Ünlü isimler onun ayakkabılarını giydi

54 yılı geride bırakan ayakkabı ustası

HABER FOTOĞRAFLAR SULTAN YAVUZ ÖZİNANIR /ANKARA – Nurettin Cebeci, 54 yıllık bir ayakkabı ustası. İmzası olan Bale Ayakkabı, yarım asırdır Cebeci’de hizmet veriyor. İşinde marka hâline gelen bu büyük usta, Adnan Şenses’ten İsmet Nedim’e, Bülent Ecevit’ten Ahmet Necdet Sezer’e, Yaşar Büyükanıt’tan Hikmet Köksal’a kadar, farklı camialardan pek çok ünlüye ayakkabı yapmış. İşindeki ustalığı ve insanlarla kurduğu samimi ilişkileri onu sevilen bir isim haline getirmiş. Sadece iyi ayakkabı yapan bir usta değil, pek çok genç insan için de amca ve baba olmuş. Sakladığı üç albümün birinde ünlü isimler, diğerinde teşekkür mektupları, diğerinde ise kendisini ziyarete gelen insanlar yer alıyor. İş dışındaki zamanlarında ayakkabı dükkânında kitap okuyan Cebeci, işine olan saygısını bir müzeye benzeyen şirin dükkanına da yansıtmış.
Nurettin Cebeci, 1938 yılında Artvin’in Borçka Muratlı köyünde doğmuş. Bir sınır köyü olan Borçka’yı şöyle anlatıyor, “Bizim köyümüzde o dönemde elektrik yok. Motorlu vasıta gelmezdi, çünkü hudut bölgesi olduğu için hava harekatı değil de, karadan yapılabilecek bir harekata karşı demirler dikiliydi şosede. O nedenle bizim köye araç girmezdi. Gerçi o zaman çok araç yoktu ama düşman araçları geçmesin diye o demir engeller yerleştirilmişti. ilkokulu orada bitirdim. Tabi çok zor koşullarda… Hiç bir maddi gelirimiz yoktu.”

Babası Sibirya’ya Sürgüne Gidiyor
Babasının, o doğmadan önce Sibirya’ya sürgün edilişini ise şu sözlerle ifade ediyor, “Babam Batum’da alışveriş yaparmış eskiden, o hudut iyice kapanınca aynı şekilde devam ediyor. Derken, dayısının oğlu ile beraber yakalıyorlar ve hapsediyorlar. Orada ne olduysa, dayısının oğlunu yetkili birisi kovuşta tokatlamış. Babam o zaman 25 yaşlarında genç bir adam. Yetkiliyi koğuşta dövmüş. O dövme olayından dolayı 5 buçuk yıl Sibirya’ya sürgüne gönderiliyor; 6 ay hücrede, 5 da yıl caka dedikleri hapishanede. O zaman böyle haberleşme araçları yok, babamdan küçük olan iki amcam babamın orada yaşayıp yaşamadığını bilemiyorlar. Hapishane süresi dolduktan sonra Batum’a kadar müsaade ediyorlar. Batum’da göz hapsinde günde üç beş defa emniyete imza veriyor ve Batum erkanı, savcısı babamı çağrıp demişler ki, ‘ne düşünüyorsun hapishane konusunda?’ Babam da demiş ki ‘gençlik alametleri bitti, bu cezamızı da çektik, şimdi aklımızı başımıza devşirip, bir iş bulup, ondan sonra da evlenip yuva kurmak.’ Bu şekilde söylüyor ve orada on beş gün yaşadıktan sonra bir gece Türkiye’ye geliyor. Sibirya’dan önce annemle nişanlıymış. Dönünce, annemle evlenmiş ve dört tane çocuk dünyaya getirmişler.”

Köydeki Şartlardan Kurtulmak İçin Ayakkabacı Oluyor
İlkokulda üçüncü sınıfa geldiğinde, ailesi onu okutamayacak haldeymiş. Abisi ise kendi çabalarıyla üniversite okumuş. Zonguldak’taki tanıdıklar, liseye giden abisine iş ayarlamışlar, o da hem çalışmış hem okumuş. Abisi üniversite için Ankara’ya gelince, Nurettin Bey de gelmiş, “O dönemler altmış yıl öncesi, bir aile varlıklı bile olsa, çocuğunu Ankara, İstanbul gibi derya denize göndermezdi, ‘kaybolur çocuk’ diye düşünülürdü. Bizim Ankara’ya geldiğimiz zaman, abim burada akşamları ticari bilimler akademesine gitti. Gündüzleri de maliyede çalıştı” diyor.
Mesleği seçme nedeninin ise köydeki şartlardan kurtulmak olduğunu anlatıyor. “Mesleği niçin seçtiğime gelelim, köydeki şartlardan kurtulmak için. Oralar dağlık bölge, yani iyi bir zirai çalışma ortamın yok, onun için çarşı insanı olmanız için ne yapmanız lazım? Bir zanaat. Terzi, marangoz, bakırcı, kalaycı, ayakkabıcı ne ise. Bize ayakkabıcılık nasip oldu. Çarşıda yaşayabilmek için ayakkabıcı olduk.”

