Yazar, şair ve sigortacı: Burak Küçük

Küçük: “Sigortacılık yaparken, insanları gözlemleme şansınız daha çok oluyor”

Burak Küçük, ortaokuldan beri şiir ve düz yazıyla ilgileniyor. 10 yıldır sigortacılık işinde olan ve işinin, yazması için malzeme kaynağı olduğunu belirten Küçük’ün ilk kitabı “Hayat” basılmak için Ekim ayını bekliyor. Dünya ve Türk edebiyatı, farklı işler yapan pek çok yazar ve şairle dolu… Örneğin, PTT memuru Orhan Veli, maliye müfettişi Cemal Süreya, esnaf Sait Faik Abasıyanık, kâtip ve öğretmen Tevfik Fikret, bulaşıkçılık yapan Orhan Kemal, ambar memuru Kemal Tahir, minübüs muavinliği yapmış Hasan Ali Toptaş… Her yazarın kendi serüveni, kendi ilham kaynağı var. Genç yazar Burak Küçük içinse, her şey “aşk”la başlıyor. Cemal Süreya için “Tomris Uyar,” Sezai Karakoç için “Mona Rosa”, Nazım Hikmet için “Piraye” ya da Orhan Veli için “Nahit Hanım” ne ifade ediyorsa, Küçük için de “Ayça” aynı ilhama karşılık geliyor. Küçük, aşkla yazdığı dizeleri ve yazma serüvenini 24 Saat gazetesine anlattı

Sultan Yavuz – 
“Ankara’yı dinliyorum seni fısıldayan,
esen rüzgârda bile adın olan bu şehir senin.
Ankara’yı izliyorum bütün güzelliğiyle sana benzeyen,
her köşe başında sana rastladığım bu şehir senin.
Ankara’yı yaşıyorum baharı kısa, güzü uzun,
güneşi az, ayazı çok bu şehir senin,
Ankara’yı resmediyorum
renkleri mat, insanları mutsuz
bu şehir senin…”
Orhan Veli’nin “İstanbul’u Dinliyorum” şiirinden etkilenen şair ve yazar Burak Küçük, yıllar önce bu dizeleri yazıyor. Aslında, onun şiirle olan ilişkisi bilinenin aksinebaşlıyor; Küçük henüz ilkkokuldayken şiir yazmalarını isteyen Türkçe öğretmenine, ders kitabının içinde yer alan bir şiiri yazıyor. Öğretmeni daha sonra ders kitabındaki şiiri Küçük’e göstererek, onu uyarıyor ve çok kırıcı olmasa da, bu olaydan etklilenen Küçük, şiir yazmayı deniyor. Sonra da yan yana dizilen sözcüklerin büyüsüne kapılan Küçük’ün elinden kalem ve kâğıt düşmüyor.
1987 yılında Ankara’da doğan Küçük, farklı meslekler yapsa da, on yıldır sigortacılık yapıyor. Bire bir insanlarla iletişim hâlinde olmak, Küçük’e gözlem yapma şansı verse de, o yazarlığın başka bir vasfına da bu iş sayesinde vakıf olmuş. Küçük, bu işten önce sabırsız biri olduğunu, ancak yıllar içinde işi gereği sabırlı olmayı öğrendiğini belirtiyor. Ona göre yazmak, ilham kadar sabırlı olmayı ve bir okadar da yaşanmışlığı gerektiriyor.
Küçük, yazıyla ilişkisini şöyle anlatıyor:
“Öncelikle hissetmem lazım. İnsanları çok gözlemliyorum ve bazen onlarla kurduğum yakın ilişki gereği anlattıkları hikâyeleri dinleyip, kendime bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Sabır kısmı önemli, çünkü ‘ha’ deyince yazamıyor insan. Bazen arkadaşlarım benden şiir istiyor ama bunun için hissetmeniz lazım, o kadar kolay değil yazmak.
İlkokuldaki maceramdan sonra, lise ve üniversitede edebiyat hocalarımın desteğini aldım. Farklı türlerde yazdım, lisede yazdığım tiyatro oyunu oynandı, deneme yazdım. Düz yazıya şiirden sonra başladım. 430’a yakın şiirim ve 10’a yakın romanım var. Ağırlıklı olarak aşk teması üzerine yazıyorum.”
