Cewerî: Anadilimde yazdığım için hor görülmedim, tersine ödüllendirildim

Mardin doğumlu Kürt yazar, çevirmen Fırat Cewerî

Mardin doğumlu yazar, çevirmen Fırat Cewerî, kırk yıllık yazarlık yolculuğunda 40 kitap yazdı, çevirdi. Ayda bir Türkiye’de olduğunu anlatan Cewerî, “İyi bir edebi eser, hangi dilde yazılmış olursa olsun, evrensel edebiyata açılan kapıdan geçmeyi kesinlikle başaracaktır” dedi

Nurdane Sağkan/ Ankara – Kürt edebiyatının modern ismi, çevirmen Fırat Cewerî, Mardin doğumlu. İlk gençlik yıllarını Nusaybin’de geçirdi. Yirmi yaşına gelmeden Kürtçe edebiyata yöneldi. 1980’de yerleştiği İsveç’te edebiyatın çeşitli alanlarında Kürtçe eserler üretiyor.
Nûdem Dergisi’ni on yıl boyunca aralıksız çıkardı. O yıllardan itibaren daha çok öyküye yoğunlaşan Cewerî, aynı zamanda Dünya edebiyatından klasik ve modern onlarca eseri Kürtçeye çevirdi. Hawar Dergisi’ni yeniden toparlayıp Nûdem Yayınları arasından basılmasını sağladı.
İsveç Yazarlar Birliği üyesi olan Fırat Cewerî, İsveç PEN Kulübü Yönetim Kurulu Üyeliği’nin yanı sıra, uzun yıllar “Sürgündeki Yazarlar Komitesi”nin de Başkanlığı’nı yaptı.
Kürtçe ve İsveççe edebi çalışmalarını sürdüren Cewerî’nin eserleri İsveççe, Almanca, Farsça, Arapça ve Türkçeye çevrildi hatta filme uyarlandı. Geç Bir Sonbahardı, Birini Öldüreceğim, Lehî ve Maria Bir Melekti adlı romanlarıyla, Türkiye’de de dikkatleri üzerine çeken Cewerî, hâlâ İsveç’te yaşıyor. 2018 yılında İsveç Akademi Ödülü’ne layık görülen Cewerî, 2020 yılında da Irak Kürdistan Bölgesi Kültür Bakanlığı tarafından Altın Kalem Ödülü’ne layık bulundu.
– Sayın Cewerî kaç yıldır İsveç’te yaşıyorsunuz? Ben hep ilk adımları merak ederim, Türkiye’den İsveç’e gitme kararını nasıl aldınız, bu yolculuğu sizden dinleyebilir miyiz?
-1977-78 yıllarında çok ateşli bir devrimciydim. Marksist literatürü yutarcasına okuyor, karşıt görüş devrimcilerle derin tartışmalara giriyor, şehrin duvarlarını sloganlara boğuyordum. Aynı zamanda gizlice şiirler yazıyordum. Okuduğum bütün kitaplar ve yaptığımız bütün tartışmalar Türkçe olmasına rağmen, ben şiirlerimi Kürtçe yazıyordum. Kürtçe yasaktı, Kürtçe yazılmış bir aşk şiiri bile insanın başına büyük belalar açabilirdi. Zaman geçtikçe siyasetten ve savunduğumuz proletarya diktatörlüğünden soğudum, böylece edebiyat dünyasına çekildim. Durmaksızın yazıyordum, yazdıklarımı farklı yerlerde saklıyordum. O zamanlar zaten bizim oralarda sıkıyönetim hüküm sürüyordu ve 12 Eylül darbesinin hazırlığı yapılıyordu. Durumun ciddiyetini fark edince, ülkeyi terk etmenin yollarını aramaya başladım. Kürtçe yazabileceğim ve Kürt edebiyatına katkı sağlayabileceğim bir ülkeyi seçmeliydim. 19 yaşında gencecik bir delikanlıydım, ailem gitmeme izin vermiyordu. Beni çok seven annem, uzak ülkelere gideceğim için beni bir daha göremeyecek olmanın korkusuna kapılıp, hüngür hüngür ağlıyordu. Onu ve ailemin geri kalanlarını ikna ettim. 1980 yılında, bütün sevdiklerimi ardımda bırakarak ülkeyi terk ettim ve İsveç’e yerleştim. 40 yıldır da İsveç’te yaşıyorum.
