Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Atıcı: Bir Anadolu efsanesidir Köy Enstitüleri

Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Erdal Atıcı

Öğretmenlik dışında köyün canlanması, kalkınması için köy lideri olması özelliği taşıyacak kişiler yetiştirmek için Nisan 1940’ta kurulan Köy Enstitüleri’nin, parasız yatılı ve bölgesel kurumlar olduğunu belirten Atıcı, enstitülerin, toprak ağaları, din şeyhleri ve katı devlet bürokratlarını tedirgin ettiğini dikkat çekti. Atıcı, 1947–1948 öğretim yılında kapatılan enstitülerde uygulanan eğitim felsefesinin anlaşılıp bugün uygulanabilirse, sorunların büyük ölçüde çözeceğini düşünüyor

Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Erdal Atıcı

Cengiz Aldemir/Ankara – Türk toplum yapısını incelediğimizde hangi ideolojiye ait olursa olsun önemli bir girişim olarak nitelendirebileceğimiz Köy Enstitüleri’nin, kuruluşundan kapatılışına kadar olan süreçle ilgili sorularımızı, Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı Başkanı Erdal Atıcı’ya sorduk. Atıcı, “Bir Anadolu efsanesidir Köy Enstitüleri. Eğer kapatılmasaydı, bugün her şey çok farklı olurdu” görüşünde.
24 Saat Gazetesine konuşan Eğitimci Atıcı, hakkında çok sayıda yazı ve kitap olan bu girişimin sosyolojik boyutlarına dikkat çekiyor ve uyarılarda bulunuyor.
-Osmanlı devletinin Türkiye Cumhuriyeti’ne bıraktığı eğitim mirası hakkında bilgi verir misiniz?
– Cumhuriyet kurulduğunda yüz erkekten 7’si, bin kadından yalnızca 5’i okuryazardı. Yaklaşık 13 milyon nüfusun yüzde 80’i köylerde ilkel koşullarda yaşıyordu. Köylerde okuryazar bulabilmek neredeyse imkânsızdı.
-Sanırım, Cumhuriyet ilan edildikten sonra Mustafa Kemal Atatürk’ün ilk işi eğitim
sorununu ele almak oldu…
-Emperyalizme karşı dünyanın en büyük savaşını veren ve kazanan Mustafa Kemal Atatürk, köklü devrimler gerçekleştirilip, büyük dönüşüm sağlanamazsa, yeniden emperyalizmin pençelerine düşüleceğinin farkındaydı. O nedenle; daha Kurtuluş Savaşımız sırasında bu konularda okumaya, düşünmeye, fikir üretmeye ve arayışlara başlamıştı. Örneğin, Sakarya Savaşı’nın hemen öncesine Ankara’da Öğretmenler Kurultayını toplaması, burada konuşma yapması ve “Asıl savaşın cehaletle savaş olduğunu ve bu savaşı öğretmenlerin yapacağını” ifade etmesi, bu eğitim devrimi düşüncesinin ürünüdür.
-Cumhuriyet ilan edilmeden önce ve sonra öğretmenlerle konuşmaları ve toplantıları
var…
-Neredeyse her gittiği yerde okul varsa okullara uğrayıp öğretmenlerle konuştu. Köhnemiş medrese eğitimi yerine çağdaş eğitimin nasıl yapılacağı konusunda bilgi alış verişinde bulundu.
-Bu arada eğitim alanıyla ilgili büyük devrimleri başlattı…
-Evet, onu diyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük devrimleri 3 Mart 1924’te yapıldı. O gün; Halifelik kaldırıldı, Öğretim Birliği Yasası çıkarıldı. Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırıldı. Bu yasaların çıkması; Laiklik ve laik eğitim yolunda en önemli adımların atılmasını sağladı.
-Sonra Mustafa Necati’nin Milli Eğitim Bakanı olması var…
-1925’te Mustafa Necati, Milli Eğitim Bakanlığı’na atandı. Mustafa Necati, Kuvayı Milliye içinden gelmiş, Mustafa Kemal Atatürk’ü en iyi anlayan kahramanlardan biriydi. Bakan olduktan sonra 1 Kasım 1928’de “Yeni Türk Abecesi” kabul edildi. Millet Mektepleri açıldı ve okuma yazma öğretme seferberliği başlatıldı. Bu arada Mustafa Necati’nin en önemli atılımlarından biri de karma eğitime geçilmesi oldu.
