Zeliş Öğretmen: Kadın değişir, toplum değişir

Dokuz yıldır İzmir Menemen’de bir köy okulunda ilkokul öğretmenliği yapan Zeliş Kurt, geliştirdiği eğitim projeleriyle sadece çocukların değil, özellikle kadın velilerin de hayatına dokunuyor. Öğrencilerin dört duvar arasına sıkışmalarını doğru bulmayan ve bu minvalde doğa projesi geliştirerek, çocuklara çevrelerini tanımayı ve beceri geliştirmelerini öğreten Kurt, köy kadınları için de pek çok etkinliğe öncülük ediyor. Kurt’la, projelerini konuştuk

RÖPORTAJ / SULTAN YAVUZ İzmir Menemen’de Haykıran Adem Saatçi köy okulunda öğretmenlik yapan Zeliş Kurt, hayat felsefesini “Ben kendimi öğretmen değil, öğrenci olarak tanımlıyorum” sözleriyle ifade ediyor. Mesleğe Bitlis Tatvan’da yatılı bölge okulunda başlayan Kurt, burada deneyimlediklerinin ona yön verdiğini aktarıyor. Bitlis’te öğrencilerle birlikte yurtta kalan ve öğrencilerin hikayelerinden ve koşullarından çok etkilenen Kurt, orada geçirdiği üç yılın, yapmak istedikleri için ona ilham verdiğini belirtiyor. Geliştirdiği projeler sayesinde hem bilgi edindiği hem de başka insanlarla tanıştığını vurgulayan Kurt, “Başka bir okulun ve öğretim sisteminin mümkün olduğunu” düşünerek, bazen kendi imkanları bazen de sponsorlar aracılığıyla aldığı eğitimleri sınıfına taşımaya ve bu yolla hem daha çok çocuğa hem de öğretmene ulaşmaya çalışıyor.
Kurt’un ilk projesi “Çocuklar Okusun Diye” ismini verdiği, İzmir’deki halk kütüphaneleriyle görüşüp, gönüllü bir grup kurarak oluşturduğu bir faaliyet. Kütüphanelerin sadece çocukların kitap okuduğu bir yer değil, anneleriyle birlikte oyun da oynayabildikleri, öğretmenleriyle paylaşımlarda bulundukları, yeni beceriler öğrendikleri bir yer olması gerektiğini kaydeden Kurt, geçen yıl kampanyalardan elde ettiği kitaplarla okulunda bir kütüphane açmış. Dolaplar için yollanan rafları da, meslektaşlarıyla birlikte monte etmiş. Çocukların rahat edebilmeleri için de velilerden minder dikmelerini rica etmiş. Kurt, “Küçük ama şirin bir kütüphanemiz var, öğrencilerle birlikte yaptığımız kuklalar da orada… Yemek pişirmek dahil, hemen her etkinliğ yapabildikleri bir mekan” diyor.
“Çocuklar, dört duvar arasında bir şey öğrenemez”
Geliştirdiği ve ulusal bir projeye çevirdiği ikinci projesi olan “Duvarsız Sınıflar, Özgür Çocuklar” ile aldığı doğa eğitimini, eğitim metoduna taşıyan Kurt, şunları söylüyor, “Ben çocukların sınıfın dışında olması gerektiğine inanan bir öğretmenim. Çocuklar, dört duvar arasında sınıfta bir şey öğrenemez, bizim sistemimiz çok yanlış. Biz de bu sistemde büyüdük ama benim çocuklarım böyle olmamalı diyerek bu eğitimi kullanmaya çalıştım. Milli Eğitim’le de anlaşarak, bu yıl doğada çok güzel bir deneyim yaşadık. Ateş yaktık, ekmeğimizi pişirdik, barınak yaptık. Doğaya bakarak kendimize bir yol çizmek, ana fikirdi. Çevresel tabanlı bir eğitim yöntemini benimsedim. Çocuğu çok bilindik tarihi yerlere götürmekten ziyade, önemli olan onu çevresiyle tanıştırmak. Köyde yaşıyor ama habitatını ne kadar tanımlayabiliyor? diyerek, çevremizdeki antik yerlere gittik. Kimsenin uğramadığı bir antik kent varmış mesela, oraya arkeolog bir arkadaşımı da çağırdım.