“Roman okur gibi dergi okurdum”
İlçede çıraklığa başlayan Cebeci, biraz öğrendikten sonra askerlik öncesi Ankara’ya geliyor. “Askerlik öncesi Ankara’ya gel, burada beraber yaşayalım dedi abim. 6 ay burada çalıştım, 6 ay sonra İstanbul’da amcaoğlu vardı, benden epeyce büyüktü, dedi ki ‘mesleği yapmak istiyorsan, İstanbul’a gelmelsin.’ Bir sene Tanca’da çalıştık ama Kemal Tanca değil o zaman. Semih Tanca, Kâmil Gutan iki ortaklardı. Yalnız ben Borçka’da çıraklık yaparken, bir Antalyalı abi vardı. Bir şeyler okumaya çalışıyorum o dönem, beni İstanbul’dan direkt adresime gelen üç dergiye abone yapmıştı. Hayat, Hafta, Yıldız. Ben dergileri roman okur gibi gece yarılarına kadar okurdum. Türkiye’de sahil yerleri, büyük şehirler, şehir yaşantılarını hep o dergilerden öğrendim. Onu okur, değerlendirirdim ve memleketimizin il ve ilçelerinde çarşı insanı olmak, çarşı hayatını bulmak için Allah’a yalvarırdım, bize buraları nasip etti, geldik.”

