YAŞAR SEYMAN: “ANNEMİN VERDİĞİ ÇEYİZ SANDIĞINDAN BİR DE KADIN HAKLARI DOSYASI ÇIKTI”

 

Erzincan’ın Gökdere köyünde doğdu. Küçücük penceresinden Anıtkabir’i gören Altındağ’daki bir gecekonduda büyüdü, Çalışkanlar Mahallesi Muhtarı olan babasına sekreterlik yaptı, okuma bilmeyen mahalleliye günlük gazete okudu. Lise ikinci sınıfta kompozisyonda Türkiye birincisi oldu. Kendini içinde bulduğu 68 kuşağı ile eylemlere katıldı. İş hayatına atıldı, sendikacı oldu, kitaplar yazdı, Global Unıon tarafından Avrupa’nın Başarılı Yedi Kadın Sendikacısından birisi seçildi.

Banka-Finans ve Sigorta İşçileri Sendikası (BASİSEN) Ankara ve İç Anadolu Şubesi Başkanı Yaşar Seyman, 17 Mart 1954’te Erzincan’ın Tercan ilçesi Gökdere köyünde Binali ve Güneş Atik çiftinin üçüncü çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Çocuklarının eğitimi için Ankara’ya göç eden Atik ailesi, Altındağ’a yerleşmiş. Bugün sendikacılığının yanı sıra ülkemizde ve dünyada kadın hakları savunucusu olarak isim yapan Yaşar Seyman ile “Zaman Tüneli”ne giriyoruz.

Yaşar Seyman, kara trenle bir gece vakti ışıl ışıl Ankara’ya gelişleriyle başlayan öyküsünü şöyle anlatıyor:

“Toplumumuzda göçmen kuşaklar vardır, ben de onlardan birisiyim. Altı yaşımda günlerce süren yolculuk sonrasında tren bir gece ışıl ışıl gara girdi, ben Ankara’yı öyle bilirim. Babam araştırmış, kendinden önce gelenler Altındağ’da, o da oraya yerleşmiş, kısa bir sürede 45 bin nüfuslu yerde muhtar seçildi ve 22 yıl bu görevde kaldı.

Babam okuma yazmayı askerde öğrendiği için ben ilkokulu bitirdiğim yıl ona sekreterlik yapmaya başladım. Hayatımda bir başarı yakaladıysam, o da daha çocuk yaşta siyaset ve insanlarla iç içe oluşumdandır. Bir de çocuğun kız-erkek diye bir ayırımla büyütülmediği, insan, can diye görüldüğü bir evde doğmamdandır. Kız çocuklarına, ‘Ağabeyin bisiklete binebiliyorsa senin de iki elin iki bacağın var, sen de binebilirsin’ denilen bir ailem olmasındandır.

Mahallede okula giden ilk kız ben oldum, benden sonra okula gidenler arttı, ama ben karma liseye giderek yine örnek oldum. Lisede bir 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı, ben okul bayrağını taşıyacağım. ‘Kısa beyaz tören kıyafetimi statta giyeyim’ dediğim zaman babam, ‘Atatürk’ün bir bildiği var ki böyle giyin demiş’ diyerek kızmıştı. Babam, karnemiz iyi ise Anıtkabir’e götürürdü bizi, kötüyse hak etmiyoruz demekti.

Mezun olduğum Yıldırım Beyazıt sadece futbol takımları şampiyon olan bir lise değildir, Türkiye Matematik birincisi biz olduk, ayrıca ben Türkiye Kompozisyon birincisi oldum. Vali Şerif Tüten törenle bana dolmakalem vermişti, ilk defa dolma kalemim oldu…”

   1976 yılında liseden mezun olan Yaşar Seyman, aynı yıl İş Bankası’nın açtığı sınava katılarak bankacı olur. Bu dönemde Gazi Eğitim Enstitüsü Matematik Bölümü’nü, daha sonraki yıllarda da Bankacılık Enstitüsü’nü bitiren Yaşar Seyman yazarlığını şöyle anlatıyor:

“DUVARA YAZAMIYORDUM, KÂĞIDA YAZDIM”

“1979 yılında sendika temsilciliğine seçildim, 12 Eylül yönetimi sendikal faaliyetleri durdurunca ben memuriyete döndüm. Bu dönemde zengin bir dost grubumuz vardı; çoğu rahmetli oldu, Mustafa Ekmekçi, Mahmut Tali Öngören, Ahmet Arif, Ahmet Kahraman, Rahmi Saltuk, Hikmet Çetin, Yılmaz Dağdeviren sıklıkla toplandığımız ustalar. ‘Artık duvara yazamıyorum bari kâğıda yazayım’ diye tanımladığım dönemdeyim ve denemeler yapıyorum, 1982 yılında Hürriyet Gösteri dergisi bir yarışma açtı, oraya Ozan Ali Yüce ile yaptığım bir röportajı yolladım, birinci oldum.

