Sıra dışı resimlerin sıra dışı ressamı: Ayla Aksoyoğlu

Ankaralı Ressam Ayla Aksoyoğlu, sıra dışı ve bazıları “rahatsız edici” veya “ürkütücü” diye nitelenen resimlerin yaratıcısı… 1968 doğumlu olan Aksoyoğlu, bugüne kadar yurt içi ve yurt dışında pek çok kişisel ve karma sergiye katılarak, resimlerini koleksiyonerlere kazandırdı. Tarihten, mitolojiden, şiirden, kendi deneyimlerimden yola çıkarak ortaya koyduğu kadınları ise Aksoyoğlu’na göre dünyadaki tüm kadınların ortaklaştıkları his ve yaşamın tek bir kadının farklı halleriyle tuvale yansıması… Son sergisini “Distopya 19” adıyla açan Aksoyoğlu’nun şimdiki projesi ise atık buzdolabı kartonlarının üzerine yaptığı yaklaşık 50 kadar resimden oluşan sergisini, Mamak çöplüğüne yakın bir yerde açmak. Aksoyoğlu, 24 Saat gazetesinin sorularını yanıtladı

SULTAN YAVUZ/ANKARA – Dışavurumcu Ressam Ayla Aksoyoğlu, 1968 yılında Ankara’da doğdu. 1990 yılında Gazi Üniversitesi Resim Bölümü’nden mezun oldu. Fransa başta olmak üzere çeşitli ülkelerin müzelerinde incelemeler yaptı ve galerilerin resim sergileme yöntemlerini araştırdı. İlk kişisel sergisini 2006 yılında açan Aksoyoğlu, yurt içi ve yurt dışında pek çok kişisel ve karma sergi açtı. Aksoyoğlu’nun, aynı zamanda Birleşmiş Ressamlar ve Heykeltraşlar Derneği, Karadeniz Plastik Sanatlar Derneği üyelikleri ve Femin-Art Kadın Sanatçılar Derneği Kurucu üyeliği bulunuyor.
Resimleri, sıra dışı ve ürkütücü olarak da değerlendirilen Aksoyoğlu, sanatını ve sanatçı bakış açısıyla mevcut durumu 24 Saat gazetesine anlattı…
-Çocukluğunuzdan beri resim yapıyorsunuz, aslında neredeyse herkese çocukken resim yapar, şarkı söyler, rol yapar ama belli yaştan sonra bırakır. Siz çocukluktaki yaratıcılığı devam ettirebildiğiniz için mi ressam oldunuz? Yoksa o yaşlardan itibaren bir sanatçı ruh mevcut mu?
Ayla Aksoyoğlu: Bütün çocukların sanatçı ruha eğilimi vardır ve önleri kesilmezse resim yaparlar, müzik yaparlar fakat insanlar daha sonra alay eder, baltalar ve sonra da o istekleri söner. İşin doğrusu bunlara ben de maruz kaldım, büyük teşviklerle büyümedim hatta sürekli kösteklenmiş bir hayatım var ama zaten bunlara direnebilen insanlar sanatçı olabiliyor. Çocukluğumdan beri sanatçı bir ruh ve kişiliğim olduğunu düşünüyorum çünkü herkes benim önümde büyük engeller hâlinde duruyordu, ailemden öğretmenlerime kadar…. Ancak hiçbirini dinlemeden çalıştım. Sanatçı kişilik, özel bir kişiliktir ve bunlardan ayrılıp işin içine girebilendir. Küçük bir çocuğun defter, kalem alıp insanların resmini ya da heykelini yapma hevesi sanatçı kabiliyetinin getirdiği bir sonuçtur.
-Resimlerinizin sıra dışı olduğunu düşünüyorum, bir muhalifliği, alaycılıkla karışık mizahı da taşıyor. Siz bu imzayı ya da size özgü olan sanatı ne zaman yapmaya başladınız? Lisede veya üniversitede de böyle miydi, kimlerden etkilendiniz?