-Genç Fırat Cewerî, bilmediği bir ülkeye vardıktan sonra neler yaşadı, yabancı bir ülkede yazarlık rüştünü nasıl ispatladı?
-Türkiye’yi terk ettiğimde, yasaklardan dolayı bütün şiirlerimi ezberlemiştim. Sadece şiirlerin başlıklarını küçük bir kâğıda yazıp, o kâğıdı da iç çamaşırımda saklamıştım. İsveç’e varınca, ilk yaptığım iş, bir daktilo almak oldu ve oturup o şiirlerimi kâğıda döktüm. Ben evde şiirlerimi yazarken, dışardan gelen her sesin polis ya da asker baskını olabileceği korkusuna kapılıyordum. İsveç polisine iltica etmek için gittiğimde, polisler yazar olduğumu duyunca büyük bir saygıyla karşıladı beni. 40 yıldır bu ülkede bu saygıyı görüyorum hâlâ. Kendi anadilimde yazdığım için hor görülmedim, tam tersine ödüllendirildim. İsveç’te geniş bir yazar çevrem var şimdi. İsveç’in çeşitli edebiyat kurumlarında yer aldım. Ama edebi eserlerimi hep Kürtçe yazdım. Yasaklı bir dilde edebi eserler verdiğim için İsveçli yazar arkadaşlarım tarafından da hep övüldüm, destek aldım.
-Dört yıl önce sizinle bir söyleşi yapmıştık ve o zaman “Maria Bir Melekti” kitabınızı konuşmuştuk. Aradan geçen bunca zaman sonra neler yaptınız, bize ve edebiyat dünyasına vereceğiniz haberler var mı?
-İsveç’in bana verdiği imkânlardan dolayı, İsveç’e bir nevi vefa borcumu ödemek için son yıllarda çok sayıda İsveç edebiyatının önemli eserlerini Kürtçeye çevirdim. Çıkan her eserin kokteylini, İsveç’in İstanbul Başkonsolosluğu’nda yaptık. Kırk yıllık yazarlık yolculuğumda yazdığım ve çevirdiğim kitapların sayısı kırk oldu. Bunlardan on yedisi, İsveççeden Kürtçeye çevirdiğim kitaplar.
Tabii ben çeviri yaparken, roman karakterlerim de beni sabırsızlıkla bekliyorlar. “Derza Dilê Min”adlı romanım, koronavirüs belası olmasaydı, birkaç ay önce Avesta Yayınları’ndan çıkacaktı. “Derza Dilê Min”, tek taraflı mektuplar üzerinde kurgulanmış bir aşk romanı. Türkiye’de karantina dönemi sona erdikten hemen sonra çıkacak. Sonra da, Musa Bêjevan’ın Türkçe çevirisiyle Türk okurlarıyla buluşacak.
-İsveç’te yazar olmayı, bir yazara tanınan hakları, devletin, toplumun yazara yaklaşımını sorsam neler anlatırsınız?
-Totaliter ve demokrasiden uzak ülkelerde gündemi hep politikacılar belirler; ama İsveç gibi demokratik ülkelerde, gündemi çoğu kez aydın ve yazarlar belirler. İsveç’te bir yazar, sansür ve oto sansürden uzak bir şekilde özgürce istediğini yazabiliyor. Devlet veya devletin hiçbir kurumu, bir yazarın özgürlüğünü kısıtlayacak bir girişimde bulunmaz. Toplum, yazarı bağrına basarken, devlet de kültür kurumlarıyla yazara sahip çıkar. İsveç Yazarlar Birliği ve Yazarlar Fonu her şekilde yazarları destekler. İsveç Yazarlar Birliği Yönetimi’nde veya onun dışında bir sürü yazarevi bulunmakta. Yazarlar, burs alarak bu evlerde rahat bir ortamda eserlerini yazabiliyorlar. Ayrıca yazarlara bir sürü ödül veriliyor. Böylece çalışma olanakları daha da kolaylaşıyor.