Mustafa Ekmekçi, Çankaya’da oturuyorsun ama büyüdüğün Altındağ’ı yaz, orada her şey var diyerek beni yönlendirdi.

Altındağ’daki hangi gecekondunun küçücük penceresinden bakarsanız Anıtkabir’i görürüsünüz, hele akşamları en ışıklı yer orasıdır, umuttur o ışık… Ben de bir umutla yazmaya başladım; düğünler, ölümler, kulüpler, kabadayılar, kumarcılar, büyük şehre göç, gecekondu yapımı-yıkımı ile insanlar arasındaki dayanışma ve buradaki yaşamı anlatan bir roman çıktı ortaya. Adını da, acıyı tatlıyı bir potada erittiği için ‘Hüznün Coşkusu Altındağ’ koydum. Gazeteci İbrahim Cücenoğlu İşbank Sanat Dergisinin başındaydı o zaman, önce ona okuttum, çok beğenince ben de basılması için araştırmaya başladım. Nail Güreli ile bir sendika toplantısında tanışmıştım, onun yayınevi vardı, ona yolladım. İstanbul’a bir gittiğimde Nail Ağabey Milliyet gazetesinde Altan Öymen’in yanındaymış, telefonla ulaşabildim, beni oraya çağırdılar.

Partiden de tanıdığım Altan Ağabey sohbet sırasında Nail Ağabeye ‘Dosyayı bana bir gönder’ dedi, daha sonra ben ayrıldım, Ankara’ya döndüm.

Bir hafta sonra, mahalle komşularımız, arkadaşlarım, herkes beni arıyor, Altan Ağabey, Milliyet gazetesinde ‘Hüznün Coşkusu Altındağ’ kitabımı tefrika etmeye başlamış. Bir tarafımda Örsan Öymen, bir tarafımda Halit Çapın ve aralarında Altındağ’dan Yaşar, Milliyet gazetesinde aynı sayfada yazıyoruz, büyük onur…

1986 yılında çıkan kitap 10 bin sattı, Akademi Kitabevi ödülünü aldı, 1993 yılında kitaba bazı eklemeler yaptık, senaryolaştırdık, Devlet Tiyatrolarında yıllarca oynandı, 2005 yılında Müzik yazıldı, Devlet Tiyatrosu Ankara, Bursa, Antalya ve Van’da sahneledi, rejisörü, dekoru, oyuncuları ve ben ödüller aldık.”

“KADIN HAKLARI ÇEYİZİMDEN ÇIKTI”

Kadın Hakları savunucusu Yaşar Seyman, ‘Annemin verdiği çeyiz sandığımdan bir de Kadın Hakları dosyası’ çıktı diyerek bu konuyu da şöyle anlatıyor:

“Ben babama yardım ederken siyaseti öğrendim, annemden de kadın sorunlarını. Mahallede acılı, sorunlu kadınlar da annemin konusuydu. Derdine çare arayan kadın, tabii ki muhtarın karısına gidecek, o da derdine derman bulacak. Annem de bu konuları bana anlatırdı. Bu olaylar demek ki bilinçaltıma yerleşmiş. 12 Eylül döneminde her taraf suskun, fakat kadın konusu canlıydı. Duygu Asena ‘Kadının Adı Yok’ diyor, Mor Çatı, Kadın Eserleri Kütüphanesi, Uçan Süpürge kuruluyor, ben de bu konuda konuşuyorum, yazıyorum. Toplantılara çağrılıyorum, Prof. Türkan Saylan ve Prof. Aysel Çeliker arasında konuşmacı olarak oturmaya başladım. Duygu Asena bana ‘Sen Türkan Saylan’ın cadısısın’ demişti, büyük onur tabii…”

BENAZİR

Pakistan’da bir ilki başaran, Müslüman bir ülkede ilk kadın başbakan olarak dünyanın dikkatini çeken Benazir Butto, Yaşar Seyman’a babası tarafından gösterilen bir hedeftir. Binali Atik, “Onun Atatürk’ü bile yok, ama ülkesinde başbakan olmuş. Bu kadını örnek almalısın” diyerek, kızını yeni ufuklara yönlendirir.

   “Bana verdiği hedefe bakar mısınız? İnsan bunun altında ezilir” diyen Yaşar Seyman, bu dönemi de şöyle anlatıyor:

“Hem siyasi hem de kadın hakları kimliğimle Benazir’i çalışmaya başladım, o zaman Google teyze, Yandex abla yok. Büyükelçilikten bir fotoğrafını dahi bulamadım da Hürriyet gazetesi arşivinden aldım. Bu çalışmamı 1989 yılı Dünya Kadınlar Gününde, İş Bankası’nın iç yayını İş Dergisinde yayınladık. Bu yazıyı, Turkish Daily News İngilizceye çevirip kullandı, Benazir İstanbul’a geldiğinde görmüş, çok beğenmiş. Benimle tanışamadığı için hayıflandığını bana ilettiler.”

