Osmanlı ve Türk nesneleri onun tablolarında canlanıyor

İran doğumlu olan ve 1988 yılından bu yana Türkiye’de yaşayan Oryantalist resmin ustası 69 yaşındaki Yakup Cem ve kendiyle aynı çizgide ilerleyen 39 yaşındaki oğlu sanatçı Şehriyar Cem, sanat yolculuğunu anlattı

Konya Beyşehir Camii Mihrabı

RÖPORTAJ / NAZ AKMAN – Günümüzün en önemli oryantalist ressamlarından biri olarak gösterilen Yakup Cem, sanatta 50.yılını Bilkent Sanat Sokağı RC Galeri’de kutluyor. İran ekolü minyatür ve tezhip sanatını Türk ekolleriyle birleştirerek kendine özgü yeni bir stil ortaya çıkartan Yakup Cem’in natürmortlarında, Osmanlı döneminde kullanılan nesneler öne çıkıyor.
Minyatür fırçasını yağlı boyada kullanan sanatçının tablolarında yer alan objeler, gerçeklerinden ayırt edilemeyecek şekilde işlenmiş durumda. Her detayın özenle işlendiği bu eserlerin bazılarında ise değerli taşların kullanıldığı görülüyor. Sanatçının Amerika’da yaptığı koleksiyonundan oluşan serginin bir kısmı minyatür, bir kısmı ise oryantalist eserlerin seçkisinden oluşuyor. Çalışmalarına ilişkin sorular yönelttiğimiz Cem, sanat dünyasının kapılarını açtı.
Sanata nasıl başladınız?
Dört yaşımda Kur’an-ı Kerim derslerimde kenar tezhiplerinin üstünden tekrar yapardım. Hocam uyarırdı; “gözün bizde olsun, resimde değil!” Okullumu birincilikle bitirdim ama resimden de hiç vazgeçmedim. Kağıt ve boya o dönemler İran’da zor bulunurdu, ben de evin duvarlarından kopardığım alçılarla kapıların üzerine resim yapardım. Urmiye’de okulda açılan el sanatları sergisinde yaptığım bir minyatür dönemin eğitim bakanına hediye olarak verildi. Bakan da karşılığında beni Tahran’a davet etti ve 3 ay İran minyatürünün önemli hocalarından Hacı İslamiyan’dan ders almamı sağladı.

Gümüş tabancalar

Türkiye’de tanınma süreciniz nasıl gelişti?
İki çocuğum ve eşimle birlikte 88 yılında İstanbul’a yerleştim. Resmi olarak Türkiye’de yaşayabilmek için Mimar Sinan Üniversitesi’ne yazıldım. 2 buçuk yıl bütün derslere gittim. Bu sırada Türkiye vatandaşı oldum ve okulu bırakmak zorunda kaldım; çünkü maddi açıdan zorluk yaşıyorduk ve bu nedenle zamanımı ancak resim yapmaya ayırabilirdim. Türk vatandaşlığını aldıktan sonra adeta dünyalara sahip olmuş gibi sevinmiştim. İkinci kez hayata geldim diyebilirim. Kendimi başka bir ülkeye kabul ettirmiş ve piyasaya resmi olarak girebilecektim. Bazı galerilerde ve Kapalı Çarşı’da minyatürlerim ve tablolarım satılıyordu. Günde 18 saate kadar çalışıyordum. Resimlerimi de ailemle yaşadığım evde yapıyordum. 1994 yılında Harbiye’de büyük bir sergim oldu. Bu sergide rahmetli Erdoğan Demirören’le tanıştık ve kendisinin siparişi üstüne Osman Hamdi Bey’in 1982’de yanmış olan ‘Uzanan Kadın’ eserini tekrar hayata kavuşturduk. Eserlerim çok beğenildi, Mimar Sinan Üniversitesi’nden gelen hocalar, beni minyatür hocası olarak okula davet ettiler. Burada 11 yıl ders verdim.