“Sahura kadar çalışırdım”
Nurettin Bey, bugünlere gelebilmek için çok emek vermiş. “Gece sahura kadar çok çalıştım burada, başka sermaye yok, elimizden tutacak kimsemiz yok. Ben de gece gündüz çalıştım. Burada asma katım vardı, iki-üç tane işçi burada, bir tezgâh da arka sokakta var, iki-üç işçi de orada çalışıyor. Onlara iş yetiştiriyordum. Dükkân boş o zaman, bu raflar, bu kutular hiç bir şey yok ama bir çark dönüyordu. İşte askerlik sonrası oluyor bunlar. Devamlı İstanbul’dan mal alırdık, hepsi senet yani vadeli. Ama çark dönüyordu, borçalarımızı ödeyebiliyorduk. 1968’de bir hatam yüzünden bir kefaret borcuna maruz kaldım. Senelerce o on bir icra dosyasıyla cebelleştim. Epey bir zaman zor devam etti. 1969’da evlendim, üç çocuğum oldu; Devrim, Simge, Tuna.”
“Eskiden paket paket deri alırdım”
Nurettin Bey, eski dönemle şimdiyi kıyaslayarak şunlardan dem vuruyor, “Ben o on bir icra dosyası, üç çocuk, onların okumaları, evin, atölyenin, buranın kirası… Ama hepsinin altından kalktık. Sonra İstanbul’daki amcaoğluyla İtalya’ya gelip gitmeye başladık. Yedi sekiz defa gittim, model getirdim. Çocuklarımın hepsi okudu, 1978’de borç harç içerisindeyken bile ilk yerli çıkan arabalar vardı. Tamamını borçla aldım ama ödeyebildim o taksitleri. O şartlarda iki evin taksidini de ödedim, hem yazlığın hem bu oturduğum evin. Fakat şu on-on beş yıldan bu yana arabanın borcuna girmek değil, tekerleğini almaya, borçlanmaya cesaretim yok, yani işler o kadar kötü. Türkiye’de refah seviyesinin iyi olduğunu söylemek için akıldan zayıf olmak gerekir. Eskiden paket paket deri alırdım. Durumum kendimize göre iyi, yaşım da ilerledi ama eskisi ile kıyaslanmaz.”
“Sen Çin malını doldurdun, vatandaş ucuz olsun diye alıyor ama…”
Türkiye’de ayakkabı ustası olmanın zorluklarını dile getiren Nurettin Cebeci, “En çok ayakkabı üretiliyor, imalat ve ayakkabıcılık mesleği Türkiye’de kaç branşta meslek varsa, hepsinin kadrosunu tek başına ayakkabıcılar teşkil edebilir. Ayakkabı sanayisi o kadar çok yani. Demek ki dışarıdan ithal edildiği zaman kendi vatandaşını kösteklemiş oluyorsun. Bunu devletin düşünmesi lazım. Yani senin memleketinde ayakkabı üretiliyor, ihtiyacın yok. Sen Çin malını doldurdun, vatandaş ucuz olsun diye alıyor ama sokakta elinde topuğu çıkmış, yanları parçalanmış ağlayan insanları gördüm. Bir yerden bir yere kadar yürütmüyor, yapıştırma tutmuyor, çivi tutmuyor. Neden? Köpük gibi bir şey koymuşlar ama Çin öyle bir ülke ki, on liraya ayakkabı diyorsan on liralık, yüz liralık diyorsan yüz liralık, beş yüz liralık diyorsan beş yüz liralık ayakkabı yapıyor. Dünya ekonomisini elinde tutan bir Çin. Onun için devletin bunlara bir kota koyması lazım. Vatandaş öğreninceye kadar biz burada mağdur oluyoruz. Benim günlerce, haftalarca ayakkabı satmadığım oluyor. Sen kendi zanaatkarını öldürüyorsun. Olan şeyi neden getiriyorsun buraya?”
“İtalya’da senelerce aynı mağazaların olduğunu gördüm”
İtalya’daki gözlemlerini Türkiye ile karşılaştıran Cebeci, “İtalya’da mesela hep senelerdir aynı dükkânları, aynı mağazaları gördüm. Değişen bir şey görmedim. Bir caddede hepsi sekiz katlıdır binaların; bir yerde yirmi katlı, bir yerde beş katlı değil. Türkiye’deki görüntü bu işte. Mesela büyük marketler olmadan önce bir bakkal dükkânı var burada. Biri daha açmak isterse, ilgili kişi geliyor, bakıyor, ‘buranın nüfusu bu caddede on bin. Bu bakkal bu kadar kişiye yetiyor.’ İkinciye ruhsat vermiyor. Sen de zarar edersin, o mevcut olanı da kösteklersin” diyor.
“Dört yıl yanıma kalfa almadım”
Çırakla birlikte kendisinin ayakkabı yaptığı dönemlerde dükkânına gelen tecrübeli abileri, radyo sanatçılarının gelip gittiğini öğrenince , ‘senin işin artık oturmuş, kalfa tutabilirsin. Kalfa parası yaptığın işin içinden çıkar’ diye Nurettin Bey’e cesaret vermişler. Fakat ‘kalfa tutup da ona iş veremezsem, ya kalfa tuttu da idare edemedi, bıraktı’ demesinler diye dört yıl kalfasız çalışmış. Daha sonrasını şöyle anlatıyor, “Dört yıl sonra Ankara’nın en iyi kalfalarından birini tuttum. İnanır mısınız, ben olmadığım zaman dükkanda, işini bırakır müşteri ile benden daha iyi ilgilenirdi. Allah rahmet eylesin. Ona da dedim ki, ‘sen bir dükkân açtın, kapattın. Aradan bir kaç yıl daha geçti, tecrübe sahibi oldun.’ Ben o zaman bekâr adamım, aklıma estiği gibi seyahatlere gidiyorum. Dolaşıp duruyorum. ‘Sen evli barklı adamsın, senin şimdi benim gibi bekâr bir insanın yanında işçi olmana gönlüm razı değil, sen buradan ayrılınca benim işim aksayacak ama ben ona katlanacağım. Yalnız benim ricam şu, yeniden dükkân açacağız sana, malını alacağız, bu modellerin de hepsini çiz götür. Fakat İstanbul ya da Ankara’da yozlaşmamış, oradan oraya adres değiştirmeyen bir kalfa bulabilir miyiz?’ dedim. ‘Benim Giresun’da çırağım vardı Mustafa. Ona bir mektup yazayım’ dedi. Onu getirdik buraya ve 42 yıl yanımda çalıştı. Beş yıl önce vefat etti kanserden. Hanımı yanıma geldi ‘Nurettin Abi, sizin iyi yönetiminiz olmasaydı, benim kocam sebat edip kırk küsur yıl bir yerde çalışmazdı’ dedi. Mevlütten sonra kızı ile damadını bana baş sağlığı vermeleri için yolladı, ‘onlar abi kardeş çalıştılar’ dedi. Demek ki iyi niyet her zaman yerini buldu.”

