Yedigöller özlenmez mi?

Koronavirüs Covit-19 salgını nedeniyle evlerimizde karantina altında kaldığımız, sokağa bile çıkmayı düşünmediğimiz şu günlerde, doğanın bize sunduğu birbirinden güzel, manzaralara, renklere ve kokuya fazlasıyla hasret kaldık

Besim Güçtenkorkmaz – Ülkemizin cennet köşelerine yaptığınız geziler, gördüğümüz güzel yerler, zihninizden film şeridi gibi geçiyordur mutlaka, dört duvar arasındayken. Odalarımızdan bile çıkmadığımız bu günlerde, biraz olsun gözümüzün pasını silebilmek, ufkumuzu açabilmek için, o cennet yerlerden birisini, doyumsuz Yedigöller’i, doğayı özleyenlere, değerini bilenlere hatta şimdi yeni yeni anlamaya başlayanlara gezdirmek istedim.
Doğanın bütün renklerinin hakim olduğu, Bolu yakınındaki cennetten bir köşe olan Yedigöller Milli Parkına bu haberi okuyarak ve fotoğraflara bakarak, şu zor günlerde biraz moral bulacağınızı düşündüm.
Öncelikle bir tur otobüsünde olduğunuzu hayal edin ve tur rehberinizin, otobüste ikram edilen sıcak bir çay eşliğinde, Yedigöller oluşumunu besleyen Köroğlu dağları ve bu dağın efsaneleri ile ilgili anlattıklarına kulak verin:
KÖROĞLU EFSANESİ
“Köroğlu’nun diyarı olarak da anılan bu güzel iklimde, yıllar önce bir gün, atlara meraklı Bolu beyi, seyisi Yusuf’u çağırıp, bana öyle bir at bul ki eşi benzeri olmasın, kanatlanıp uçsun altımda der. Doğudan batıya, kuzeyden güneye bütün köyleri dolaşan Yusuf, bir gün yularından tuttuğu sıska bir tayla çıkagelir. Yusuf atlardan çok iyi anlamakta ve bu tayın ileride bir küheylan olacağına inanmaktadır. Ama atı gören zalim Bolu Beyi, Yusuf’un gözlerine mil çektirip, sıska tayın üzerinde köyüne gönderir. Bu arada sıska tay, Kör Yusuf’un özel bakımıyla kanatlı bir kırat olmuştur, Yusuf’un oğlu Ruşen Ali bu atla dağlara çıkar ve Köroğlu namı ile delikli demir çıkıp mertlik bozuluncaya kadar, kendisine yakılan türküler eşliğinde, kötülükle mücadele etmeye başlar. Elinde sazıyla, şöyle söyler Köroğlu, adının yaşatıldığı dağlarda:
Benden selam olsun Bolu beyine
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır.
At kişnemesinden, kargı sesinden
Dağlar seda verip seslenmelidir”
KÖROĞLU’NUN İZİNDE GEZİ BAŞLIYOR
Köroğlu’nun nal izlerini takip ederek Bolu’dan Yedigöller’e doğru başlayacağınız gezide ilk olarak Kapankaya’ya ulaşıyoruz. Burası, vadideki göllerden sadece ikisini görebildiğimiz bir seyir tepesi. Sonrasında karşımıza beş yüz yıllık Karaçam Anıt Ağacı geliyor. Ağacı fotoğrafladıktan sonra, vadi tabanına ve muhteşem göllere doğru çok dikkatli yürüyerek inmeye devam ediyoruz. Aşağı doğru indikçe, ayağımızı bastığımız toprak, nemden dolayı biraz daha kayganlaşıyor. Başımızı kaldırdığımızda ağaç ve kuş çeşitliliğinin arttığını fark ediyoruz. Yedigöller milli parkında o kadar farklı cinste ağaç var ki. Onlara baktıkça şaşırıyorsunuz.
Kayın, Meşe, Gürgen, Karaçam, Sarıçam, Köknar ağaçlarının yanından geçerken, burnunuza Ihlamur ağacının da mis kokusu geliyor. Elinizde fotoğraf makinesi ağaçların arasında, bölgede yaşayan 100’den fazla kuşun sesini dinleyerek nemli toprakta, tertemiz havayı ciğerlerine doldurarak yürüyorsunuz. Hemen sağ tarafınızda bom boş bir Bungalow kampı dikkatinizi çekiyor. Oysa, bu virüs belasından önce, Bungalov kampında yer bulmak mümkün değildi diye düşünüyorsunuz. . Yer bulamayanlar için, hemen yanında, kampçıların çadırlarını kurduğu oldukça büyük bir yerleşim yeri görünüyor.. Çadırlarda kalanların, sabahın erken saatlerinde kalktığını, doğada yürüyüşlerini yaptıktan sonra, demledikleri çaylarını içerek sohbete koyulduğunu hayal ediyorsunuz..
