Tunçer : Hamamarkası bölgesi çökmeye yüz tuttu, eski Hacıdoğan ve Yahudi Mahallesi de… Bunlar bellek yitimidir

Çankaya Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Tunçer’in, “Ankara’da Vakıf Bedesten ve Hanlar (15-20.YY)” isimli kitabı Gazi Kitabevi Yayınları’ndan çıktı. 15. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar Ankara’nın ticari ve sosyal hayatını, bedesten ve hanlar üzerinden okuyucuya sunan Tunçer, Ankara tarihine ilgi duyanların yanı sıra, mimarlara, sanat tarihçilerine, kent planlamacılarına ve konuya ilişkin akademik çalışma yapacak herkese yönelik bir kaynak kitap oluşturmuş. Tunçer, kitabını ve Ankara’nın hanlarını 24 Saat gazetesine anlatıyor

SULTAN YAVUZ/ANKARA

Çankaya Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Mehmet Tunçer, yeni kitabı “Ankara’da Vakıf Bedesten ve Hanlar (15-20.YY)” ile okuyucuya zengin içerikli bir kaynak sunuyor. 35 yıldır şehir planlaması, doğal ve tarihi çevre koruma ve restorasyon alanında çalışmalar yürüten Prof. Dr. Tunçer, Ankara üzerine yazdığı bu beşinci kitabı ile Ankara’nın ticari ve sosyal yaşamına belgelerle ışık tutuyor. Bedesten ve hanlar aracılığıyla okuru tarihi bir yolculuğa çıkaran Tunçer ile söz konusu kitabı üzerine konuştuk.
Yüksek lisansını restorasyon konusunda ODTÜ’de, hocası Prof. Dr. Gönül Tankut danışmanlığında Ankara tarihi kent merkezi ve Suluhan çevresi konusundaki teziyle tamamlayan Tunçer, 2000’li yıllarda tezin büyük kısmının kitap olarak yayınlandığını ifade ediyor. Yayınlanmayan Suluhan’la ilgili çalışmalarını bir kaç akademik yayında ele aldığını ve konferanslarda dile getirdiğini belirten Tunçer, tüm bu çalışmaları kitap olarak derlediğini söylüyor. Tunçer anlatıyor…
-Çalışmanızda hangi resmi belge ve dökümanları incelediniz. Araştırmacıların ülkemizde her kaynağa rahat ulaşamadıkları, özellikle arşiv ve kayıt düşme konusunda eksik olduğumuz dile getirilir…
Prof. Dr. Mehmet Tunçer: Özellikle kent tarihi kaynakları bizde kısıtlıdır ve Osmanlıca bilmiyorsanız bu daha da kısıtlanır. Elbette böylesi çalışmalarda arşive girme zorunluluğunuz var, benim Vakıflar Genel Müdürlüğü’ndeki dostlarım bu konuda bana çok yardımcı oldular ve özellikle de Suluhan ile ilgili belge sağladılar. Haritaların bulunduğu Osmanlı arşivine ise hocam Gönül Tankut sayesinde girdim ve 1929 tarihli, hiç bir yerde yayınlanmayan haritaları parça parça da olsa alıp birleştirerek kitaptaki önemli haritaları oluşturdum. 1929’da Tahtakale Çarşısı ve hanlar bölgesinin nasıl olduğuna ilişkin bitirdiğim harita çok değerli. Elbette eski gravürler, seyyahların yazdıkları, siciller ve Osmanlı kayıtlarının bir kısmını dataradım.
-Kitabınızda merhum Bizantolog ve sanat tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice’ye ithafınız da bulunuyor. .. Özellikle Amsterdam Rijksmuseum’da bulunan bir yağlı boya tabloya ilişkin hocanın çalışmasına da yer verdiniz. Söz konusu çalışma ise konu hakkında bilgisi olmayanlar için şaşırtıcı gerçekten…
Tunçer: Evet, bu yağlıboya tablonun Halep’e ait olduğu sanılırken, Prof. Dr. Eyice, 1972 yılında tablonun Ankara’yı betimlediğini saptadı. Ben de kitabımda bundan yararlandım ve kitabın başında Angora ile ilgili çalışma yapan bu hocamıza ithafta bulundum. Aslında tabloya ilişkin çok çalışma var, hatta Erman Tamur, Kebikeç ve Başkent Ankara dergisinde bu konuda değişik yazılar kaleme aldı. Tabloda gördüğümüz, özellikle kervanların gelişi, sağ altta koyun kırkılması, dokuma yapılması, sof üretiminin tasfiridir. Dokuma tezgâhları, alışveriş yapanlar, feraceli kadınlar… Ankara’nın bedesten ve hanları ile iç ve dış kale konusunda önemli bir belgedir. Üstüne kitaplar yazılmış, ben buradan hanların ve bedestenin yerini, kentin giriş kapılarını, Suluhan’ın yerini gördüm. Kitabım zaten sadece mimari yapılarla ilgili değil, ticari merkezin gelişimini de anlatıyor. Bu anlamda bütüncül şekilde ele alınan ilk kitap olması da beni mutlu ediyor.