Necati’nin çok genç yaşta ve ani ölümüyle (1 Ocak 1929) eğitim alanındaki bu hızlı dönüşümler sekteye uğradı. Tüm iyi niyetli çalışmalara rağmen, eğitim alanındaki gelişmeler yeterli olmadı. Öyle ki; 1935 yılına gelindiğinde; Türkiye’de 40 bin köyün hâlâ 35 bininde okul ve öğretmen yoktu. Okullu olan köylerle, okulsuz köyler arasında yaşam bakımından da çok fark yoktu.
-Mustafa Kemal Atatürk’ün eğitim alanındaki arayışları sürüyordu…
-Elbette, 1920 yılından 1935 yılına kadar geçen on beş yılda 18 Milli Eğitim Bakanı, 8 İlköğretim Genel Müdürü görev yapmıştı. Bu rakamlar bir arayışın olduğu ama bulunamadığının da belgesiydi.
-Mustafa Kemal Atatürk nasıl bir önlem düşündü?
-1935 yılında yöntem değişikliğine gidildi. Atatürk’ün yakından tanıdığı asker kökenli Saffet Arıkan, Milli Eğitim Bakanlığı’na getirildi. Kendisinden Türkiye’de ilköğretim işini kısa sürede çözmesi istendi. Saffet Arıkan ilk iş olarak bu işin uzmanı olan İsmail Hakkı Tonguç’u İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne vekâleten getirdi.
Tonguç’a göre düzeltilmesi istenen işin mevcut durumu iyi bilinmeliydi. Bilimsel çalışmalar yapılarak rapor haline getirildi ve Bakana sunuldu.
-Bu rapor hakkında bilgi verebilir misiniz?
-Bu raporun saptadığı durum şuydu:
• Asıl sorun nüfusun yüzde 80’inin yaşadığı köylerdedir. Köylerle kentler arasında köyler aleyhine oluşmuş büyük bir dengesizlik vardır.
• Köylerin sorunu yalnız okul ve öğretmen olmaması sorunu değildir, köylerin başka ciddi sorunları da vardır.
• Okulu olan köylerle okulsuz köyler arasında yaşam farkı yoktur. Okul köylerde yaşam değişikliğine neden olamamıştır.
• Köyler nüfus bakımından çok farklılıklar göstermektedir. 16 bin köyün nüfusu 150’den azdır.
• Türkiye’de bölgeler arasında da dengesizlikler vardır.
-Sanırım bu rapor önerilerini de beraberinde sundu…
-Rapora göre öneriler özetleyeyim kısaca…
• 35 bin okulsuz köyün okullaşması için uzun süre beklenmemelidir. Mevcut sistemle sorun ancak 80–100 yılda çözülebilir.
• Az nüfuslu köyler için geçici de olsa farklı bir çözüm bulunmalıdır.
• Köyde iyiye doğru değişiklik yapabilecek okul açılmalıdır. Bu değişikliği yapabilecek yeni tip öğretmen yetiştirilmelidir. Kalkınmada lider özelliği olan öğretmen yetiştirilmelidir.
• Türkiye bütçesi eğitime çok kaynak ayıramamaktadır. Bu nedenle okul yapımında yeni yöntem bulunmalıdır. Köylünün katkısı düşünülmelidir.
• Mevcut okullar sistemi, kentler için devam edebilir. Ama ihmal edilmiş geniş kitle için – o zaman köyde yaşayanlar- o kitleye öncelik veren sadece o kitle ile ilgili yeni bir sistem kurulmalıdır.
Raporun saptamaları gerçekti, yapılan öneriler denenmeye uygun bulundu, deneme süreci başlatıldı. (1936) Sonuçta köyler için yeni bir okullaşma sistemi oluşturulması kararı alınarak, yasalar çıkartıldı.
-Bu arada milli eğitim bakanı değişti…
-Evet, Atatürk’ün ölümü üzerine görevinden ayrılan Saffet Arıkan’ın yerine Hasan Âli Yücel Milli Eğitim Bakanı oldu. Hemen de Köy Enstitüleri ve Köy Enstitüleri Sistemi uygulaması başlatıldı.
