Bir evin içinden sokağa, geçmişten bugüne uzanan bir hikâye… Dışarıda kadınlar Feminist Gece Yürüyüşü için bir araya gelirken içeride feminist mücadelenin hafızası konuşuluyor. Sloganlar ve polis anonsları sohbetleri bölüyor, geçmişten bugüne taşınan soruları yeniden gündeme getiriyor. Yönetmen Aylin Kuryel’in "Stella ile 8 Mart" belgeseli, Türkiye’de 1980 sonrası feminist hareketin kurucu isimlerinden Stella Ovadia ile gerçekleşen sohbetler üzerinden kişisel hafıza ile kolektif mücadele arasındaki ilişkiyi ele alıyor. 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Belgesel Film Ödülü’nü kazanan film, geçmiş mücadeleleri yalnızca hatırlamakla yetinmeyip bugünün içinden yeniden düşünmeye çağırıyor.

Stella ile 8 Mart

Kuryel, evin içiyle sokağı birbirinden bağımsız iki alan olarak düşünmüyor. Ona göre feminist hareketin tarihini meydanları dolduran kalabalıklar kadar evlerde yapılan toplantılar, mutfaklarda sürdürülen tartışmalar, dostluklar ve birlikte geçirilen uzun saatler de kuruyor. Filmde sokağın sesleri yalnızca bir arka plan oluşturmuyor; konuşmaların yönünü değiştiriyor, geçmişi bugüne taşıyor ve hatta anlatının ritmini belirliyor.

Geçmiş mücadelelerin tarihini bugünden bakarak idealize etme riskine de dikkat çeken Kuryel, kuşaklar arasında anlamlı bir aktarımın geçmişle tartışabilmeyi gerektirdiğini vurguluyor. Feminist hareketin kendi içindeki iktidar ilişkilerini sorgulamasından farklı deneyimlerle dayanışma kurmaya, kamusal alanın kimlere açık olduğundan birlikte mücadele etmenin dönüştürücü gücünü değerlendiren Kuryel, filmin ortaya çıkışını ve feminist hafızanın bugünkü karşılığını 24 Saat'e anlattı.

Stella Ile 8 Mart 05

Evden sokağa taşınan hafıza: "Evle sokağı birbirinden ayrı iki alan olarak düşünmek mümkün değil"

Evin içiyle sokağı birbirinden ayıran sınırlar, belgesel boyunca sloganlarla, anonslarla ve yarım kalan sohbetlerle aşınıyor. Bir yanda feminist hareketin geçmişine ilişkin anlatılar, diğer yanda o geçmişin içinden geçerek bugüne ulaşan bir eylem var. Böylece film, hafızayı yalnızca geçmişte yaşananların kaydı olarak değil, bugünün politik koşullarıyla birlikte yeniden şekillenen bir süreç olarak ele alıyor. Kuryel’in çıkış noktası da tam olarak bu karşılaşma: "Bir günün içine ne kadar tarih sığabilir ve sokaklar kalabalıklaşırken evin içindeki hafıza nasıl harekete geçer?"

Kuryel, filmin çıkış noktasını ve evle sokak arasında kurduğu ilişkiyi şöyle anlatıyor:

“Filmin çıkış noktası Stella'yla bir 8 Mart gününü birlikte geçirmekti. Onunla feminist hareketin geçmişini konuşurken, hemen aşağıdaki sokaklarda kadınların Feminist Gece Yürüyüşü için bir araya geliyor olması, evle sokak, içerisiyle dışarısı arasında bir trafik kurabilme ihtimali heyecan verici geliyordu bana. Bir günün içine ne kadar tarih sığabilir, dışarıda sokaklar kalabalıklaşırken içeride hafıza nasıl harekete geçer? Bu çerçeveyi kurarken belirleyici olan sorulardan biriydi. Zaten evin içiyle sokağı birbirinden apayrı iki alan olarak düşünmek mümkün değil. Feminist hareketin tarihine baktığımızda, meydanları dolduran kalabalıkların arkasında evlerde yapılan toplantılar, mutfaklarda sürdürülen tartışmalar, dostluklar, yayınlar ve birlikte geçirilen uzun saatler var. Zaten feminizmin önemli müdahalelerinden biri de evin içinin politikadan bağımsız, özel bir alan olduğu fikrini sorgulamasıydı. Filmde de bu iki alan sürekli birbirine karışıyor. Sokaktan gelen sesler konuşmamızın yönünü değiştiriyor, bazen geçmişte konuştuğumuz bir şeyi birdenbire bugüne taşıyor, bazen de konuşmayı keserek bazı konuların yarım kalmasına neden oluyor. Bu kesintileri filmin bir parçası olarak benimsedim. Günün sonunda da evde hatırlanan tarih, bizimle birlikte yeniden sokağa çıkıyor.”