-Çalışmanızın geniş bir kitleye hitap ettiğini söyleyebiliriz yani?
Tunçer: Tabii, kent tarihi hakkında tarihçilere önemli bir belge bırakmak istedim. Kadı kayıtlarına kadar her şey var ve mimarlara, kent plancılarına, restorasyon uzmanlarına ve hatta sosyal bilimcilere kaynak olacağını düşünüyorum.
“Bir kentte bedesten varsa o kentte ticaret çok ilerlemiş demektir”
-Hanların dili bize ne anlatıyor?
Tunçer: Biliyorsunuz, Ankara 14. yüzyıldan başlayarak önemli bir ticaret merkezi ve 14. yüzyılda bir Ahilik merkezi… Ahilik Cumhuriyeti ise 70 sene kadar geleneksel el sanatlarını sokakta sürdüren bir yapı. Ahi Şerafettin, Ahi Elvan gibi pek çok camiyi hanlar bölgesinde görürsünüz. Atpazarı, Koyunpazarı, Samanpazarı o zamanlar ticaretin en yoğun bölgesi ve sur kapıları kapanınca akşam, ancak Atpazarı Sokak’a çıkılabilirdi. Osmanlı döneminde güvenlik sağlanınca bu merkez gelişti ve Ahilikle birlikte Pirinçhan, Pilavoğlu Han, Suluhan gibi pek çok han yapıldı. Mahmutpaşa Bedesteni 15. yüzyılda 1464-1471 yıllarında yapılmış ve çok değerli eşyalar; altın, gümüş, ipek gibi ürünler satılmış. Bugünkü güvenli AVM’ler gibi akşamları kapısı kapanıyor. Bir kentte bedesten varsa o kentte ticaret çok ilerlemiş demektir. Onun çevresinde de aynı anda yapılan Kurşunluhan var. 16. yüzyılda ticaret öyle bir gelişiyor ki, Uzun Çarşı dediğimiz (Çıkrıkçılar Yokuşu) sokaklar aracılığıyla Kale dibi (Taht’el kal’a) denilen yere kadar iniyor.
Atpazarı, Koyun ve Samanpazarı gelişince bu sokaklarda demircilik, kalaycılık, dericilik, tiftikçilik yapılıyor ve Kale altına doğru Suluhan dediğimiz 1508-1511’de tamamlanan ve Ankara’nın 102 odalı en büyük hanı inşa ediliyor. Kitapta büyük yer verdim, zaten ilk çalışmalarım da buna ait… 30 civarı han var o zamanlar ama büyük yangınlar olmuş, 1881 yılında bedesten yanmış, şimdiki Anadolu Medeniyetleri Müzesi alanı 40 yıl boyunca terk edilmiş. Kurşunluhan da öyle… Orada 10 kadar küçük han yok olmuş ve bölgeyi tahrip eden, çöküşü getiren bu yangın olmış. O yüzden Tahtakale, Karaoğlan Çarşısı ve 1892 yılında demiryolunun gelişi ile İstasyon Caddesi’nin açılıp aşağı doğru ticaretin kaymasıyla Taşhan inşa edilmiş. 1890’lı yıllar… Bölge bu sayede gelişmiş ama vakıf hanı olmadığı için kitabımda geniş yer vermedim. Sonradan önce Hakimiyet-i Milliye sonra da Ulus Meydanı oluyor burası. Birinci Meclis yapılınca ticaret merkezine dönüşüyor.
-Şu anda da 30 han mı var?
Tunçer: Şu anda 30 civarında var irili ufaklı… Bazılarının Pilavoğlu, Çengelhan gibi dönüştürülmeleri söz konusu. Mesela Çengelhan müze, Çukurhan otel oldu. Keza Erimtan da öyle… Zaman içinde çok değişiyorlar ve kitabımda bu hanları detaylı olarak inceledim.
“Zamanı geriye götüremezsiniz ama kurtarılacak şeyleri kurtarmakla yetiniyoruz”
-Sizce mevcut hanlar aslına uygun restore edildi mi? Muhafaza etmek için ne yapılmalı?