İlk iş, köylerde çalışacak, başarılı öğretmeni yetiştirmekti. Hem köy öğretmeni hem köye yararlı olabilecek başka elamanlar yetiştirecek Köy Enstitüleri açılmaya başlandı. (17 Nisan 1940) Köy Enstitüsü mezunu öğretmen köyün canlanması, kalkınması için öğretmenlik dışında köy lideri olması özelliği taşıyacaktı.
-Köy Enstitüleri’nin kendinden önce açılan öğretmen okullarından farkı neydi?
-Kısaca onları da sıralayayım…
• Köy Enstitüleri, parasız yatılı kurumlardı. Öğrencisini köyden alıyorlardı. Öğretim programlarında kültür dersleri yanında tarım ve teknik dersler de vardı. Öğretim yöntemleri farklıydı. İş eğitimi ilkesi uygulanıyordu. İş içinde, iş aracılığıyla üretim amaçlı eğitim. Ezbere dayanmayan uygulamalı eğitim. Bilgi depolamayı amaçlamayan, öğrenme yollarını öğreten bir yöntem. Okuma alışkanlığı kazandıran bir yöntem. Ülkenin demokrasi aşamasına geçmesi istendiğinden Köy Enstitüleri’nde demokrasi yaşam biçimi haline gelmişti. Her enstitü sanki öğrencilerce yönetiliyordu.
• Köy Enstitüleri bölgesel kurumlardı. Her enstitünün 2 – 4 ilden oluşan bir bölgesi vardı. Ülke enstitü sayısı kadar enstitü bölgesine ayrılıyordu. Enstitü, bölgesindeki köylerin her türlü eğitiminden sorumluydu. Öğrencisini bölgesi köylerinden alır, mezunlarını bölgesi köylerinde görevlendirirdi. Mezunları ile ilişkisini kesmez, onların başarılı olması için her türlü yardımı yapardı. Genel planlamaya uygun olarak bölgesi eğitim planlamasını yapmak enstitünün göreviydi.
• Köy Okulları, Köy Enstitüleri ve Yüksek Köy Enstitüleri ile Köy Eğitim Sistemi oluşuyordu. Bu sistemle köylerin yetenekli çocukları ilkokuldan sonra Köy Enstitüsüne giderek ortaöğretim, Yüksek Köy Enstitüsüne giderek yükseköğrenim görmüş oluyorlardı. Böylece ülke yönetiminin çeşitli kademelerinde görev almalarının önü açılmış, kolaylaşmış oluyordu. Bu görev ortaklığını istemeyenler kapatılmasında önemli rol oynamışlardır.
-Peki, Köy Enstitüleri neden kapatıldı?
-Evet, Cengiz kardeşim en can alıcı soru da bu. II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında Atatürk devrimlerine ve aydınlanmacı kurumlara karşı olanlar seslerini yükseltmeye başladılar. Köy Enstitüleri, toprak ağalarını, din şeyhlerini ve katı devlet bürokratlarını tedirgin etmeye başlamıştı.
1946 seçimleri sonrasında Köy Enstitüleri’nin açılmasında önemli bir payı olan Hasan Ali Yücel, Milli Eğitim Bakanı olarak atanmadı. Köy Enstitüleri’nin kurucusu, kuramcısı ve uygulayıcısı İsmail Hakkı Tonguç İlköğretim Genel Müdürlüğü’nden alındı. Hasan Ali Yücel’in yerine Milli Eğitim Bakanlığı’na atanan Reşat Şemsettin Sirer, gerici ve tutucu bir politikacıydı. Tonguç’a ve Köy Enstitüleri’ne karşı önyargılıydı. Enstitülerin kapatılması sürecini başlattı. Köylerde görev yapan enstitülü öğretmenlerin kurumları ile ilişkisi kesildi. Ellerinden araç gereçleri alındı. Yüksek Köy Enstitüsü, 1947–1948 öğretim yılında kapatıldı. Öğrencilerin yönetimde söz sahibi olmalarına son verildi. Ders dışı çalışmaları kısıtlandı. Karma eğitime son verildi. Enstitüde okuyan kız öğrencileri iki enstitüde toplandı. Enstitü kitaplıklarında “sakıncalı” görülen kitaplar ayıklandı ve yakıldı.