Yavuz Sultan Selim ve Kahire

Resimleriniz ne anlatıyor?
Resimlerimde genellikle Osmanlı ve Türk nesneleri var. Arada da tarihi olayları resmediyorum. Kitaplar, kalemler, kılıçlar, zırhlar, lambalar, alemler, kumaşlar ve elbiseler var. Türkiye çok zengin bir tarihe sahip. Bunların hiç biri olması gerektiği gibi resmedilememiş. Tarih boyunca Avrupalı ressamlar kendi objelerini resimlerinde kullanmış ve günümüze taşımışlar. Türkiye’de bunun eksik olduğunu gördüm ve özellikle Osmanlı objelerinden oluşan natürmortlar yaptım. Bu resimlerde sadece nesneleri yapmakla yetinmedim, Hilye-i Şerif ve Kur’an-ı Kerim sayfalarını da aynen yazdım. Öte yandan tarihsel olaylarla ilgili de çok fazla resim yok. Yavuz Sultan Selim tarafından Mısır’ın fethi ile ilgili hiç bir resim yoktu, araştırmalarım ve bilgilerimle onu resmettim.
Osmanlı aşkı nerden geliyor?
Türkiye adeta ruhuma dokundu. Şarkıları, kültürü, insanların beni bağrına basmaları… 2005’de Amerika’ya gittim, ama orda yaşadığım süre boyunca da hep Osmanlı üzerine çalışmalar yaptım. Amacım yeni ufuklar keşfetmekti fakat Amerika’nın kültüründen beslenemedim. Bana bir türlü hitap etmiyordu. Oysa İran’dan geldim ve Türkiye’de Osmanlıyla tanıştım; yeni bir dünya açıldı bana. Osmanlı’nın nesneleri bana yol gösterdi. Buradan büyük bir iştahla beslendim ve hala da besleniyorum.

Hattat Masası II

Sergideki favori tablonuz?
Hepsinin ayrı bir yeri ve hikayesi var. Son 10 yılda yaptığım eserler sergileniyor. Hattat Masası, Yavuz Sultan Selim ve Kahire, Kanuni Sultan Süleyman Natürmort favorilerim arasında… Her resim benim için anlamlı, resimler beni eski, daha romantik bir zamana taşıyor. Bir hattat masasının dağınık halini hayal ediyorum ve resmediyorum. Ya da padişahla alakalı yazılmış bir kitap sayfasını sultanın kılıcı ve fermanı ile birlikte kullanarak bir kompozisyon kuruyorum.
Sanatsal tarzınızdan bahseder misiniz?
Resimlerimde birçok farklı disiplin var. Öncelikle minyatür var. Minyatür sanatının sınırlarını zorlayıp kalıpların dışına çıktım. Diğer yandan gördüğünüz çoğu resmim realisttik natürmort. Kullandığım objeler ise Ortadoğu ve özellikle de Osmanlıya ait. Minyatürden yağlı boyaya geçiş yaptığım için minyatürdeki detaycılığı yağlı boya resme taşıdım. Bir bakıma iki farklı dünyayı bir araya getirdim. İşin içinde padişahlar da olduğu için portrecilik de var peyzaj resimlerim de. İşin en mükemmel haline ulaşmasına çok özen gösteririm. Yazılan yazının okunaklığından, objelerdeki ışığa kadar her detay doğru olmalı.
Ankara’nın sizin için önemi nedir?
Yaklaşık 14 yıldır Ankara’ya gelip gidiyorum. Burada birçok sergi yaptık. Ankara’nın sahip olduğu çok önemli müzeleri var. Anadolu Medeniyetleri Müzesi beni her zaman heyecanlandırmıştır. Orada yer alan birkaç objeyi de resmettim. Arslanhane Camii’ni de yakında ziyaret edip içerideki olağanüstü mihrabı da en kısa zamanda resmetmeyi planlıyorum.
İki nesil bir arada
Çalışmalarını Ankara’daki atölyesinde sürdüren sanatçının oğlu Şehriyar Cem’de çocukluk dönemlerinde babasını taklit etmeyle başladığı sanat serüvenini anlattı.

Kanuni Sultan Süleyman Natürmort

Resimle buluşmanız nasıl oldu?
Çocukluğumun hatırlayabildiğim zamanlarında başladı diyebilirim. Daha iki yaşındayken kalemi elime alıp bir şeyler karalamaya başlamışım. Babamı taklit ederek çizimler yapardım, bazen de babamın resimlerine müdahale etmeye kalkışırdım. Marmara Üniversitesi heykel bölümünden sonra Art Students League of New York’ta resim üzerine eğitim aldım. Kendimi resim yaparak daha iyi ifade ediyorum. Artık Ankara’daki atölyemde çalışmalarımı sürdüreceğim.
Tarzınızdan bahseder misiniz?
Soyut ya da aksiyon ekspresyonist diyebiliriz. Bu tamamen benim algımı renklere aktarıp tuvale yerleştirmem. Dinlediğim müzik, aldığım kokular, tatlar ve duygular gibi belleğimde yer eden her şeyi renk formatında tuvale uyguluyorum. Hayatın yeni bir tasarımını ortaya atıyorum.
Sizi babanızdan ayıran ve birleştiren özellik nedir?
Babamın tamamen klasik sanatlara yönelmesi ve benim de kendimi iki farklı, zıt kutba ayırmam söz konusu. Hem soyut çalışmalarım var, hem de klasik. Soyut sanatım daha modern, daha renkli ve canlı. Ben babam kadar klasiğe aşık değilim. Elle tutulur olmayan, anlaşılması kolay olmayan şeylerin peşindeyim.