzına çok uzaktı. Evet, müthiş umutlar veren, benim de bunu hissettiğim yıllardı ama Nazım Hikmet’ten bahsedince, ‘Okuma bunları’ diyen bir çevreyle bir araya gelmem mümkün değildi. Biraz da asosyal olduğumdan, kendimi ifade etme aracım olan karikatür beni mutlu ediyordu. Zaten o yapının ne kadar çürük olduğunu, 12 Eylül Darbesi’ndeki müdahele gösterdi. O inançlı ve romantik tavır daha öncesine ait bir grubun hareketiydi, biz o ilhamla iyi şeyler umarak ilerlemeye çalıştık ama olmadı…”
Mimarlık yarışmalarıyla gelen başarılar…
Sorgucu, Ankara’dan İstanbul’a giderken çok hoşnut olduğunu, çünkü Ankara’yı dünyanın diğer pek çok başkentii gibi soluk ve resmi bulduğunu ifade ediyor. O zamana kadar mimari bir bilinçle de kente bakmadığını belirten Sorgucu, mimarlık fakültesindeki hocalarının Ankara’yı mimari açıdan övdüklerini anlatıyor. Sorgucu, “Ankara, hocalarımın döneminde gerçekten de bir mimarlık cenneti ve uluslararası standartlarda projeler uygulanmaya çalışılmış. Planlama anlayışında mimarlık öne çıkıyor ve dolayısıyla geri döndüğümde bir farkındalık içindeydim” diyor.
Ankara’ya döndüğünde Vedat Dalokay’ın bürosunda kısa süre çalışan ancak Dalokay’ın parti kurma dönemi olduğu için ofisine pek uğramadığı bu dönemde İş Bankası’na geçiş yapan Sorgucu, söz konusu işyerinin de kendisini tatmin etmediğini ve tasarım dünyasında olmak istediğini fark eder. ODTÜ’deki masterını bırakarak İzmir’e askere giden Sorgucu, tanıdığı mimar arkadaşlarıyla beraber yarışmalara katılmaya başlayacaktır. Askerdeyken katıldığı Şehirlerarası Otobüs Terminali yarışmasında ikinci olan Sorgucu, içlerinde Bolu Devlet Hastanesi projesinde birincilik, Çalışma Bakanlığı’nın yarışmasında da üçüncülüğünün olduğu toplam yirmi yarışmada pek çok ödüle değer bulunacaktır.
Söz konusu yarışlarda elde ettiği başarılarla ve sosyal çevresiyle “Ankara’nın onu tuttuğunu” kaydeden Sorgucu, bu dönemde Ankara’ya da artık bir mimar gözüyle bakmaya başlar. Sorgucu, “Anladım ki Atatürk Bulvarı Türkiye’deki mimarlık müzesi… Çok nitelikli ve uluslararası ölçekte yapıların olduğu bir bulvar. 1980’lerden sonra Eskişehir Yolu da gelişti, birden bire bakanlıkların olduğu bir yere dönüştü. Yeni önemli yapıların nasıl yükseldiğini gördüğümüz deneysel bir labaratuvar” diyor.
Bolu’daki çalışmalar
Askerden sonra büro açan ve yakın çevresinden gelen yap sat işleriyle ilgilenen Sorgucu, yarışmalara girmeye devam etmektedir. 1990’lı yıllarda Bolu hikâyesi başlayan Sorgucu, İzzet Baysal’ın ideali olan tıp fakültesini kendisinin yaptığını belirterek, bundan duyduğu memnuniyeti dile getiriyor. O sırada deprem olduğu için projede değişikliğe giden Sorgucu, Bolu’yla olan bu ilk temasın ardından, peş peşe projeler alır. Geçen yıla kadar üniversite için çeşitli projeler yapan Sorgucu, fakülte binaları, kongre merkezi, sosyal aktivite merkezi, Bolu Belediyesi kültür parkı, kent meydanının düzenlenmesi gibi pek çok yapıya iz bırakır.