Müşterileri arasında kimler yok ki…
Albümlerde sakladığı isimlerden bazı isimler ise şöyle. Siyah beyaz radyo döneminden Mustafa Sağyaşar, İsmet Nedim, Ahmet Sezgin, Hüseyin Gökmen, Kutlu Payas, Güneri Tecer, Adnan Şenses, Pekin Kırgız. Eski GATA Komutanı Ömer Şarlak Paşa, eski Deniz Kuvvetleri Başkanı Güvener Kaya, Milli Birlik Komisyonu Başakanı Fahri Özdilek, Eski Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar, Bülent Ecevit, Şükrü Gürsoy, Trabzon Valisi Adil Yaşar, Yaşar Büyükanıt, Saldıray Berk, İlhan Cihaner, Şükrü Sarıışık, Süleyman Demirel, Mehmet Şener Eruygur, Cahit Sarsılmaz, Ahmet Necdet Sezer, Hikmet Köksal, Ekrem Ceyhun, Tahsin Şahinkaya, Nurettin Ersin…
Diğer albümde ise kendisini görmeye gelen ya da anıları olmuş insanların fotoğrafları yer alıyor. Bir fotoğraftaki Hollandalılar için şunları anlatıyor, “Bir şey için geldiler, yardımcı oldum mesleğimle ilgili. Dedim ki ‘ben mesleğim gereği İtalya’ya gittim defalarca. Gezip görmek için Avusturya, Almanya, İsviçre’de de bazı günlerim geçti. Orada bizi hiç iyi temsil etmiyor Türk işçiler. Giyim kuşamıyla, hareketleriyle, davranışlarıyla.’ İyi imajla göndereyim diye yemek ikram ettim, bana dediler ki ‘batı ülkelerinde böyle bir olay yaşanmaz. Sizinle bir hatıra fotoğrafımız olsun.’ ‘Memnun olurum’ dedim, işte onlar” diyor.
Albümde pek çok genç insanın fotoğrafı var. Nurettin Bey’i babasının yerine koyanlar, ‘amca’ diyenler, düğününe davet edenler, nişanlısını tanıştıranlar, öğrenciler… Bir İranlı kızın fotoğrafı mesela. Bursu kesilen ve ev arkadaşları evden ayrılan bu İranlı öğrenci, tesadüf o gün Nurettin Bey’in dükkânının önünden geçiyor. Nurettin Bey, kıza bir yurt ayarlıyor ve kıza yardım ediyor. Ailesi ne zaman Türkiye’ye gelse, Nurettin Bey’i ziyaret edermiş. “Hiç birinin telefonunu, ismlerini bilmem” diyor Cebeci.

Bale İsmi Nereden Geliyor?
Önce kendi soyadını kullanan Cebeci, “Semtin adını kullanmış gibi oldum. O sıra devlet tiyatrolarından bir genel müdür muavini gelirdi. ‘Türkiye’de bale ayakkabısı yapılır mı?’ diye. Aslında balede ya da operalarda kullanılan bale ayakkabıları Londra’da yapılır, tüm dünyaya da oradan yayılır. Bir örneği getirdi, yaptık ama biz daha bir işi oturtmamışız ki… Onun için aynısını benzettik, yaptık ama sürekliliğini sağlayamadık. Oradan esinlenerek bale koydum. En azından bir fantazi, güzel bir isim” diyor.

“Bugün git, yarın gel demedim”
Meslekteki sırrını sorduğumda, şunları anlatıyor, “Biz aslında Türkiye’nin en üst düzeyine ulaştık. Çok kaliteli müşteri yakaladık. Bunun sebebi yüzde yüz cevher yaptığımızdan değil, bizden daha iyi ayakkabıcılar var ama biz yapıcı olarak direkt müşteriyle yüz yüzeyiz. İkincisi ben mesela ayın 20’sinde ayakkabıyı vereceksem, hiç bir zaman 20’sine bırakmamışım o ayakkabıyı. 15’inde, 16’sında hazırdır. Bugün git, yarın gel demedim. Üçüncüsü de talep ettiğimiz yüksek fiyatların karşılığını verdik. Malzemenin en iyisini kullandık. ‘Sizin jenerasyonunuz kalmadı, sizin gibi esnaflar yok artık’ diyorlar. ‘Çalışmadığınız zaman kitap okuyorsunuz, dostlarınızla sohbet ediyorsunuz.’ Ben okumayı severim” diyor raftaki kitapları işaret ediyor.
Nurettin Cebeci’nin, Cebeci’yi daha nice yıllar güzelleştirmesi dileğiyle…