Aksoyoğlu: Resimde bir duruşu gerçekleştirmek zordur, resim uzun bir süreç ama kişilik yapım hep böyleydi diyebilirim; inanmadığım şeylere hep muhalif oldum, sıra dışı hâlim çocukluktan ileri gelir. Vincent Van Gogh çoğumuz gibi benim de rehberim ve hayranlık duyduğum bir insan. O da sıra dışı ve herkese karşı direnmiş, resimleri hiç beğeni almadığı hâlde, mektuplarında bir gün bu resimlerin çok güzel bulunacağını yazan ve sanatına inanan bir ressam. Benim bu sıra dışı diye tanımlanan resme ulaşmam uzun yıllarımı aldı ama mesela üniversitedeki hocalarım eskizlerime baktıklarında, “Ben sana ne anlatayım? Picasso gibisin” yanıtı alırdım ve bana hep çok saygılı davranırlardı. Sanıyorum, o zamanlardan fark edilmiştim ama duruşum hep vardı, resimlerimdeki ironi çok güçlü bir silahtır.
“Bugünün okul sistemi sanatçıyı ve çocukları köreltme üzerine kurulmuş”
– Güzel sanatlarda akademi eğitiminin sanatı öldürdüğü yönünde bir görüş de var, size okul ne kattı, yeteneği öldürüyor mu sizce de?
Aksoyoğlu: Ben resim öğretmenliği de yaptım ama bugünün okul sistemi sanatçıyı ve çocukları köreltme üzerine kurulmuş. Üniversiteye gitmeden önce artistik aşamada desenler çiziyordum ama üniversiteye girince hocaları dinleme metoduna geçtim ancak o o zaman yeteneğimi kaybetmeye başladığımı fark ettim, sonra düşündüm ve sebebini anladım. Resimde sadece rehberlik vardır, hocalık yoktur, vizyon verirsin ama resim yapmayı öğretemezsin. Elbette hocalarımın üstümde emekleri çoktur ama sanatçı kişiliğimin oluşmasında dünyanın en iyi okulu olsa da etkisi yoktur, okul üst seviyede bir şey katmaz. Akademide disiplin çevresinde yapılan bir iş var ve bunu pek sevmedim, o yüzden okul bittiğinde aldığım asistanlık teklifini de reddettim, kendi sanatımın peşinden gittim. Özgürce yazdım, çizdim, gezdim. Sanatçıda okullu, alaylı ayrımı yoktur ama hem okulu, hem hocalığı hem de sanatı iyi beceriyorsanız ne âlâ…
-En son geri dönüşüm çalışması içinde olduğunuzu okudum, bunu da şu bağlamda soruyorum; son yıllarda geri dönüşüm işleri yapılmaya başlandı, kıyafetlerde, tasarımlarda, bunun resme etkisi nasıl? Çevre kirliliği ve küresel ısınma yaşadığımız bir dönemde resimde bu konulara geri dönüşüm yoluyla mı dikkat çekiliyor? Çalışmanızı bu minvalde nasıl değerlendirirsiniz?