-Dünya şu anda küresel bir virüsle yaşam mücadelesi veriyor. Bu anlamda İsveç’te neler değişti? Değişen yaşam, bir yazar olarak sizi nasıl etkiledi?
-İsveç, her zaman kendi yolunu izleyen bir devlet olmuştur. Bu koronavirüs pandemisi döneminde, dünyanın birçok ülkesi tarafından eleştiriye maruz kalmışsa da, yine kendi yolunu izlemiştir. İsveç’e maske zorunluluğu hiç gelmedi. Sokağa çıkma yasağı uygulanmadı. Sadece resmi toplantılarda 50 kişiyi geçmeme yasağı geldi. Yani bütün dünya, koronavirüse karşı diktatörce müdahale ederken, İsveç her zamanki gibi demokratik yollara başvurdu. Bu söyleşiyi yaptığımız ana kadar bile, İsveç’te günde 100 insan hayatını kaybetmekte. Aslında benim için fazla değişen bir şey olmadı. Ben pozitif düşünen biri olduğum için, bu krizi kendim için bir fırsata çevirdim ve çalışmalarıma daha da yoğunlaştım. Bu üç ay içerisinde yaptığım çalışmaları, normal şartlarda üç yılda bitiremezdim. Yaşadığım tek olumsuz şey, bütün yolculuk ve etkinliklerimin iptal edilmiş olması. Ayrıca bu yıl yazarlığımın 40. yılıydı. Bu yüzden birçok ülkeye davet edilmiştim.
-Siz Kürt edebiyatının gelişmesine çok emek vermiş bir yazarsınız. Kürtçeyi, Türkçeyi ve İsveççeyi çok iyi bilen bir yazar olarak, kitaplarınızı hangi dilde yazıyorsunuz? Kürt edebiyatına yıllardır verdiğiniz emekten, çalışmalarınızdan söz eder misiniz?
-Yazın hayatımda ilk makalemi, 1979 yılında Türkçe yazdım. Onun dışında edebi eserlerimi hep Kürtçe yazdım. Kürtçe yazmaya başladığımda, Kürtçe alfabeyi bile bilmiyordum, özgün Kürtçe seslerin harf karşılığını tanımıyordum. Kürtçe bir eğitim dili değildi ve yasaktı. Benimki biraz da yasaklara karşı bir başkaldırıydı. Bir dili yasaklayan mantaliteyi anlamakta güçlük çekiyordum. Klasik ve sözlü edebiyatın çok zengin olduğu, milyonlarca insanın konuştuğu kadim bir dilin ölümüne seyirci kalamazdım. Kürtçe yazmaya başladığım günden beri kendime şu sözü verdim: “Kürtçeyi diriltmek için elimden geleni yapacağım.” Kürtçenin derinliklerine inince, Kürtçenin modern edebiyata da ne kadar uygun bir dil olduğunu fark ettim. Bu yüzden eserlerimi hep Kürtçe yazdım ve Kürtçe yazmaya devam edeceğim. Kürtçenin yanı sıra, senin de belirttiğin gibi iki aktif dilim daha var; Türkçe ve İsveççe. Bu iki dilde de makale ve denemeler yazıyorum. Böylece, üç dil arasında gidip geliyorum…
-Kaç kitabınız var? Bunlar hangi dillere çevrildi?