“Aşk sadece kadın ve erkek arasında yaşanmaz”
“Aşk olmadan hiç bir şey olmuyor” diyen Küçük, Sevgililer Günü’nde pek çok kişiyi kutladığını, aşkın sadece erkek ve kadın arasında değil, aynı cinsler arasında da olabileceğini; bir mesleğe, bir amaca da aşk duyulabileceğini ifade ediyor. Küçük, “Evet, herkesi sevemezsin ama saygı duymak zorundasın. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum. Ankara âşığı bir insanım, romanlarımda da, şiirlerimde de çok geçer” diyor.
Küçük, edebi yazında Ankara’nın az işlendiğinden yakınarak, tanıdığı yazarlara da bunu tavsiye ettiğinden bahsediyor. Küçük, Ankara’ya dair şunları söylüyor:
“32 yılım Ankara’da geçti. Türkiye sanki İstanbul’dan ibaret gibi değerlendiriliyor ama öyle değil. İzmir’den de çok bahsedilmez mesala. Bence Ankara yaşanılası bir yer ve burada yaşayanlar kıymetini bilmeli. ‘Gri şehir’ diyorlar ama bu sizin bakış açınıza bağlı, ben İstanbul, İzmir ve Kayseri’de de yaşadım ama Ankara’nın insanı farklıdır. Selam verdiğinizde oturup sohbet edebilirsiniz. Ankara’da da yedi milyon insan var, az değil ama buradaki samimiyeti hiçbir yerde bulamadım. Evet, havası serttir ama dört mevsimi de yaşarsın burada. Doğuda en çok kış; Batı’da yazı yaşarsın, Ankara’nın meşhur ayazını yiyen bilir ama onu da sevmen lazım. Ankaralı buna göre giyinmesini bilir, sonbaharda yapraklar, ilkbaharda yağmuru… Dört mevsimin yaşandığı gibi yaşıyorum hislerimi, başka bir şehirde yazamazdım.”
“Mutluyken yazamazsın, edebiyat da en çok mutsuzluk üzerine kurulu”
Genelde düz yazılarında kendi hayatından kesitler sunan Küçük, ilhamı önemsediğini ve mutluyken değil, mutsuzken yazabildiğini kaydediyor. Küçük, “Pek çok şaire bakın, mutluluk değil, mutsuzluk üzerine kurarlar dizelerini. Benim için de aynı durum söz konusu… O anlarda cep telefonuma kaydettiğim ve sonra evde kâğıda geçirdiğim çok olmuştur” diyor.
Daha önce antoloji.com isimli inetrnet sitesinde editörlük yapan ve tüm şiirlerini orada yayınlayan Küçük, iş yoğunluğu nedeniyle ayrılmış. Şiirlerinin okunduğunu, özellikle “Özlem” isimli şiirinin üç milyondan fazla tıklandığını ve TÜYAP Kitap Fuarı’nda okunduğunu görünce kendine güveni artan Küçük, “Hayat” isimli romanı için bir yayıneviyle görüşmüş. Şu anda kişisel gelişim tarzında yazdığını söyleyen Küçük, “İnsanlar benim yaptığım hataları yapmasınlar diye yazıyorum. Güven, arkadaşlık gibi kaybolan hisler, insan ilişkilerine dair deneyimlerim yer alıyor. Eskiden ‘derdiyle hemhal olmak’ diye bir söz vardı, artık insanlar sosyallik deyince, sosyal medyayı akıllarına getiriyorlar” diyor.
Günümüzde ikili ilişkilerin değiştiğini belirten Küçük, eski yazar ve şairlerle günümüz edebiyatçılarını karşılaştırarak şunları ifade ediyor:
“Eskiden bazı şeyler daha değerliydi. Mesela aşk… Günümüzde kadın ve erkek hemen bir araya geliyor, aşk yaşıyoruz diyor ve hemen tüketip ayrılıyor. O kadar basit olmamalıydı insan duyguları… Aşk, dünya kurulduğundan beri üstüne herkesin bir şeyler eklediği bir kavram. Tamam, artık kimse Ferhat ya da Mecnun değil ama karşısındakine hissi geçirebilmeli. Ben yazdığım şiirlerin 300 kadarını Ayça’ya yazdım ve insanlar bunu biliyor. Ondan sonraki ilişkilerimde yaşadığım kadınlar da bunu biliyor. Kimse Ayça olamaz, elbette x kişi de olamaz, Ayşe de, Elif de… Eskiden duyguların daha gerçekçi olduğunu düşünüyorum. Şimdi herkes klavye delikanlılığı yapıyor. İki dize yazan şair oldum diyor.