Tunçer: Hem Çukurhan hem Çengelhan oldukça iyi restore edildiler. Orta avlu örtülerek yapıyı koruyacak bir şeffaf örtü iyi fikir. Safranhan da öyle… Değerli arkadaşlarımız çok iyi projeler yaptılar ve onlardan da bahsettim. Hatta bu hanları restore eden arkadaşımız Cengiz Kabaoğlu ile söyleşi de var kitapta, 2008 yılına ait… Sanat tarihçileri bazı eleştirelerde bulunuyor ama toplamda bakmak lazım. Mesela Suluhan belli seviyeye kadar yıkılmıştı, yol geçecekti ve tamamen ortadan kalkacaktı. 1929 Ankara Yangını’nda tahrip olmuştu. Şimdi bu hanın var olan belgelerden yola çıkıp yeniden yapıldığını görüyoruz. Suluhan tamamen eskisine uygun malzemeyle, taş ve tuğla ile inşa edildi. Girişi ise toprak altında kaldı, aslında hana zemin katından girilmesi lazım ama cadde geçtiği için damdan giriyoruz bugün! Ben belediyenin tarihi çevre konusunda ve yarışmalarında akademik danışma kurulu üyesiyim. Bu nedenle konuyu belediyede gündeme getirdiğimde, “Hocam 9 metre nasıl kazalım” diyorlar ki haklılar… Zamanı geriye götüremezsiniz ama kurtarılacak şeyleri kurtarmakla yetiniyoruz.
-Çalışmanızda uzun bir tarihsel sürecin izi sürülüyor. Ne oluyor da, bu ticaret hayatı sona eriyor Ankara’da?
Tunçer: “Keçileri kaçırmak” isimli yazım var, Erman Tamur hocamız da bu konuda zaten detaylı bilgi verir. Tiftik keçisinin yününden elde edilen sof gibi parlak ve kaliteli kumaşın nasıl üretildiğini de anlatıyorum. Sof üretimi önemli çünkü Ankara keçisi 1840’lara kadar yurt dışına çıkarılması yasak olduğundan aynı kalitede üretimi hiçbir ülke yapamıyor. Yurt dışından da belge buldum, tüccarlardan işin sırrını öğrenmek için kendi ülkelerine dokumacı götüren var ve yasak ortada kalkınca Güney Afrika ve Yeni Zelanda’ya keçi götürülmüş. Angora keçisi adıyla buraya özgü bir tür olan keçi orada yaşatılmış ve aynı kalitede üretim yapılmaya başlanmış. 1870 yılından sonra ise İngiltere ve ABD fabrikasyona girince, bizim tezgahlarımız rekabet edemez hâle geliyor. Yani keçilerin kaçırılması ve sanayileşme bizdeki üretimi baltalıyor.
Bakın, 16. yüzyılda İngiltere Kralı VIII. Henry’nin giydiği kaftan Ankara’dan gidiyor, 19. yüzyıla gelindiğinde ise çıkrıklar susuyor ve binlerce insan aç kalıyor, kıtlık başlıyor ve yangın… Cumhuriyet öncesinde tozlu bir bozkır görünümünde Ankara fakat müthiş bir geçmişi var. Roma dönemi anıtları; Roma hamamı, Augustus tapınağı, Julien sütun… Ankara Kalesi zaten Bizans yapımı… O bölgedeki uygulamaları “Korunamayan Kültürel Miras Hacı Bayram Çevresi ve Augustus Mabedi” kitabımda anlattım.
-Kale’nin daha iyi bir noktaya taşınması için çalışmalar yürütülüyor. Siz bir akademsiyen gözüyle Kale’ye ilişkin neler söyleyceksiniz?
Tunçer: Kale’yle ilgili de çeşitli yazılar kaleme aldım, Kale ne yazık ki şanssız… 1987 yılında Ankara Kalesi Koruma ve Geliştirme Yarışması açtık, 1990’da tamamlandı ancak belediyelerin çeşitli davaları nedeniyle 1995 yılında sona erdi. Melih Gökçek’le beraber sadece dışı makyajlanan Kale’ye hiçbir şey yapılmadı. Dış Kale iyi ama iç Kale’de dejenere olmuş o kadar çok yapı var ki… Beypazarı’nı UNESCO Kültürel Miras listesine kazandıran belediye başkanımız Mansur Yavaş, çalışma başlattı. Ankara İç Kale dokusu onarılacak ve “Ankara Büyükşehir Belediyesi Kale 1 ve 2. Etap Sokak Sağlıklaştırma Projesi” ile Cumhuriyet’in başından bu yana iç Kale’de yapılacak en kapsamlı onarım çalışması olacak.