"Stella bu tarihin yalnızca tanıklarından biri değil, onu kuran ve dönüştüren kadınlardan biri"

Türkiye’de 1980 sonrasında bağımsız feminist hareketin örgütlenmesi, kadınların gündelik hayatlarında deneyimledikleri sorunların politik bir dille tartışılmasının önünü açtı. Ev içindeki karşılıksız emekten erkek şiddetine, aileden sol hareketlerin kendi içindeki erkek egemenliğine uzanan tartışmalar, yalnızca toplumsal düzeni değil, muhalif hareketlerin kendi içindeki ilişkileri de sorguladı. Stella Ovadia’nın tanıklığı, bu tarihsel dönüşümü hatırlatırken mücadelenin yalnızca dışarıdaki iktidar ilişkileriyle değil, hareketlerin kendi içindeki kabullerle de hesaplaşmasını gündeme getiriyor.

Yönetmen Kuryel’in anlatısında geçmiş, bugünün sorularına hazır yanıtlar sunan bir başvuru kaynağı değil. Asıl mesele, farklı dönemlerde verilen mücadelelerin bugünün koşullarında yeniden düşünülmesi ve o mücadelelerin dönüştürmeye çalıştığı ilişkilerin ne ölçüde değiştiğinin sorgulanması.

Stella Ile 8 Mart 02 Large 1

Kuryel, Stella Ovadia’nın deneyimlerinin bugüne nasıl ışık tuttuğunu şöyle değerlendiriyor:

“1980 sonrasında örgütlenen bağımsız feminist hareket, bugün hâlâ tartıştığımız pek çok meseleyi yeni bir politik dille gündeme taşıdı. Kadınların ev içindeki karşılıksız emeği, erkek şiddeti, cinsellik, evlilik, aile ve sol hareketlerin kendi içindeki erkek egemenliği gibi konular feministlerin yayınlarında, kampanyalarında ve sokak eylemlerinde tartışılmaya başlandı. 1987'deki Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü ve ardından gelişen örgütlenmeler bu dönüşümün önemli uğrakları. Stella bu tarihin yalnızca tanıklarından biri değil, onu kuran ve dönüştüren kadınlardan biri. Sosyalist mücadele içinden gelip bağımsız feminist hareketin kuruluşunda yer almak, yalnızca toplumsal düzeni değil, içinde bulunduğunuz politik çevreleri ve kendi kabullerinizi de sorgulamak demek. Stella'nın anlattıklarında bu sorgulama hâlâ devam ediyor. Bugün yankılanan bir çok soru var bu hatlarda: İnsanlar nasıl bir araya geliyor, birlikte mücadele ederken nasıl değişiyor, anlaşmazlıklarla ve çatışmalarla nasıl baş ediyor? Bir hareket kendi içindeki iktidar ilişkilerini ne ölçüde dönüştürebiliyor? Stella'nın deneyimleri bu sorulara hazır cevaplar sunmuyor; onları farklı bir tarihsel deneyimin içinden yeniden sormamıza imkân veriyor.”

"Anlamlı bir aktarım, geçmişe hayranlık duymak kadar onunla tartışabilmeyi de gerektiriyor"

Bir mücadele tarihini yalnızca dönüm noktaları, kazanımlar ve önemli isimler üzerinden anlatmak, o tarihi mümkün kılan gündelik ilişkileri görünmez bırakabiliyor. Oysa hareketlerin içinde yaşanan tereddütler, çatışmalar, başarısızlıklar ve fikir ayrılıkları da politik dönüşümün bir parçası. Stella ile 8 Mart, geçmişi kusursuz ve tamamlanmış bir anlatıya dönüştürmek yerine, hafızanın parçalı yapısını koruyor. Sohbetlerin kesintiye uğraması, bir konudan diğerine geçilmesi ve geçmişteki bir deneyimin bugünün koşullarında yeniden değerlendirilmesi de filmin anlatımının parçası hâline geliyor.

Bu yaklaşım, geçmiş mücadelelerle bugün arasında kurulacak ilişkinin yalnızca bir mirası devralmaktan ibaret olmadığını da gösteriyor. Kuryel’in üzerinde durduğu bir diğer mesele ise kameranın ve kurgunun bu hafızanın aktarımındaki rolü. Stella Ovadia’nın kaba kurguyu izleyerek filme müdahale etmesi, anlatının yalnızca yönetmenin bakışından oluşmaması açısından önem taşıyor.

