Yeni Anayasa’da neler olmalıdır?

Bir darbe ürünü olan ve hala birçok maddesi geçerliliğini koruyan 1982 Anayasası’nın sivilleşmesi yönünde, iktidar ve muhalefet arasındaki ılımlı hava, ümit verici gelişme olarak değerlendirilmelidir.
Geçen yasama döneminde partiler arası uzlaşma komisyonunun benimsediği 60 maddelik taslağın tekrar gündeme getirilmesini, toplumu umutlandıran bir demokrasi aşaması şeklinde yorumluyoruz.
AKP iktidarının kalıcı olmasını dilediğimiz uzlaşmacı tutumu, CHP ve MHP muhalefetinin yapıcı yaklaşımı, bizi iyimserliğe götüren önemli başlangıç adımlardır.
12 Eylül Anayasa’sının, 1982’den bu yana birçok değişikliğe uğramasına rağmen, antidemokratik yapısının uygulama alanı bulması, demokrasi ayıbı ve kamburu olarak, vicdan rahatsızlığı yaratmaktaydı.
Şüphe yok ki 1982 Anayasa’sının darbe ürünü olma kimliğinin tümüyle giderilmesi, Cumhuriyetimiz ve demokrasimiz açısından önemli bir başarı sayılacaktır. Ayrıca; Atatürk’e minnet ve şükran borcumuzun bir göstergesi özelliği taşıyacağının da altını çizerek vurgulama gereğini duyuyorum.
Türkiye’nin demokratik ve çağdaş Anayasa’dan esinlenmiş, bunun da ötesinde parlamenter sistemi güçlendiren sivil bir hukuki belgeye kavuşmasından duyacağımız huzur ve güven, ülkenin hayrına bir büyük merhale olarak kabul edilmelidir.
Partilerimizin bir ortak mutabakat çerçevesinde gerçekleştireceği yeni Anayasa’nın, tam ve kâmil demokrasinin ve parlamenter sistemin güvencesi olacağına dikkat çekmek istiyorum.
Yeni Anayasa’nın antidemokratik yaklaşımlardan arındırılması, özgürlüklerin çağdaş bir temele oturtulması ve kuvvetler ayrılığı ilkesinin bağımsız bir yapıya sahip niteliğe kavuşturulması, zorunluluğunu bir kez daha hatırlatmalıyız..
Yeni Anayasa çağdaş kimliğinin yanı sıra, çoğulculuk özelliğiyle de örnek alınacak düzenlemeleri içerdiği takdirde, daha büyük değer ve önem taşıyacaktır.
Darbe ürünü izlerinden arındırılmış, demokratik sivil bir Anayasa anıtı, Atatürk ilkelerinden esinlenmiş hukuk belgesi eseri olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin övünç ve gurur kaynağını oluşturacaktır.
Devletin yapısını, temel organların yetkilerini, bireylerin hak ve özgürlüklerini düzenleyen kuralların bütününü içeren Anayasa, toplumun devlet karşısındaki güvencesi olarak da değerlendirilmelidir. Yani Anayasa hukuki belgeler niteliğiyle birlikte toplumun siyasal iradesinin de özünü içeren bir yapısal özellik taşıyacaktır.
Toplumsal sorunlarını da kesin ve bağlayıcı bir şekilde Anayasa’da hükme bağlanması, çağdaş Anayasa’nın temel unsurları arasında sayılmalıdır. Anayasa’nın aynı zamanda, yönetenle yönetilenler arasındaki ilişkileri düzenleyen temel kanun niteliğini de vurgulamamız gerektiğini düşünüyorum.
Anayasa, toplumun siyasal gücünü artıran, kişinin hak ve özgürlüğünü bu anlayış çerçevesinde belirleyen kurallara ilaveten, çoğulcu parlamenter demokrasiyi güçlendiren bir düzenlemeye kavuştuğu takdirde ulusun ihtiyacına cevap vermiş olacaktır. Yeniden şekillenecek, Anayasa’da iktidarın tekelciliğinin önlenmesi, toplumsal içerikliğe imkân tanınması, ülkeye moral açıdan da güç katacaktır. Bundan da toplumu oluşturan bireyler olarak hepimiz kazançlı çıkacağız. Çağdaş ve uygar bir Anayasa’nın Türkiye’nin umudunu oluşturmasından hepimizin sevinç duymasından daha tabii ne olabilir ki.
Hemen çok önemli bir hususa özellikle dikkat çekmek istiyorum:
Darbe ürünü 1982 Anayasa’sının tümünün değiştirilmesini savunuyoruz ama istisnai bir durumun söz konusu olduğunu belirtmem gerekiyor. Örneğin ilk dört maddesini değiştirmek mümkün değil. Bu dört madde, bir Anayasa emri olarak karşımıza çıkıyor.
Nedir onlar? Genel esaslar bölümünde yer alan bu dört maddenin devletin şekli, Cumhuriyetin nitelikleri, devletin bütünlüğü, resmi dili, bayrağı, milli marşı ve başkentini kapsayan değiştirilmeyeceğine ilişkin hükümleri içerdiğini hatırlatmakla yetinelim. Bunlar arasında Atatürk milliyetçiliği, laiklik, devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu ve ülke ve milletin bölünmez bütünlüğünün temel ilkeleri oluşturduğunu bir kez daha dile getirelim.
Ülkemizde, Osmanlı döneminde başlayan ve bugünlere ulaşan Anayasa konusundaki gelişmeleri de bir nebze olsun kayda geçirme hissediyorum:
Toplumun siyasi ve hukuki düzeniyle ilgili belgesel çalışmaların 1808’de Senedi İttifak’la başladığını görüyoruz. Bunu 1839 yılında Gülhane Hattı Hümayun’un ve 1856 yılında Islahat Fermanı’nın izlediğine tanık oluyoruz. Bu belgeler başlangıçta 1. Meşrutiyet döneminde gerçekleşen Kanuni Esasi’ye önemli bir katkı sağlanmıştı.
1876 Kanuni Esasi’si ancak 1878 yılına kadar geçerli olmuş, Padişah Abdülhamit’in fiili müdahalesi sonucu 1. Meşrutiyet dönemi sona ermişti.
Ancak, yeniden örgütsel çalışmalar sonunda 1908 senesinde 2. Meşrutiyetle birlikte 1908 Kanuni Esasi’si, ülkenin siyasi gündemine hâkim olmuştu.
Siyasal liberalizm ve parlamenter düzeni getiren 1908 Kanuni Esasi’si 1913’e kadar sürmüş 1. Dünya savaşının dünya gündemine egemen olmasıyla Anayasal düzen rafa kaldırılmıştı.
İstiklal Harbi sonrasında yeni bir devlet yapısına kavuşan Türkiye 1921-1924-1961 ve 1982 Anayasa dönemini değişik boyutlarda yaşamıştı. Geçiş dönemi diyebileceğimiz 1921 ve 1924 Anayasa’ları, TBMM’sinin eseri olarak siyasi tarihimizde yer almıştı. Daha sonra 1961 ve 1982 Anayasa’larının uygulandığı bu dönemlerde, 1960 ve 1980 darbelerinin ürünü olarak yediği damganın altında ezilmekten kurtulamamıştı.
İşte bütün bu nedenlerle, militer etkilerden tamamen arındırılmış bir sivil Anayasa’ya olan ihtiyaç fevkalade önem kazanmış bulunuyor. Bu düşüncelerle çağdaş, uygar demokratik ve parlamenter sistemi güçlendiren bir Anayasa’yı ısrarla savunuyoruz.