1950 seçimlerinden sonra Demokrat Parti’nin Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri oldu. 27 Ocak 1954’te, daha önceden ilkeleri değiştirilen Köy Enstitüleri’nin adı da ortadan kaldırıldı.
Çok özetleyerek verdiğimiz Köy Enstitüleri’nin hangi gerekçelerle kurulduğunu, nasıl bir eğitim yaptığını, neden kapatıldığını düşündüğümüzde Köy Enstitüleri’nin bugün açılmasının bir iktidar sorunu olduğunu, çok güçlü bir irade gelmesi halinde çağımızın koşullarına uyarlayarak açılabileceğini söyleyebiliriz.
Köy Enstitüleri’nde uygulanan eğitim dizgesi; uygulamaların sonuçlarına bakılarak sürekli geliştirilmiş, geliştirilen sistem yeniden uygulamaya konulmuştur.
Köy Enstitüleri’ni evrensel yapan ilkeler: Bu okullarda iş eğitiminin uygulanmış olması, öğrencilerin her türlü ezberden uzaklaştırılarak, işin içinde eğitilmesi ve iş sonucunda bir değer üretilmesidir.
Ayrıca enstitülerde; öğrencilerin yeteneklerinin ortaya çıkarılması için ortam hazırlanması esastır. Yine enstitülerde; okuma bilinci oluşturularak, onların ömürleri boyunca öğrenmelerinin sağlanması, imece usulüyle kendi gereksinimlerini üretmeleri, demokrasinin uygulamalı bir biçimde öğretilmesi, yaşam biçimine dönüştürülmesidir.
Köy Enstitüleri, sistemi o zaman nüfusun yüzde 80’inin köylerde yaşaması göz önünde bulundurularak, köyü içten canlandırmaya yönelmiş ve başarılı olmuştur.
-Siz vakıf olarak Köy Enstitüleri deneyiminden yararlanılması konusunda ne gibi önerilerde bulunabilirsiniz?
-Köy Enstitüleri Sistemi, Türk eğitim sistemine birçok yenilik getirmiştir. Bugün bu yeniliklerden yararlanmak olasıdır.
1- Köy Enstitüleri’nde temel amaç ihmal edilmiş kitleyi okutup aydınlatmak ve köyü öğretmenler aracılığıyla içeriden canlandırmaktı. Bugün hedef kitle kentlerde yaşamakta ve yine ihmal edilmektedir. Bu konuda ihmal edilmiş geniş kitleyi hedef alan bir eğitim sistemi oluşturulabilir…
2- Köy Enstitüleri Sistemi, eğitimi Türkiye’nin kalkınmasına aracı olarak gördüğünden, enstitülerde kalkınmanın türlü yönleri ele alınmış, derslerde buna yönelik işlenmiştir. Bugün eğitimin kalkınma içindeki yeri yeniden saptanıp ona göre bir eğitim sistemi oluşturulabilir. Örneğin on binlerce ziraat mühendisi işsiz gezmektedir. Bu insanlar eğitim içinde değerlendirilip, ülke tarımı yeniden canlandırılabilir.
3- Köy Enstitüleri’nde eğitiminde Türkiye gerçeği dikkate alınmış ve bu gerçeğe göre hareket edilmiştir. Örneğin Anadolu’nun “İmece” geleneğinden yararlanılmıştır. Askerliğini çavuş olarak yapanlar altı aylık kurstan geçirilerek “Eğitmen” olarak okulsuz öğretmensiz nüfusu az olan köylere gönderilmişler, başarılı olmuşlardır. Enstitülerde çok yönlü öğretmen yetiştirilmiştir.
4- Köy Enstitüleri’nde, planlama yaşamsal kabul edilmiş, ciddi bir planlama yapılmıştır. Bugün böyle bir planlama söz konusu değildir. Öyle ki, on binlerce öğretmen atanamadığı için işsiz dolaşmaktadır.
5-Köy Enstitüleri, demokrasinin uygulamalı olarak öğretildiği yerlerdi. Öğrenciler okul yönetimine doğrudan katılırlar ve her alanda söz sahibi olurlardı. Öğretmen olarak gittikleri yerde de demokrasi açısından güzel bir örnek olurdu. Bugün göstermelik uygulamalar dışında öğrenciler üniversitede bile yönetime katılamamaktadır.