-İlk kitabım, 40 yıl önce, 1980 yılında çıktı. O günden bugüne, yazdığım ve çevirdiğim kitapların sayısı da 40 oldu. Yirmisi kendi yazdığım kitaplar, diğerleri de Kürtçeye çevirdiğim kitaplardır. Kendi yazdığım kitaplar; Türkçe başta olmak üzere, Almanca, İsveççe, Farsça ve Arapçaya çevrildi. Birkaç farklı ülkeden de teklif aldım. Kitaplarım, yakın bir zamanda başka dillere de çevrilecek.
-Sayın Cewerî sizin Türkiye’yi çok sık ziyaret ettiğinizi, edebi toplantılara, TV programlarına konuk olduğunuzu görüyoruz ayrıca Türkiye’de de sözleşme yaptığınız bir yayıneviniz var, bu bağdan da biraz söz eder misiniz?
-Evet, Türkiye’ye sık sık geliyorum. Televizyon programları, edebiyat etkinlileri, seminerler, kitap kokteylleri, kitap fuarları, imza günleri derken; nerdeyse ayda bir Türkiye’de oluyorum. En sık uğradığım kent de İstanbul’dur. İstanbul, hem bir kültür ve sanat, hem edebiyat, hem de sosyolojik açıdan kozmopolit bir kent. İstanbul’u ve İstanbul’un adalarını çok seviyorum. Edebiyat etkinliklerim dışında, İstanbul’da dostlarla rakı masasında bir araya gelmeyi de çok seviyorum.
-Size göre yazarlık nasıl bir disiplin gerektiriyor? Bir yazar nelerden beslenir, nelerden fedakârlık eder? Siz nasıl bir disiplinle çalışırsınız?
-İlk önce şunu belirtmem gerek; yazarlık veya yaratıcılık, aynı zamanda bir egoizmdir. Yazarın eseri, bazen yazar için en sevdiklerinden önce gelir, hatta aile fertlerinden bile önce. Yani bir yazar; ailesinden, sosyal yaşamdan, mal ve mülkten yana fedakârlık ederek eserlerini ortaya çıkarabiliyor. Elbette bu varsayımım, bütün yazarlar için geçerli olmayabilir. Her yazarın kendine göre bir çalışma biçimi ve yazma eylemi içerisinde olduğu esnada bir ruh hali vardır.
Bir yazarın, her şeyden önce öz disipline sahip olması gerekir. Öz disiplin olmayınca; bugünün işini yarına, yarının işini de diğer güne bırakarak; istenen sonuca varılacağına inanmıyorum. Ben de öteden beri, bir öz disiplinimin olduğunu söyleyebilirim. Sabahları çok erken kalkıyorum. Evdeyken ilk yaptığım şey, sabah gazetesini posta kutusundan almak ve kahve pişirmek oluyor. Tercihim filtre kahve. Kahve eşliğinde sabah gazetemi okuyorum. Ondan sonra günün programını bir kâğıda not alıyorum. Sonra yazmaya başlıyorum. En az üç saat yazıyorum. Yazdıklarım bazen üç kelime, bazen de üç sayfayı bulabiliyor. Evde yalnız olduğum zamanlarda bile bazen evde yazmak kolay olmuyor. Bir kafeye, bir bara, bir otel lobisine ya da bir yazarevine gittiğim oluyor. Böylece daha kolay yazabiliyorum. Bazen bir kitabı aynı mekânda ve aynı masada bitirdiğim oluyor.
-Sayın Fırat Cewerî, bir yazar eserlerinde yerelliği aşıp, evrensel değerlere nasıl ulaşır?
-Evrenselleşmiş yazarların eserlerine baktığımız zaman, bu yazarların hep yerel motiflerle yazmaya başlamış olduğunu görüyoruz. Bu yazarlar; bir olayı, bir aşkı, bir sürgünü, bir çatışmayı veya yerel insan ilişkilerini ele almıştır eserlerinde. Çünkü edebiyatın malzemesi insandır ve en nihayetinde de insana dair olan her şey evrenseldir. İyi bir edebi eser, hangi dilde yazılmış olursa olsun, evrensel edebiyata açılan kapıdan geçmeyi kesinlikle başaracaktır.