Bugünki Hacıbayram- Veli Camisi çevresi gibi yapılmamalı ya da Hamamönü… Burada evler yıkıldı ve yerine üç-dört katlı betonarme yapılar yapıldı, ben “yeni-tarihi eser” diyorum buna ve doğru bir uygulama değil. Eski Ankara evlerindeki ahşap kültürünü, pencere boyutlarını, ahşap kapı ve dolabı korumadan yaparsak, korumuş olmuyoruz, yenilemiş oluyoruz. Bu nedenle geçmişi gelecek kuşağa taşıyamıyoruz. Şimdi İç Kale’de bu projeyle 220 civarı ev korunacak.
“Belediyeler rant amaçlı yaklaşıyor, kentsel dönüşüm adıyla tarihi dokuyu silerek, yerine beş katlı yapı inşa ediyor”
Türkiye’de pek çok restorasyon beceriksizliği hâkim… Bu neden kaynaklanıyor?
Tunçer: 35 yıldır koruma planları ile uğraşıyorum ve içlerinde Antakya, Urfa, Amasra, Talas, Bergama’nın da olduğu koruma planları yaptım. Ankara’da Kale, Ulus ve Hacıbayram Veli çevresi ile ilgili de… Ancak belediyeler rant amaçlı yaklaşıyor, kentsel dönüşüm adıyla tarihi dokuyu silerek, yerine beş katlı yapı inşa ediyor. Mesela tarihi dokunun kent merkezinde olması hâlinde, arsa eğer binadan daha değerliyse yıkıyor. Konya, Antalya, Bartın vb. bugün böyledir. İki katlı tarihi binan varken, yanına beş katlı imar izni verildiyse, sen ‘Evini kamu yararına koru’ desen de, yardım etmezsen bina sahibi yıkıyor. Anadolu’daki Osmanlı dönemi eserler dümdüz edildi. Kayseri’de tarihi doku kalmadı. Restorasyon yap dediğinde, bina sahibinin yaptıracak ekonomik gücü yok ki… O yüzden büyük başarısızlık var.
-Evet ama tarihi ya da kültürel miras dediklerimize aslında vatandaşın da sahip çıkması gerekmez mi?
Tunçer: Anayasa’nın 56. maddesi, ‘çevreyi korumak devletin ve vatandaşın görevidir’ der. Çevreyi sadece bakanlık ya da belediye koruyamaz, içinde yaşayan vatandaşın da bilinçlendirilmesi ve sahip çıkması lazım. Bu ise bilgilendirme ve nakdi parasal politikalarla olur. Çocukluktan itibaren çevre bilinci vermezseniz olmaz. Bu iş büyük oranda kültür meselesi. Avrupa’da II. Dünya Savaşı’ndan sonra yerle bir olan şehirlere şimdi bakın. Varşova, Almanya kentleri… Savaş esnasında yapılarının fotoğraflarını çekip plan çıkarıyor ve metro mahzenlerinde saklıyorlar. Savaş bitince de yeniden inşa ediyorlar. Mesela Prag konusunda da yazılar yazdım, güzel şehir ilkesi, nasıl korudukları, nasıl bu denli turist çektiği gibi… Bu sadece parayla olacak değil, yüzlerce yıllık bir kültür aslında. Yanlış planlamalarla ve rant ile tarihi yapıyı koruyamadık. Üç beş katlı yapmak modernleşmek değil… Hamamarkası bölgesi çökmeye yüz tuttu, eski Hacıdoğan ve Yahudi Mahallesi de… Bunlar bellek yitimidir.
-Ankara ve Kale sizin için ne ifade ediyor?
Tunçer: Türkiye’nin kalbi Ankara, Ankara’nın kalbi Kale… Bu konuda Şevket Bülend Yahnici’yi de anmalıyız, çok değerli çalışmaları var. Eski Ankara, bugüne de taşınması gereken önemli kültürel, sosyolojik, ekonomik, etnografik bir bütündür ve Kale’ye sahip çıkılmalı. Hacıbayram Veli’nin dokusunu yok ettiniz de ne oldu? Yeni kuşaklar asla eski hâlini bilemeyecekler. Sahte yapılarla AVM,’ye döndü, o ulvi hava söndü. Hacıbayram Veli’nin ne kadar mütevazı olduğu, saygıdeğer olduğu biliniyor. Orada altta bir kaç çilehane kaldı, modernizme karşı değilim ama yürüyen merdiveni de olmasaydı…
-Teşekkürler…
Tunçer: Ben Gazeteciler Cemiyeti’ne, 24 Saat gazetesine ve size çok teşekkür ediyorum; bu ilgiyi duyduğunuz ve bizlerle konuştuğunuz için. Bundan sonra vatandaşlara tarihi çevrenin değerini anlatacak yayınların çoğalmasını diliyorum…