The Roof: Eski komşuluk ilişkilerini ve dayanışmayı çağıran proje

Emre Güzel ve Miray Gülsoy

Güzel: Amacımız iş birliği kültürünü yeniden hatırlatmak

Gülsoy: Bu modeli herkes kendine ve ihtiyaçlarına göre uyarlayabilir

“The Roof” isimli projenin genç mimarları Emre Güzel ve Miray Gülsoy, birlikte yaşama kültürünü ön plana çıkararak, mekân yoluyla toplumsal dayanışmayı hatırlatan örnek bir sosyal girişimciliğe imza atıyorlar. Kent içinde ortak yaşama alanları yaratarak, insanların bu mekânlarda işbirliği ve üretim içinde bulunmaları yoluyla toplumsal yalnızlaşmaya ve hayat pahalılığına çözüm üretmeye çalışıyorlar. Bu kapsamda kent çalışmaları, söyleşi, atölye ve karma programlar geliştiren girişimci ortaklar, hem toplumsal kutuplaşmaya hem de zorlu ekonomik koşullara, eskilerin dayanışma ruhunu ve komşuluk ilişkilerini çağırarak çözüm buluyorlar. Güzel ve Gülsoy, projelerini 24 Saat Gazetesi için anlattılar

SULTAN YAVUZ – TED Üniversitesi’nin Sosyal İnovasyon Merkezi olan İstasyonTEDÜ’de asistanlık yapan Emre Güzel ve Miray Gülsoy, bir yıl önce hayata geçirdikleri ödüllü projeleriyle hem toplumsal yalnızlaşmaya hem de ekonomik zorlukların yarattığı olumsuz koşullara çare olabilmeyi amaçlayan bir model geliştiriyor. “The Roof” isimli proje, yurt dışında “Co-living spaces” adıyla yaygınlaşan ve Türkiye’de yavaş yavaş gelişen bir yaşam modeli. Hızlı kentleşme sonucu bir çözüm olarak ortaya çıkan kavram, insanların bir arada yaşayabildikleri yatay ya da dikey mekânları kapsıyor.
Ev, apartman ya da bir mahellede de uygulanabilen model ile insanlar kendi özel odaları dışında, diğer insanlarla birlikte ortak yeme, çalışma ve salon gibi alanları paylaşarak hem ekonomik yönden rahatlıyor hem de sosyal olarak yalnızlık çekmiyor. Farklı yaş ve gruptan insanların bir araya gelerek oluşturulduğu örnekler ise özellikle Amerika ve Finlandiya gibi ülkelerde yaygınlık kazanmış. Bazen mortgage krizi gibi ekonomik sebeplerle bazen de sosyal izolasyona çözüm bulmak amaçlı üretilen farklı modelleri Türkiye’ye uygulamaya karar veren Güzel ve Gülsoy, Türkiye’deki mevcut kutuplaşmaya da merhem olabilecek proje için, “21. yüzyılın koşullarına göre komşuluk ilişkilerini ve imece ruhunu düzenlemek” tanımını yapıyorlar. Projeyi, Güzel ve Gülsoy’un kendi ağızlarından dinleyelim…
Sizleri tanıyabilir miyiz?
Miray Gülsoy:“Bu sene TED Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık bölümünden mezun oldum. Bir yıldır TED Üniversitesi Sosyal İnovasyon Merkezi’nde (İstasyonTEDÜ) asistan olarak çalışıyorum, Emre’yle de orada tanıştık. Yazmayı ve alanım olan psikolojiyle ilgilenmeyi seviyorum. Yaklaşık bir yıldır da en çok The Roof ile ilgileniyorum.
Emre Güzel: Ben de TED Üniversitesi Endüstri Mühendisliği’nde öğrenciliğe devam ediyorum ama gurur duyduğum şey, Miray’ın dâhil olduğu Dünya Vatandaşlığı Ek Dal Programı’nda olmam. Kendimi, kâğıt üstünde mühendis ama aslında daha çok sivil toplum aktörü olarak tanımlıyorum. Tasarımcı değilim ama tasarım yapıyorum. Ben de İstasyonTEDÜ’de yaklaşık iki buçuk yıldır asistan olarak çalışıyorum. The Roof’la da geçen yıldan beri aktif olarak ilgileniyorum.
The Roof Projesi nedir? Nasıl başladı?