Sorgucu, “Geçtiğimiz yıla kadar epey yoğun tempolu bir süreç yaşadık. Şimdi durulma ve geriye dönüp bu kitapla bir anlama ve tartışma çabası içindeyim. Gece gündüz çalışarak, işimi ticaret değil tasarım olarak görüp, güçlü bir tutkuyla kendimi ifade etmeye çalışma sürecimin ardından şimdi sindirmeye ve anlamaya çalıştığım bir dönemdeyim” diyor.
“Belki de mimarlık, sanatın cendereye alınıp sıkıştırıldığı bir uygulama işidir”
Sorgucu, mimarlık sanat mıdır soruma, mimarlığın kelime anlamı olarak bu ifadeyi karşılamadığı yanıtını veriyor. Sanatın kendi içine kapanıp, toplumu ya da kişileri hedefleyerek üretmek ve ifade biçimini kendi sorumluluğunda paylaşmak olduğunu söyleyen Sorgucu, mimarlığın ise bir ekibi yönetmek ve işveren talebi ekseninde hareket etmek olduğunu belirtiyor. Sorgucu, şu eleştiride bulunuyor: “İşvereni ikna edebilirsiniz ama iş bir inşaat grubu tarafından uygulanıyor. ‘Şunu yaparken bize sorsaydınız’ gibi mimarların tartışmaları eksik olmaz ve ben tasarladığım bir çok binanın fotoğrafını çekemiyorum. Çünkü çoğu kamu ihalesi karanameside en düşük fiyat veren kişilere verildiği için onların kontrolörlüğünü yapamadım. Yapabildiklerim, Ankara’da Damla Petrol ve Nazım Hikmet Kültür Merkezi…
Evet, bir yandan işin tasarım kısmı var, bir takım yazılı metinle bir çalışma odasını, laboratuvarı ya da dersliği yapıp, bir biçim ve hayat veriyorsunuz. Bu kısmında bir sanatsal özden bahsedilebilir. Zaten bunu hissedemezseniz, yaşayamazsanız kafanızda bir araya getirmeniz mümkün olmaz. Belki de mimarlık, sanatın cendereye alınıp sıkıştırıldığı bir uygulama işidir. Sanat demek isterdim ama sanatsal bir duyarlılık taşıması önemli olsa da, bu her zaman yetmiyor ya da görünmüyor. Çünkü bazı siyasi parametreler bu şekilde işlemiyor.”

Damla Petrol-Yönetim merkez

Damla Petrol’ün uygulaması, tasarımla çok yakın olduğundan benim için çok kıymetli…”
Damla Petrol tasarımının kendisi için çok önemli olduğunu vurgulayan Sorgucu, bu yapı ile Ankara’daki büyük bir yanlışla yüzleştiğini belirtiyor. Ankara’daki yapılaşma ve şehirleşmenin kangren olmuş haliyle yüzleştiğini kaydeden Sorgucu şunları söylüyor:
“Ankara 1920’lerde Hermann Jansen ile planlanan bir kent ve bu açıdan Türkiye için en iyi örnek. Fakat Jansen bu planlamayı yaparken nüfusun 1980’li yıllarda 200 bin olacağını varsayarak yapmış, oysa 1940’larda nüfus zaten bu sayıya ulaşmış. Jansen’in düşündüğü Bahçelievler, GOP, Kavaklıdere ve Yenimahalle gibi küçük bahçeleri olan sevimli evler ve nüfusun 2 milyon olacağını bilseydi, muhtemelen farklı planlardı. Ne yazık ki ondan sonra yapılan her planlama çabası, sorunu hep halı altına süpürmek olmuş. Kat artışı verdiler, küçük parsellere üç, dört katlı yapabilirsiniz dediler, belediyeler vaadlerle gelip 5 kata izin verdiler ve gelinen tabloda, parçalanmış olan bu küçük parsellerde o küçük bahçe güzel ama binayı yükselttiğinizde 6 metrelik anlamsız bir boşluk haline geliyor. Perdeyi açamadığınız gerilimli bir aralığa bakıyorsunuz yani.