Mesela çocuğun biri sürekli sınıfa antik kentten materyal taşıyordu. Bunları getirmesi sakıncalı bir durum ama çocuk çok meraklı. Diğer çocuklara da kötü örnek olmaya başlayınca, bunu çözmenin yolu, arkeolog arkadaşımızla oraya gitmek oldu. Poşete o materyalleri koyduk ve ‘bunları teslim etmemiz gerekir’ dedik, onların yerinin evimiz olmadığını öğrendiler. Bakıp, inceleyip yerine koymayı öğrendiler. Bir çocuğun merakı bir çok çocuğu etkileyebiliyor, aynı zamanda bir meslek öğretiyor. Arkeologluğu çok sevdiler mesela… Orada taşlar yığılmış bir şekilde duruyordu ve o yığını tutan bir ağaç vardı. O büyük ve yaşlı ağaç bize tarihi taşımıştı. Çok duygusal bir andı, bunu görmeleri benim için çok kıymetliydi. Ben Efes’e götürmeyeceğim ama o yolu açıyorum; merak. Her şey merakla başlar çünkü…”
Köy kadınlarına tiyatro
Kurt, “Kadın Değişir, Toplum Değişir” projesiyle de çocukların annelerini işe dahil etmiş. Öğrencilerin eğitim ve öğretiminde sadece okulun değil, ailenin de büyük rolü olduğunu kaydeden Kurt, aile içinde de öncelikle kadınları güçlendirmek gerektiğini düşünmüş. Bu minvalde Milli Eğitim’e uydurduğu programla, kadınların sosyalleşme, eğitim ve istihdam ayağını geliştirmeye başlamış.
Sosyalleşme kısmı için kadınları tiyatroya götüren Kurt, bu etkinliği şöyle anlatıyor, “Tiyatrocular İstanbul’dan arkadaşlarımızdı, “Kadının Adı Var” oyununa götürebilmek için belediyeden izin aldım, araç ayarladık ve Toplum Gönlüllüleri Vakfı ile çalıştık. 150 bilet bulduk ama ben sadece 50 kadını işe dahil edebildim. Bunun üzerine civar köylere de haber saldık, muhtarları da dahil ettik ama oyun gününe kadar hâlâ tedirgindim. Sonuçta kadınlar akşam yapılan bir etkinliğe katılacaktı ve İzmir olsa da, köy kültürü her yerde aynıydı. Fuar alanında beklerken, onlarca şalvarlı kadının geldiğini gördüm ve çok duygulandım.
Oyun intiraktif bir söyleşiydi aslında ve izleyen kadınların da katılması, “Benim kızımın da başına geldi” demeleri önemliydi. Belediye otobüsüyle birlikte dönerken, önümüzdeki bir takside bir kadın dövülüyordu. ‘Bu bir tesadüf olamaz’ dedim, şoföre ‘kapıyı açın’ dedim, ‘bu kadar kadınız, onlar bizden korksunlar’ dedim. Polisi aradım ve sesli bir şekilde adamlara bağırdım. Bu arada şiddet mağduru kadın kaçtı ve taksi de gitti. Belki de tüm bu etkinlik, o bir kadın içindi… Bir farkındalık yarattığını düşünüyorum, ‘Zeliş Hoca hakkını aradı, bir kadın için çabaladı’yı gördüler. Belki bu küçük çırpınışlar, bir kelebek etkisi yaratıyor olabilir.”
İşin eğitim kısmında ise okula kadın doğum doktoru, psikolog ve diyetisyen getirten Kurt, kadınların bu konularda bilinçlendiklerini kaydediyor. Köy Enstütüleri’ni çok sevdiğini ve o öğretmenlerin izinden gittiğini belirten Kurt, “85 yaşında, Köy Enstütüleri’nden mezun bir öğretmenle tanışmıştım.