Güzel: Biz İstasyon’da asistan olduğumuz için, orada sürekli sosyal girişimcilerle iletişim halindeyiz ve Bill Clinton’ın desteklediği uluslararası düzeyde üniversitelerin katıldığı Hult Prize isimli bir yarışma vardı. Her yıl sürdürülebilir kalkınma amaçları doğrultusunda bir problem belirleyerek, öğrencilerden bir iş modeli kapsamında çözüm üretmeleri bekleniyor. O yarışmaya girme motivasyonum vardı ve konu da, genç işsizliği ile ilgili bir iş modeli kurmamız ve bunu sunmamızdı. O sırada, İstasyon’da da çalıştığımız için, biraz da kendimizi denemek içi Miray’la karar verdik. Aslında The Roof ilk başta yarışma bazlı bir fikirdi.
Bizim üniversite de iki senedir bu yarışmaya katılıyordu, biz de üniversitenin finaline katıldık, orada birinci olduk ve bölgesel finallerde de Norveç’e giderek ikinci olduk. Sonunda da iş fikrini hayata geçirebilmek için bir milyon dolar veriyorlar. The Roof’un yolculuğu bu…
Gülsoy: Sosyal sorunlara öğrencilerle çözüm arayan bir yarışma formatıydı ve biz de, ‘Öyle bir yurt modeli geliştirelim ki, öğrenciler söz sahibi olsun, öğrencilerin temsil ettiği, kendilerinden bir şey katabilecekleri ya da bir şeyler alabilecekleri, bir yaşam alanı olsun’ dedik. Yarışma süresince iş modelimizi, her şeyimizi o fikir etrafında geliştirdik ama o süreçle birlikte insanlarla görüştük, farklı geri dönüşler aldık, çok fazla masa başı araştırması yaptık, benzer modellere baktık ve çok farklı örneklerle karşılaştık. Yarışmanın ardından da bu araştırmalarımızla birlikte “ortak yaşam alanları”yla tanıştık.
“Co-living spaces” diye yurt dışında çok yaygın bir model olduğunu öğrendik. Temel olarak, bir bina içinde ya da yatay bir bölgede kalıyorsunuz ve burada size ait özel bir oda bulunuyor, bir otel gibi düşünebilirsiniz. Orayı uzun süreli kiralıyorsunuz, eviniz oluyor yani. Mutfak, salon, çalışma alanı gibi diğer kalan yerleri komşularınızla ortaklaşa kullanıyorsunuz.
Bizim bu modellerde en fazla ilgimizi çekense, iç mekân tasarımının insanları tamamen bir araya getirmek üzerine kurgulanıyor olmasıydı. Çünkü çok fazla mimari modelleri var; kimisi konteynırlardan yapmış, kimisi dışarıdan bina görünümlü ama içine girince sanki bir mahalleyi bina içinde yeniden kurmuş gibi görünüyor. Çok farklı topluluklar için kurulmuş ya da çok farklı toplulukların kendileri için kurduğu ‘co-living’ yapıları var.
“Co-living” kavramını biraz açabilir misiniz?”
“Bizim için en çarpıcı olan kısmı ise yalnızlaşmaya bir çözüm olabilmesi”
Gülsoy: ‘Co-living space’ kavramı, ‘Çok fazla insan var, bu kadar insan belli bir zaman sonra nasıl yaşayacağız’ diye hızlı kentleşmeyle ortaya çıkıyor. Aslında bir bakıma mimari açıdan yeri optimize etmek gibi bir işlevi var. Çok farklı örnekleri var. Bizim için en çarpıcı olan kısmı ise yalnızlaşmaya bir çözüm olabilmesi. Araştırdığımız zaman her kuşaktan insan tamamen aynı dönemin aynı problemlerini yaşıyor, herkes yalnız. 80 yaşındaki biri de çok yalnızlaşıyor, çok hayata dâhil olamıyor, bizim yaşımızdaki insan da aslında bireyselleşmeyle gelen yalnızlığı kendi içinde yaşıyor. O yüzden ‘co-living’in temsil ettiği değerlerde bizi en çok etkileyen kısım buydu, insanları bir araya getirmesi ve mekânın insanları bir araya getirmesi üzerindeki rolünün ne kadar etkileyici olabileceğiydi. Biz daha çok buna odaklanmaya başladık ve ‘İnsanları nasıl bir araya getirebiliriz, mekân bunda nasıl bir rol oynayabilir?’ diye kafa yorduk. Uzun vadede de amacımız böyle bir yer var edebilmek.
Yeni bir kentleşme planı olarak bu projeyi devlet mi hayata geçirecek, finansörlüğünü kim sağlayacak?