6- Köy Enstitüleri eğitiminde toplumun çıkarları öncelenmiş, ona göre eğitim verilmişti. Bugünkü eğitim birey çıkarlarını öne çıkarmaktadır.
7- Köy Enstitüleri’nde mezun olan öğrencilerin kurumla ilişkisi hiç kesilmezdi. Her enstitü bölgesinden sorumluydu. Uygulama, denetleme ve yardımlaşma sağlanırdı. Bugün öğretmen yetiştiren kurumlar, yetiştirdikleri öğrencilerden sorumlu değildir. Meslek yaşamı boyunca da yalnız bırakılmaktadır.
8- Köy Enstitüleri’nde öğrenme okulla sınırlı değildi. Yaşam boyu öğrenme esas alınmıştı. Öğrenciye okuma alışkanlığı kazandırmaktaki amaç yaşam boyu öğrenmelerini sağlamaktı. Bugün çocuklarımız cep telefonlarının, on-line oyunların ve sosyal medyanın esiri durumuna getirilmiştir. Öyle birçok öğrencimiz cep telefonlarını 24 saat yanlarından ayırmamaktadır. Öğrencilerin konuşmaları ve yazmaları sosyal medyada sınırlı kalmaktadır.
9- Gezici Başöğretmenlik uygulaması, öğretmeni iş başında yetiştirmek için başlatılmıştı. Bugün maarif müfettişlerinin öğretmen yetiştirmek gibi bir özellikleri yoktur. Denetim yönleri öne çıkmaktadır.
-Köy enstitülerini, bugün eğitimde yaşanan sorunları düzeltebilecek bir sistem olarak
görebilir miyiz?
-Eğer orada uygulanan eğitim felsefesi anlaşılabilir, ilkeler ve iş eğitimi bugün uygulanabilirse, sorunları büyük ölçüde çözer diye düşünüyorum. Çünkü bugün dünyanın en iyi eğitim sistemlerine bakın, karşınızda 80 yıl önce kurulmuş ve başarılı olmuş köy enstitüleri çıkar karşınıza. Oradaki iş eğitimi çıkar, oradaki müzik ve sanat eğitimi çıkar, kendi kendine yetecek olan insan yetiştirme politikası çıkar karşınıza. Elbette orada uygulanan başarılı sonuçlar bugüne de uyarlanabilir…
-Dünden bugüne eğitim sisteminde ne gibi bir değişim görüyorsun?
-Çok çok gerileme görüyorum. Deyim yerindeyse eğitim bugün ölmüş ağlayanı yoktur. Her alanı büyük sorunlarla boğuşmaktadır. Açın gazeteleri her gün okullarımız ile ilgili bir olumsuz bir haber yayınlanmaktadır. Buna karşın ne öğretmen yetiştirme alanında ne de eğitim sistemi hakkında iyileştirmeye yönelik bir adım atılmaktadır…
-Devletin eğitime bakışını nasıl değerlendiriyorsun?
-Keşke öyle bir bakışları olsa, bu konuya kafa yorsalar. O kadar ihtiyaç olduğu halde okullara ve öğretmenlere katkı yapılabilse…
-MEB’in tarikatları eğitime açmasını nasıl değerlendiriyorsun?
-Üzüntü duyuyorum. Okullar, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlıdır ve duvarlarında devletin resmi okulları olduğu tabelası vardır. Milli Eğitim Bakanlığı bu görevini ihmal edilemez!.. Bu görevini hiçbir kuruma ve zümreye kısmen de olsa devredemez.
Türkiye; çok kısa bir süre önce FETÖ belasıyla karşılaştı. FETÖ’nün ilk saldırdığı alan okullardı. Okulları ele geçirmeye çalıştı bunu yapamayınca dershaneler, yurtlar ve özel okullar açarak milli eğitime ortak olmak istedi. Soruları çaldı, okullarında okuyan militanlarına sızdırdı.
Türkiye böyle böyle büyüyen bir tehlikeyi yeni atlatmışken, yeni tehlikelere yelken açmak neden diye sormak gerekiyor!