Öğretmenlik yaptığı okulda, ‘Köye hindi beslemeyi öğreteceksin’ demişler ve aradan bir yıl geçtikten sonra büyüttüğü 30 hindiden para kazanmaya başlamışlar. Benim de amacım bu tarz şeyleri hayata geçirebilmek. Mesela bağışçılarımızdan bazıları, bana okula zeytin ağacı dikmemi önerdiler. Bu sayede okulumuza zeytin desteği de olabilir, bu da hedeflerim arasında. Sıkıntılar yaşamıyor değilim ama benim asıl derdim çocuklar…”
“Annemle Atölye Saati”
Sınıfındaki on iki öğrencinin annelerini, on iki hafta boyunca sınıfa tek tek çağırarak “Annemle Atölye Saati” projesini de hayata geçiren Kurt, annelerin en güçlü yanlarını sınıfta öğrencilerle paylaştıklarını aktarıyor. Kurt, “Annelerimizi hafife almıyoruz, onların da güçlü yanları var. Mesela peynir yapım atölyeleri oldu, yoğurt yaptık, ekmek pişirdik, mandala atölyesi düzenledik. Amacımız ‘senin annen çok güçlü, senin annen seninle birlikte’ mesajları vermek.
Önemli olan aslında çocukların annelerini tanımasıydı, anne çocuk bağını güçlendirmek önemli. Çünkü bizim en büyük sıkıntımız da bu, genel anlamda zenginin de, fakirin de, köylüsünün de, şehirlisinin de çocukla bağı zayıfladı. Bu etkinlikleri devam ettireceğim” diyor.

1800’lü yıllardan beri aynı sıralarda oturuyoruz
Ülke şartlarının kendisine motivasyon olduğunu kaydeden Kurt, çaresizlikten yaratıcılık doğduğunu ve çocukları da zaman zaman biraz çaresiz bırakmak gerektiğini vurguluyor. Dört duvar arasında olmayı sevmediğini Kaydeden Kurt, “Sınıfa tabure aldım, belki bir farklılık getirir diye, çünkü masa ve sıralardan hepimiz sıkıldık. 1800’lü yıllardan, 2020’ye kadar masa ve sıralarda oturuyoruz. Her şey değişti, elimizdeki telefon değişti, evlerimiz değişti ama okul neden değişmiyor? Sıralar neden değişmiyor ve biz neden değişmiyoruz? Benim motivasyonum aslında çocukların güçsüzleşmesinden de kaynaklanıyor, çocuklar o kadar izole yaşıyorlalar ki… Bence doğa tüm çocuklara yol açıyor ve beceri geliştirmelerini sağlıyor. Beceri sınıfta gelişez, ellerimizi kullanarak gelişir. Biz hep ellerimizi arka plana atıyoruz ama duyularımızın asıl yeri doğa ve beş duyumuzu kullanmadan öğrenme gerçekleşmez. Motiasyonum aynı zamanda doğa” diyor.
Zeliş Kurt’un öğretmenler ve veliler için de bir mesajı var, “Hep öğrenci olmayı, yurt dışını takip etmeyi, kendi sınırlarında kalmamalarını tavsiye ederim çünkü yaşam, kendi sınırlarımızdan ibaret değil. Çocuk ayırmaksızın, hepsini kucaklamalıyız ve hepsi için ayrı ayrı program tasarlamalıyız. Her çocuk özeldir ve farklıdır, bu yüzden bir müfredatın tüm çocuklara uygulanması doğru değil. Veliler de öğretmenleri yönlendirebilirler. Her şeyi öğretmen biliyor diye düşünmesinler, sınıftaki bazı işlere yardımcı da olabilirler. Öğrenci, öğretmen, veli ve okul birleşmeli ve çocuk buradan ayrılırken güzel bir çıktısı olmalı…”