Gülsoy: Uzun vadede öyle bir şey olabilir ama bizim başladığımız nokta en küçük birimi hedef alıyor. Oturduğumuz bir kafeyi bile ortak yaşam formuna dönüştürebiliriz. Bu farklı bir ev modeli aslında… Siz ev arkadaşlarınızla da bunu yapabilirsiniz, karşınızdaki apartmanın yöneticisi ve sakinleri böyle bir karar aldığı an, küçük bir müdahaleyle kendileri de yapabilirler.
Olay bir mimari dönüşüm ya da devlet kanalından gelen bir destekle operasyona girişmek değil de, ‘Nasıl bir yerde yaşamak istiyorsunuz? Yaşadığınız alanı böyle bir yere çevirebilirsiniz” şeklinde bir anlayış. Mesele ‘co-housing’ diye de bir model var, daha yatay bir yapılanma. Villalardan oluşan bir site gibi hayâl edin, sadece dinamikleri farklı. Kimse birbirinden kopuk değil, yemek alanı farklı bir binada gibi… Mesela bu model, çarpık kentleşme ile ilgili yazılan bir projeyi okuyan mahalle sakinleri tarafından ortaya konuluyor.
Finlandiya’daki bir örnekte ise daha farklı; Rudolf Seniors Home. Rudolf bir yaşlı bakım evi ve içinde çok fazla boş oda var. Kapılarını gençlere açıyorlar, evsiz olan gençler ücretsiz olarak orada yaşıyorlar, böylece hem gençler ve yaşlılar arasında bir köprü kurmuş oluyorlar hem barınma problemine bir çözüm oluyorlar hem de her iki grubun da sosyal dahiliyetini artırıyorlar. Çok farklı yapıda model var ve amacımız atıl, kullanılmayan yerleri dönüştürmek. Bu artık yeni bir yaşam modeli, nasıl bir apartman dairesi kiralıyorsak, nasıl ki hostel ya da otelde kalıyorsak, bu da öyle bir yaşam biçimi. İsteyen kişinin var edebileceği bir model.
“ Bizim amacımız da, bizim ülkemizin aradığı çözümü bulmak ve öğrenmek”
Güzel: Türkiye’de hiç ortak yaşam alanı yok. Doğrudan co-living space diyebileceğimiz bir tanım yok, bunu ilk uygulamaya dökmeye çalıştığımız için, devlet tarafından doğrudan, yukarıdan bir politika geliştirmek ya da oradan bir çözüm sunmak belki bizi kötü de etkileyebilir. Araştırdığımızda, Amerika’da farklı, Finlandiye’de farklı dinamiklerle ortaya çıktığını gördük. Bazıları ekonomik modelden doğdu, mesela Morgage krizinden dolayı böyle bir model tercih edilmiş, bazıları da sosyal izolasyonu çözmek için bu modeli tercih etmiş. Bazılarında da atıl alanları dönüştürerek kooperatifleşme durumu var, o biraz da ülkenin ve toplumun kültürel ve ekonomik durumundan da çıkan çözüm önerileri hâline geliyor. Bizim amacımız da, bizim ülkemizin aradığı çözümü bulmak ve öğrenmek. O yüzden birimden geliyoruz. İlk önce insana soruyoruz, faydalanıcılardan öğreniyoruz. Böyle bir alan olsaydı, neye hizmet etmeliydi gibi…
“Farklı ülkelerin farklı ihtiyaç ve çözüm modelleri var” dediniz. Siz Türkiye için neyin ihtiyaç olduğunu düşünüyorsunuz? Türkiye için ekonomi odaklı bir çözüm biçimi diyebilir miyiz?
Güzel: Bence birisi kutuplaşma, en çok gözlemlediğim ve sokakta hissettiğim Türkiye’nin giderek kutuplaşıyor olması. Bence Türkiye’de böyle bir model olsa kutuplaşmayı bir nebze önleyebilir. Aynı zamanda döngüsel ekonomi, paylaşım ekonomisi dediğimiz yeni alternatif ekonomik modeller çıkıyor. Bu eskiden de vardı aslında, kooperatiflerin kullandığı modeller bunlar. Belli bir miktar parayı on kişi bölüşüyor mesela ve maliyet daha aza geliyor. Türkiye’de şu an ekonomi de ivme kaybettiği için insanların geçim kaygısı olduğundan, böyle ortak bir ekonomik model çıkarmak da insanların geçimini kolaylaştırabilir.