İkinci sorun da, bu parselleri yıkıp, hastane, okul gibi büyük binalar yapıyorsunuz, otoparkı var mı? Yok. Ankara’ya bakınca, infilak etmiş parçaların dağılması gibi bir planlama görüyorum. Siz kamusal hayatı o nüfus yoğunluğuna koyunca kent elde edemiyorsunuz. Avrupa’da kent merkezinde heybet hissedersiniz. Ankara’da küçük küçük yapılar içinden kamusallık elde edilmeye çalışılıyor. Belediye bunları hizada tutmak için dengelemek istiyor, imar kurallarıyla o küçük parselde ne yapacağınızı söylüyor. İşte bir buçuk metre önden çıkma, yandan 1 metre balkon, çatı yüksekliği… Peki mimar olarak ben ne yapacağım? Nasıl bir katkım olacak? İşte Damla Petrol’de, küçük bir parselde bu çıkmayı tartıştım. Bu çıkmanın anlamı, normalde her yerde imarın size verdiği bir hak ama ben kenardan keserek heykelsi bir objeye dönüştürdüm. Yanda ise balkondan kopup bu durumla yüzleşen bir yapı. Uygulama da tasarımla çok yakın olduğundan benim için çok kıymetli…”
Nazım Hikmet Kültür Merkezi
Sorgucu, Yenimahalle Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nin de kendisi için çok özel olduğunu söyleyerek, bu binada da farklı bir tartışma olduğunu belirtiyor. Kültür merkezi için düzenlenen yarışmada birinci olan Sorgucu, burada da çevre verileri ve komşuluk ilişkilerini merkeze alarak, boşlukta bir yapının kendi kimliğiyle ikonik bir görüntü oluşturmasını amaçladığını dile getiriyor. Sorgucu, “Kendi varlığı çevresiyle birlikte oluşsun diye düşündüm. Daha kompakt, cephesinde tüm kente açılan fuaye sisteminin olduğu bir yapı. Biliyorsunuz, normalde fuaye içeride olur ama burada tüm kente bakan bir fuaye arzu ettim. Benim açımdan tek sorun, kullanımdaki çok amaçlı salon… Ben daha farklı bir tasarım yapardım ama kendileri çözmek istemişler. Bana danışılmadı yani, bu nedenle buruk bir tad olarak damağımda kaldı” diye anlatıyor.
Melik Gökçek’in yönetimi sırasında Ankara’nın zarar görerek, vahşi bir jungle’a dönüştüğünü ifade eden Sorgucu, şunları söylüyor:
“Halının altına süpürülen arsa rantı gibi sorunlar vardı ama bu mahcup ya da örtük yapılırdı. Gökçek’le birlikte küstahça ve aleni yapılmaya başlandı. Kim, nereden, neyi tutturduysa onu aldı, beş katlı binanın yanında 29 katlı bina gördük ve kent imajı itibariyle kontrolden çıkmış durumda. Daha sonraki nesiller başka tür bir yapılaşmayla nasıl çözerler bilmiyorum ama hiç olmazsa Atatürk Bulvarı’nı kurtaralım. Türkiye mimarlığı açısından önemli bir tarihi anlatıyor, Ulus’tan Çankaya’ya doğru yapılaşan her dönemin özgün eserlerini bırakabilen bir çizgi korunmalı…
Yaşamkent gibi yeni yapılaşmaların buradaki deneyimden yola çıkılarak, ders alınarak yapılmasını isterdim ama o fırsat da kaçtı. Ufacık evler, altyapı problemini çözelim deseniz 30 mülkiyete dağılmış şekilde, mülkiyet üzerinden dirençle karşılaşıyorsunuz. Yeni nesil yetenekli mimarların yeni projelerle bizim hayâl edemediğimizi hayata geçirmelerini dileyelim.”