Orhan Veli’nin “İstanbul’u Dinliyorum” şiirinde, gerçekten içinden geçerek yazdığını hissedersiniz. Cahit Sıtkı Tarancı’nın “35 Yaş” şiirinde, tüm yaşanmışlığı görürsünüz. Büyük şairlerin dizeleri, yaşamadan olmaz. Eski şairler olmasaydı, biz olmazdık. Geçmişe özlem her zaman var ama onun içinde de kaybolmamak lazım. Yazmak zaman ister, sindirmek ister. Bizim ise eski kuşağa göre bir şeylere ulaşmamız daha kolay. İnternete koyuyorsunuz, hemen yayılıyor, okunuyor. Fakat kötü yanı, biri sizin şiirinizin üstünde oynuyor ve ben yazdım diyor ya da öyküde de böyle…”
“Yayınevleri şiir basmıyor”
Küçük, 1990’lı yıllardan itibaren yayınevlerinin şiir kitabı basma konusunda isteksiz olduklarını ve bunun genç şairler için bir dezavantaj olduğunu kaydediyor. Küçük, “Bence bu yanlış, çünkü herkes şiir yazamaz, düz yazı daha kolaydır. Benim tanıdığım pek çok kişi şiirini bastıramadığı için düz yazılarını bastırıyor. Okurun yönelimi bu doğrultuda sanırım ama vazgeçmemek gerek” diyor.
Genç şair ve yazar adaylarının yazmaktan vazgeçmemesi gerektiğini belirten Küçük, “Çok eleştiri aldım ama şiir yazmaya küsseydim, daha iyi şiir yazamazdım. Mantıklı olduğu sürece eleştiri dikkate alınmalı ama bizim insanımız nasihat vermeyi çok sever. Herkesin yaşadığı kendine göredir, sen başarısız oldun diye ben de olacak değilim. Herkesin bir bildiği vardır, o doğrunun peşinden gitsinler, vazgeçmesinler” diye vurguluyor.
16 yıllık aşk…
Şiirlerinde ve romanlarında ağırlıklı olarak ilham aldığı kişinin, lisede başlayan bir aşkın kahramanı olduğunu vurgulayan Küçük, Ayça ismindeki bu kadının, basılmasını beklediği son kitabında da ana karakterlerden biri olduğunu söylüyor. Küçük, “Hayat” isimli kitabını şu sözlerle anlatıyor:
“Hayat, hem kitaptaki bir karakterin adı hem de benim hayatıma gönderme yapıyor. Üç karakter var, isimleri de değiştirmedim; biri Burak, biri Ayça, diğeri de kızları Hayat… Ayça ve Burak’ın lisede başlayan aşkları, sonra araya giren 13 yıllık ayrılık ve kavuştuklarında ilk günkü gibi birbirilerini sevmeleri. Sonra dünyaya gelen kızları Hayat’ın hikâyesine odaklanıyor. Yeniden kavuşmak, kız çocuğu dünyaya getirmek, ölüm ve Hayat’ın yaşamı kurgu olsa da, ilk kısımları yaşanan olaylara dayanıyor. Bir buçuk yılda yazdım, devamını da yazmak istiyorum.”
Küçük, Ayça isimli ilham kaynağıyla eskisi gibi olmasa da görüştüklerini, hislerinin devam ettiğini ve ailesinden sonra en değer verdiği kişinin o olduğunu ifade ediyor. Küçük, Ayça’ya ilişkin de şöyle konuşuyor:
“Kimseyi, Ayça’nın yerine koyamadım. Evli mi, boşandı mı bilmiyorum. Hislerim bitmedi ama gelecek planı kurmak bir muamma olurdu, eskisi gibi sevebilir miydim, bilmiyorum. Artık o başka insan, ben başka insanız çünkü. Çok zaman geçti. Fakat Ayça, hayatım boyunca bir ilham olarak kalacak, 16 yıldır devam eden bir hikâye… En yakın dostum ve asla karşılık beklemedim. Zaten gerçek aşk da, gerçek dostluk da beklentisiz sevgiye dayanır. Evet, ilhan kaynağım Ayça’dır, şiir ve romanlarımın ucu ona dayanır. Farklı isimlerle de yazsam, bizi tanıyanlar hemen ‘Evet, bu Burak ve Ayça’ der. Benim için farklı bir yerde duran Ayça olmasaydı, belki yine yazardım ama bu kadar derin hissederek değil…