“ASYALI KADIN, YARIM KALAN ŞARKIYI SÖYLÜYOR”

“Pakistan’da Benazir Butto, Filipinler’de Maria Corazon Aquino hep bayrak taşıyorlar, babadan, kocadan yarım kalan işleri tamamlıyorlar, Asyalı kadın yarım kalan şarkıyı söylüyor.

Pakistan da ilginçtir. Butto’nun iki oğlu suikastla ölüyor. Kızı hiç önemsemiyorlar, ama o başbakan oluyor…

Benazir çok güzel yetiştirilmiş bir insan, 1969 yılında Amerika’da gittiği Radcliffe College den sonra Harvard’a oradan da Oxford’a kadar uzanan bir eğitim. Ölümünden iki ay önce yayınlandığı ‘Doğunun Kızı’ adlı kitabında, ‘Babamın öldüğü yaştayım’ diyor. Benazir’i sevdim, hem de pek çok… Yiğit bir kadın, demokrasi mücadelesi vermiş, ülkesine âşık ve ne yazık ki demokrasi şehidi bir kadın…

1989 yılından beri izlediğim Benazir’i günümüzde de biyografik roman olarak yazdım. Kitapta kendi ülkem ve sorunlarımız da var. Benazir zamanında Pakistan ışıklı bir ülkeydi, şimdi Peşaver liginde bir ülke… Halkımız da Benazir’i çok seviyormuş ki, çok kısa bir zamanda ve fazla duyurusu olmadan kitap ikinci baskıyı yaptı, İngilizce ve Urducaya çevirme hazırlıkları da var.

Şunu iddia ediyorum ki; İslam ülkelerindeki kan, terör kadınların müdahalesiyle yok olacaktır. Terör örgütlerini bu coğrafya yetiştirmiyor, terörü cehalet yetiştiriyor. Bunu da kadınlar kıracaktır. Bakın, İran’da da Benazir rüzgârları esiyor, baş örtme onun gibi olmaya başladı, şekil değişti. Taliban’ın vurduğu Malala barış ödülünü alırken, ‘Pakistan’a dönüp başbakan olacağım’ dedi, bu duyduğumuz rol model, duymadığımız başka neler var?”

ALTINDAĞ’DAN ATİNA’YA

   1998 yılında Cumhuriyet’in 75 inci yılında seçilen 75 kadından biri olan, 2007 yılında da 17 milyon üyeli uluslararası sendika ağı Global Unıon (UNI) tarafından “Avrupa’nın Başarılı Kadın Sendikacısı” seçilen Yaşar Seyman şöyle konuşuyor:

“Avrupa’nın en başarılı sendikacısı seçilmişim, Cumhurbaşkanının da olduğu bir salonda ödül almışım, uzun uzun alkışlanmışım, ama bu haber bizim basında yok! Kendi manşetimi attım, ‘Altındağ’dan Atina’ya…’

Bir demircinin oğlunun cumhurbaşkanı seçilmesi, benim Altındağ’dan Atina’ya uzanabilmem, Avrupa ödülü almam… Bunlar 90 yıllık Cumhuriyet’in bir enkaz olmadığını, canlılığını gösterir…”

“KADIN AĞIR İŞÇİ!”

Yaşar Seyman Türkiye’de çalışan kadını, “biri evde diğeri işte olmak üzere iki işvereni bulunan, böylece iki mesaili, evi, işi, eşi ve çocuğu olmak üzere dört vardiyası olan bir ağır işçi” olarak tanımlıyor.

“Umut Gün Işığında” adlı öyküsü ve “Kadının Türküsü” adlı müzikalin metin yazarlığının yanı sıra; “Kadın ve Sendika”, “Yüksek Sesle Düşünmenin Tam Sırası”, “Söz Sözü Açtı mı?”, “Fındık Çiçek Açınca”, “Örgütlü Toplum ve Örgütlü Birey” adlı kitapları yayımlanan, son kitabı “Benazir” ikinci baskısını yapan sendikacı, yazar, kadın hakları savunucusu Yaşar Seyman, kendini dikenli tellerde fışkıran kır çiçeklerine benzetiyor ve “Yara bere içinde kalsam da açıyorum, açmak zorundayım” diyor.

DÜNYA KADINLAR GÜNÜNDE, BİZİM DE BİR YAŞAR SEYMAN’IMIZ VAR DİYEBİLMEK NE GÜZEL…