Kuryel, feminist mücadelenin hafızasını sinemayla kayda geçirmenin sorumluluğuna ilişkin şunları söylüyor:

“Bir mücadele tarihini anlatırken yalnızca önemli olayları, tarihleri ve kazanımları sıralamak bir şeyleri dışarıda bırakabiliyor. O olayları mümkün kılan gündelik ilişkiler, tereddütler, çatışmalar, başarısızlıklar ve sorgulamalar da bu tarihin parçası. Bu yüzden neyin hatırlandığı kadar nasıl hatırlandığının da önemli olduğu bir konuşma alanı yaratmak; bir konudan diğerine geçilmesinin, bir şey anlatırken başka bir şeyin hatırlanmasının düzeltilmesi gereken hatalar olmadığı bir muhabbet kurmak önemli geliyor. Hafızanın da mücadelelerin tarihinin de hayat gibi parçalı, kesintili ve hareketli bir yapısı var. Bir de geçmiş mücadeleler tarihini bugünden bakarak idealize etme riski var. Farklı dönemlerde feminist düşünce ve mücadeleyle buluşmuş kişiler arasında anlamlı bir aktarım, geçmişe hayranlık duymak kadar onunla tartışabilmeyi de gerektiriyor. Sinemanın bu karşılaşmaya alan açabileceğini düşünüyorum.

Bir yandan da, kameranın nerede durduğu, kimin kime baktığı, kimin sözünün nasıl yer aldığı, çekim ve kurgu süreçlerinin nasıl şekillendiği de önemli. Filmi başı ve sonu önceden belirlenmiş, çekilip kurgulandıktan sonra tamamlanan kapalı bir anlatı olarak düşünmek yerine, kendi yapım sürecini de sorgulayabilen bir yapı kurmak istedim. Bu nedenle Stella'nın kaba kurguyu izleyerek kendi görüntüsüne ve konuşulanlara müdahale etmesi, hatta filmin sonlarına doğru kaba kurguyu izlemiş arkadaşların Stella'ya yöneltmek istedikleri soruların filme girmesi önemliydi.”

Stella Ile 8 Mart 01

Dünya prömiyeri Ankara'da: "Residui: Atıktan Sanata" sergisi CerModern'de açılıyor
Dünya prömiyeri Ankara'da: "Residui: Atıktan Sanata" sergisi CerModern'de açılıyor
İçeriği Görüntüle

“Feminist mücadele direnmeye ve devinmeye devam ediyor”

1987’deki Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü’nden bugüne feminist hareket hem büyüdü hem de farklı mücadele alanlarıyla çeşitlendi. Kadınların şiddeti kişisel bir mesele olmaktan çıkarıp toplumsal ve politik bir sorun olarak görünür kılma çabası, bugün de haklar, kamusal alandaki kısıtlamalar ve toplumsal cinsiyet normları etrafındaki tartışmalarla sürüyor. Geçmişte açılan yollar, bugünün mücadelelerine zemin hazırlarken hareketin kendi sınırlarını yeniden düşünmesini gerektiren deneyimler de görünür hâle geliyor.

Kuryel, feminist hareketin tarihini yalnızca kazanımlar üzerinden okumanın yeterli olmadığını vurguluyor. Geçmişten bugüne taşınan mücadele biçimleri kadar, farklı kadınlık deneyimlerinin ve kuir hareketin karşılaştığı baskıların da bu tarihin bir parçası olduğunu hatırlatıyor. Burada öne çıkan mesele, ortak bir mücadele kurabilmek için herkesin aynı deneyimi paylaşmasının gerekip gerekmediği.

Kuryel, geçmişle bugün arasındaki ilişkiyi ve feminist hareketin dönüşümünü şöyle anlatıyor:

“1987'deki Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü'nü düşünelim. 12 Eylül darbesinin ardından binlerce kadının sokağa çıkması, yalnızca erkek şiddetine karşı bir protesto değildi; kadınların yaşadığı şiddeti kişisel bir mesele olmaktan çıkarıp toplumsal ve politik bir sorun olarak görünür kılan, şiddeti meşrulaştıran gündelik dili de sarsan bir eylemdi. O zamandan bugüne feminist hareket çok büyüdü, çeşitlendi, yeni kuşaklar ve mücadele alanları ortaya çıktı. Kadınların kamusal alandaki görünürlüğü ve feminist dilin gündelik hayattaki yeri değişti. Bir yandan da, kazanılmış hakların sürekli tartışmaya açılması, kamusal alandaki kısıtlamalar ve feminist ve kuir hareketin karşılaştığı baskılar devam ediyor. Buna rağmen, feminist mücadele direnmeye ve devinmeye devam ediyor. Geçmişte yeterince duyulmayan sesler, farklı kadınlık deneyimleri, cinsellik ve toplumsal cinsiyet üzerine tartışmalar hareketin sınırlarını yeniden düşünmeye zorluyor. Patriyarka yalnızca cis kadınları değil, dayatılan cinsiyet normlarına uymayan herkesi hedef alıyor. Bu yüzden feminist dayanışmanın ortak ve özdeş bir kadınlık deneyimine dayanması gerektiğini düşünmüyorum. Farklı konumlarımızdan hareketle birbirimizin mücadelelerini sahiplenebilmek, ortaklaşmanın yeni yollarını bulabilmek önemli. Geçmişe bakarken de hem bize açtığı yolları hem bugünden sorgulayabildiğimiz sınırlarını görmek gerekiyor. Feminist tarihle canlı bir ilişki kurmanın yolu biraz da bu olsa gerek.”