Aksoyoğlu: Geri dönüşüm, dünyaya özür borcumuz ama özür borcu, onu düzeltmeye de yetmiyor. Atılmış şeylerle resim yapıyoruz, elbise yapıyoruz ama ne yaparsak yapalım, o zararlı malzemelerin üretilmesini durduramıyoruz. İstediğiniz kadar başka şeye dönüştürün… Estetik olarak, atılmış buzdolabı kartonlarına resim yapıyorum ama yeryüzündeki petrol ürünlerini, sera gazını önleyemem. Geri dönüşüm yapmak yerine daha az zararlı malzeme üretmek daha faydalı, ben kullanılan ürünlerin sonuna kadar değerlendirilmesi taraftarıyım. Yani bir elbiseyi yırtılıncaya kadar giymeliyiz, dünyada çocuklar baldırı çıplak gezerken, bizim onu atma lüksümüz yok. Aksi hâlde büyük zarar veriyoruz ve insanların hakkını da gasp ediyoruz. Ben buzdolabı kolilerinin arkasını veya önünü tuval gibi değerlendirdim ve kendime özgü bir fantazi serisi yaptım. İçimden gerçekten de bir canavar çıkıyor orada, insanlar zaten resimlerimden rahatsız oluyordu, bunlar da baya korkutucu oldu. Haklılar, bazen ben de rahatsız oluyorum (Gülüyor). Bu 50 kadar resimden sergi yapmayı düşünüyorum, bir geri dönüşüm firması Mamak çöplüğü yakınlarında sergi yapmayı teklif etti, planım da bu yönde. Çöplüklerde bir hayat var ve bizim attığımız şeylerle yaşayan o kadar insan var ki… Onları temizleyen, ayrıştıran ve böylelikle dünyaya hizmet eden insanlar… Bazen onların, kafelerde vakit geçiren, hâli vakti insanlardan daha faydalı olduklarını düşünüyorum, çöpe plastik atarken de en azından birilerinin onu ayrıştıracağını düşünmek biraz da olsa hafif hissettiriyor.
“Tüm dünyanın bir tokatlık işi var, yaptığımız her şey palavra”
– Sanatta ve felsefede her zaman zaman içinde bulunulan dönemin etkileri mevcuttur, sosyal ve ekonomik durumlar belirleyici olur. Siz de pandemi döneminde “Distopya 19” isimli bir sergi açtınız. Pandemi, bir sanatçı olarak sizi nasıl etkiledi?
Aksoyoğlu: Distopyaları sadece kitap ve filmlerden görüyorduk, salgın yüzümüze bir şey çarptı. Hep rüyalarımızda olan kabuslar karşımıza çıktı, korktuk. Çocuklarımızı daha az etkilediğini bilmek rahatlatıyordu ama sadece COVİD 19 değil, tüm dünyanın bir tokatlık işi var, yaptığımız her şey palavra. Biraz da insanın aklına tasavvuftaki yokluk, hiçlik geliyor… Beni sanatsal olarak kötü etkilemedi zaten öncesinde de atölyemde çalıştığım için zaman bile kazandırdı diyebilirim ama evrensel korkuları tetikledi. İnsanın bakış açısını değiştirdi. Felaket yaşadığımızda bugün anlamayız, tıpkı sanatı yaparken onu sınıflandırmadığınız gibi, sanat tarihçisinin bir ekole yerleştirmesi gibi… Biz de henüz idrak edemedik, getirilerinin ne olacağını da bilemiyoruz. I. Dünya Savaşı’nın ardından bir daha savaş olmayacağı düşünülüyordu ama ondan daha korkunç olan II. Dünya Savaşı yaşandı ve etkileri hâlâ sürüyor ama olumlu yanı da teknolojiye katkısı oldu. O nedenle, bugün yaşadığımız kabustan uyandığımızda anlayacağız. Her şeyi yakıp yıkıyoruz, dünya olarak yüzümüz yere eğilmeden akıllanmayacağız. İnsan böyle bir canlı…
-Pandemiyle birlikte online müzeler, konserler, tiyatrolar, toplantılar oldu. Hatta normalde gitme imkanı bulunamayan bir müze bu sayede gezilebildi. Siz bunu olumlu mu, olumsuz mu görüyorsunuz? Gelecekte sergiler hepten online olur mu?
Aksoyoğlu: Olacak tabii ama insan gerçeğini görmek ister, yoksa dünyaya neden gelelim? Google Earth görüntüsü, müzeler, dijital yayınlar, her şeyin görüntüsü var ama Van Gogh’u karşıdan izlemek gibisi yok, insan alt ve üst sıçramaları yoğun bir yaratık ve bugün dijital dünyada kaybolsak da, bir süre sonra bundan bıkıp gerçekle yüz yüze yaşamayı isteyecek. Bu, modada inip çıkan etek boyları gibi düşünülebilir ya da sanalda âşık olsanız da, sevgiliye sarılma sıcaklığı farklıdır. Yapay zekanın, dijitalin, dünyanın 4.0 sanayi devriminin bir dönüşü olacaktır. İnsana dönüşü bekliyorum. Bu gelişmeler bir süre sonra açlık yaratacak ve kendi içindeki insanı teknolojiyle bir araya getirmeye çalışacaklar diye düşünüyorum.