GÖLLER YÖRESİ
Kamp yapanları, ormanda çınlayan sohbetleri ile baş başa bırakalım. Şimdi bomboş kalan Yedigöller Milli parkında etrafı fotoğraflayarak, vadi tabanındaki göllere doğru yürümeye devam edelim. Ve yürürken, ormanın derinliklerinin, Ayı, Tilki, Kurt, Vaşak, Porsuk ve Domuz gibi sayıları gittikçe azalan hayvan familyasına da ev sahipliği yaptığını bilelim. Ve dileyelim ki, bizler evlerimizdeyken, onlar da doğal yaşamlarına dönmüş, insan görmeden huzurla yaşadıkları bu süre içerisinde nesillerini biraz olsun korumuşlardır.
Küçük bir çeşme çıkıyor karşımıza.. Dağlardan gelen kaynak suyu ile hiç durmadan akıyor. Kana kana bu çeşmenin suyundan içelim özlemle.. Hatta bu çeşmenin yanında evden getirdiğimiz yiyecekleri getirip, kısa bir mola da fena olmaz diyelim.
Bungalov evleri geçtikten sonra, Yedigöller’e adını veren, Sazlıgöl, İncegöl, Nazlıgöl, Kurugöl, Deringöl, Büyükgöl ve Seringöl de karşımızda belirdi. Tüm göllerin üzerini hafif bir sis tabakası kaplamış. Göllerin üzerinde Nilüfer yaprakları yüzüyor. Onların üzerinde tüneyen kurbağaların vıraklamaları, şarkı gibi geliyor kulaklarımıza. Fotoğraf makinelerimizi çıkartalım, gölleri bir birine bağlayan ahşap köprülerin üzerinden geçerken, evimizin dört duvarından sonra gördüğüm en güzel şeyin, bir türlü kıymetini yeterince bilemediğimiz doğanın en güzel halini fotoğraflayalım.
PİSAGOR AĞACI
Karşımıza ilginç bir ağaç çıkıyor yürürken, Rehberimiz, bu ağacın adının Pisagor Ağacı olduğunu söylüyor. İki kayın ağacından birisinin, başını diğerine yaslayarak, toprakla beraber bir dik üçgen meydana getirmesi nedeniyle bu ismi almış. Bu ağaca bakarak, milattan önce 580-496 yılları arasında Kuşadası’nın hemen karşısındaki Sisam adasında yaşayan ünlü matematikçiyi ve kuramını hatırlıyoruz. Ne demişti o tarihte Pisagor; “ bir dik üçgende, dik kenarların karelerinin toplamı, uzun kenarın karesine eşittir”
Ve bir de “Dilek çeşmesi” var, Pisagor ağacının biraz ilerisinde. Dilek çeşmesi 7 gözenekli olduğuna göre, her çeşmenin suyu ile 7 farklı dilekte bulunabiliriz demek ki. İlk çeşme, Covit-19 ile uğraştığımız günleri hatırlatırcasına, içenlere sağlık dileme fırsatı veriyor. Aşk ve Para çeşmeleri nedense daha sonra geliyor.. Oysa biz hep para çeşmesini ilk sıraya almıştık değil mi şimdiye kadar.
GÜLEN KAYALAR
Dilek Çeşmesinin yanındaki şelaleyi gördükten, hatta ayakkabılarımızı çıkarıp, ayaklarımızı buz gibi akan suda serinlettikten sonra, Gülen Kayalara doğru tırmanmaya başlıyoruz. Dik patikadan, bazen zorlanarak yaptığımız kısa yolculuktan sonra uzaktan gördüğümüz kayalık bölgeye zor da olsa ulaşıyoruz. Gülen yüze benzeyen bir kaya aramayın boşuna, çünkü yok. Belki de içten içe, bizim karantinada yaşadığımız halimize gülüyordur kayalar.
Biraz daha yukarı çıkıp, asırlık kayın ağaçlarının sütun gibi göğe yükselişlerini seyrederken, gördüğümüz Kayın ağaçları ise ile ilgili eski bir adeti hatırlatıyor rehberimiz. Eskiden Doğan çocukların ömürleri uzun olsun diye, onların adına birer kayın ağacı dikilirmiş. Ve o kayınlardan dolayı daha sonra, kayın(ana), kayın(baba) sözcükleri türetilmiş.
DOĞAYI KORUMALIYIZ
Karantina yasakları sonra erdikten sonra dilerseniz kamp çadırlarınızı kurarak, anlatılmayacak kadar çok nimeti bize sunan doğada bir gece geçirebilir, onun koynunda yaşayabiliriz. Ama önce, kıymetini bilmemiz, doğayla barışmamız, ona dost elimizi uzatmamız gerekiyor.
Biliyor musunuz?
Doğa biz evdeyken, kendini onarmaya başladı. Bir biriden güzel mesire yerlerinde uzunca bir süredir çöpler atılmıyor, poşetler bırakılmıyor, mangallar yakılmıyor, çiçekler koparılmıyor, hayvanlar avlanmıyor, göller, nehirler kirletilmiyor.
Doğa bir süre sonra bize yeniden kollarını açacak. Ne olur, bu sefer ona kötü davranmayalım olur mu?