“Geçmişteki mahalle kültürünü temsil ediyor, imece usulünü temsil ediyor”
Gülsoy: Süreç içinde hep birlikte yaşama kültürüne odaklandık. O birlikte yaşama kültürü ne? Onu anlamaya ve sorgulamaya başladık. Emre’nin de dediği gibi çok ciddi bir kutuplaşma var, hem siyasi hem insani… Her gün vakit geçirdiğiniz insanın hayatını da bilmiyorsunuz ya da bunları hiç düşünmeden davranabiliyorsunuz. Kendi iç dinamiğinizde de kutuplaşmalarınız olduğunu görebilirsiniz. Bazı yanlarınızı görmezden gelmek gibi… Bireyden topluma doğru minik kutuplaşmalar var ve biz insanları birbirine karşı nasıl görünür kılabiliriz sorusuna odaklandık. İnsanların kendilerini daha rahat ifade edebilecekleri alanlara sahip olmaları ve bunu da mekân üzerinden kurgulamak. Aramızdaki görünür ve görünmeyen duvarları kırma çabası diyelim.
Bunlar, bizim hiç de yabancısı olmadığımız modeller aslında, geçmişteki mahalle kültürünü temsil ediyor, imece usulünü temsil ediyor; ‘Bende bu var, kullanmıyorum, senin ihtiyacın var, al sen kullan’ demek. Takas kültürü vs… Birbirimizi görmediğimiz, tanımadığımız ve söylemediğimiz için o şeye ulaşamıyoruz ve zorlu yollardan geçiyoruz. Aslında bizim amacımız o dinamiği yeniden yaratabilmek. Bu bir bina içerisinde de olabilir, mahalle içinde de, kafe de olabilir. Birbirimizi daha fazla görmek, anlatmak ve paylaşmak.
“Nerede kaldı komşuluk, o mahalle kültürü?” diye hayıflanan bir kuşak var. The Roof için, “Bu kültürü yeniden çağırmak” diyebilir miyiz?
Gülsoy: “Geçmişteki o mahalle kültürünü, şu anki yeni dünyanın koşulları içinde nasıl var edebiliriz? Belli ki o dinamikler işlemediği için artık yoklar ve şu anki dinamiklere onu nasıl yedirebiliriz, bizi bir araya getiren yerler ne? Bir araya gelmenin yöntemleri ne?” gibi soruların yanıtlarını keşfediyoruz. Keşif dediğimiz şey de dallı budaklı, okumayı gerektiriyor, program yazmayı, farklı tasarımları incelemeyi, konuşmayı gerektiriyor.
Sizce bu modeli toplumun her kesimi kabul eder mi? Çoğunluğu muhafazakar görünen bir toplumda bu sizce ne kadar işlevsel olur? Bu anlayış topluma yayılabilir mi?
Gülsoy: Herhangi bir şeyin genele yayılabilmesi için, onu önce birimde var etmek gerektiğini düşünüyoruz. Mesela ‘aile aslında ilk girilen topluluktur’ deriz. Ailedeki tecrübelerimizi de diğer topluluk halkalarına yansıtırız. Biz de bundan yola çıkarak küçük topluluklarda, hep kendi çevremizde var etmeye çalışıyoruz. Zamanla kendiliğinden yayılmasını umuyoruz. Şu an çeşitli etkinlikler düzenliyoruz, farklı programlar geliştiriyoruz, kendi topluluğumuz oluşmaya başladı, onlarla bir şeyler yapıyoruz. Şu anda mekânımız yok ama mekân olmadan da varız. Bu arada bu anlayışı biz de yaymak zorunda değiliz. Herkes kendi mahallesinde belki binasında ya da yerel problemine çözüm olarak ortaya çıkarabilir. Biz bir sarmaşık gibi yayılmasını istiyoruz. Biz nasıl farklı modellerden örnek oluşturduysak, herkes de kendine göre uyarlayabilir.
“Amacımız iş birliği kültürünü yeniden hatırlatmak”
Güzel: Amacımız iş birliği kültürünü yeniden hatırlatmak, 21. yüzyılın koşullarında bunun nasıl gerçekleşeceğini görmek ve kendimizi tamamen tekrarlanabilir, kopyalanabilir bir model sunmaya teşvik etmek. Uygulamak isteyen her kesim kendi dinamikleri neyse sunduğumuz modele onu koyarak uygulayabilir.
Teşekkürler…
İlgilenenler için The Roof’un sosyal medya hesapları: https://www.instagram.com/roofcoliving/
https://twitter.com/roofcoliving ve https://medium.com/@roofcoliving