– Yurt dışında dijital sanat yaygınlaşıyor, Türkiye’de de yavaş yavaş… Bu konu hakkında neler söylersiniz?
Aksoyoğlu: O da aynı şey, dijital sanatı kendi adıma sevmiyor ve yapmıyorum ama yapan dostlar, gençler var. Fakat çok da reddedemiyorum çünkü tarihte bazı icatların karşısında durmak yanılgıya götürür mesela telefon icat edildiğinde, devlet adamının “Bunu kim kullanmak ister ki?” demesi gibi… Öyle bir yanılgıya düşmek istemem ama insan dokunmayı, elle yapılanı görmeyi isteyecektir. Dijital art’ın da bir piyasası var, satılıyor, rağbet görüyor ve kitleler manipüle ediliyor, sanatçı, galerici, küratör sanatın geleceğinin dijitalde olduğunu söyleyerek, bu işte büyük paralar döndüğünü belirtiyor. Dijital art’ı severek yapanlar da var ama tek başına sanatı götürebileceğini sanmam. Bir futbolcu koşmadan, gol atmadan futbol oynayamaz, bizim işimiz bu.
– Dışavurumcu resimleriniz bana tekinsiz geliyor ve tüm o atmosferin ardında zengin bir tarih, mitoloji olduğu seziliyor. Ayla Aksoyoğlu’nun kadınları ne anlatıyor? Farklı farklı kadınlar mı var yoksa tek kadının onlarca farklı yüzü mü?
Aksoyoğlu: Kadınlarım, dünyanın savruluşuyla birlikte gerek yok edilişi, gerek yüceltilişi, insan sıfatından uzaklaştırılışı, çok bariz olmasa da ikinci sınıf canlı seviyesine konulmasını aktarıyor. Oradaki kadınlar, Platon’un idea kavramında, gülün solup formununsa hep yaşayacağı gibi… Bir tek kadın, ben ya da sensin ve dünyadaki her kadın aynı statüdedir, erkekler ise tüm dünyada konu kadın hakları olduğunda hilafsız birleşiyorlar. Bir feminist olarak değil, araştırmalarım sonucunda gördüğüm bir gerçek. Ben Theodor Adorno’nun felsefesindeki, geniş kitlelerin içine atılmadan, dışarından görme taraftarıyım. Bir gruba girme fikrim yoktur, eyleme de katılmam, eksiklik bulurum, kendimi bir topluluğun içinde görmek istemiyorum, kendi fikirlerim doğrultusunda ilerlemek istiyorum.
Kadın ögesi, tüm dünyadaki kadınların tek bir hudutta yaşamalarına ilişkin, benim buradaki itelenmiş halim Afganistan’daki kadın için de, bir Kızılderili kadın için de geçerli, eski kutsal metinlerde kadına yönelik tek söz edilmez. Bizler dezavantajlı bir grubuz ve acı çekiyoruz, haklarımız geriden geliyor. Modern dünyada bile çoğu kişinin fark etmediği durum, soy ismimizi kullanamıyor oluşumuz. Bu bir başka insanın envanteri olmak gibi, tıpkı kitapta yazan Yusuf’un 40 keçisi, 50 koyunu, 7 karısı vardı gibi bir envanter olma durumu… Bunları görmemiz gerekiyor ama kavga etmeden, ağız dalaşına girmeden direnmek ve savunmak lazım. Benim kadınlarım sessiz, rahatsız edici ama direnişçidir. Tarih, felsefe, şiir ve mitoloji okumayı severim ama çocukken de yapım böyleydi. Okula gitmeden önce bile neden böyle sorusunu sorardım. Kadın değil, insan davamız var ve insan en iyi kendini bilir, ben de kadını anlatıyorum…