Sokağın sesi filmin ritmini belirliyor

Filmde evin içindeki sohbetler, dışarıdan yükselen sloganlar ve polis anonslarıyla sık sık kesintiye uğruyor. Başlangıçta çekimi bölen sesler, zamanla anlatının kendi ritmini kuran bir unsura dönüşüyor. Görüntüde yer almayan sokak, ses aracılığıyla evin içine giriyor; orada konuşulanların yönünü ve hatırlananların anlamını değiştiriyor. Böylece seyirci de bir yandan geçmişin anlatısına kulak verirken diğer yandan dışarıda ne yaşandığını, yürüyüşün gerçekleşip gerçekleşemeyeceğini merak ediyor.

Bu tercih, belgeselin biçimiyle politik meselesi arasında da bir bağ kuruyor. Sokaktaki eylemlilik yalnızca konuşulan bir konu olarak kalmıyor, filmin akışına müdahale ederek anlatının bir parçası hâline geliyor. Kuryel’in çekim sırasında öngörmediği bu sesler, sonradan temizlenip ortadan kaldırılması gereken aksaklıklar yerine, içerisiyle dışarısı arasındaki ilişkinin görünür olduğu anlara dönüşüyor.

Kuryel, sesin filmde üstlendiği rolü şöyle açıklıyor:

“Çekime başladığımızda sokaktan gelen seslerin bu kadar belirleyici olacağını tam olarak öngörmemiştim. Konuşurken birden sloganlar yükseliyor, polis anonsları duyuluyor, ne olduğunu anlamak için pencereye yöneliyoruz. Bunlar başlangıçta çekimi bölen şeyler gibi görünebilir ama zamanla filmin ritmini kurmaya başladılar. Bu kesintileri temizlemek ya da konuşmayı daha düzgün bir akışa sokmak yerine, dışarıda olup bitenlerin içeride neyin nasıl hatırlandığını ve konuşulduğunu etkilemesine izin vermek daha heyecan vericiydi. Görüntüde olmayan sokağın sesle bu kadar güçlü hissedilmesi de ilginç. Seyirci bir yandan ev içi konuşmaları dinlerken bir yandan dışarıda ne olduğunu merak ediyor. Bizim de gün boyunca hissettiğimiz bir merak ve gerilim bu: Yürüyüş gerçekleşebilecek mi, kadınlar bir araya gelebilecek mi, biz ne zaman dışarı çıkacağız? Böylece ses yalnızca atmosfer yaratmıyor, filmin ilerleyişini de belirliyor.”

Stella Ile 8 Mart 04 Large

Kadınlar başka yollar bularak bir araya geliyor: "Israrın kendisi çok güçlü bir politik ifade"

Feminist Gece Yürüyüşü’nün hikâyesi, yalnızca belirli bir günde sokakta bulunmanın değil, kamusal alanın kimlere açık olduğu üzerine süren mücadelenin de hikâyesi. Kapatılan yollar, ablukaya alınan meydanlar ve kurulan polis barikatları, kadınların bir araya gelme iradesini ortadan kaldırmıyor. Başka sokaklardan ve başka güzergâhlardan ilerleyerek buluşan kadınlar, kamusal alandaki varlıklarını yeniden kuruyor.

Kuryel’in filminde sokağın sesleriyle evin içindeki sohbetlerin iç içe geçmesi, bu ısrarın gündelik hayatla ilişkisini de görünür kılıyor. Bir araya gelmek, yalnızca bir eylem alanını doldurmak değil; kimin görünür olabileceğine, kimin sesinin duyulacağına ve kamusal alanın hangi koşullarda paylaşılabileceğine ilişkin söz söylemek anlamına geliyor.

Kuryel, Feminist Gece Yürüyüşü’nün politik anlamını şöyle değerlendiriyor:

“Yollar kapatılıyor, meydanlar ablukaya alınıyor, polis barikatları kuruluyor ama insanlar başka sokaklardan, başka yollar bularak bir araya geliyor. Bu ısrarın kendisi çok güçlü bir politik ifade. Muazzam bir inat, yaratıcılık, mizah, öfke, neşe ve dayanışma var orada. Tabii mesele yalnızca belirli bir gün ya da belirli bir meydanda bulunmak değil. Kimin sokakta olabileceği, kimin sesinin duyulacağı, kamusal alanın kimlere, hangi koşullarda açık olduğu üzerine uzun soluklu, farklı angajmanlar ve taktikler içeren bir mücadele bu.”

Farklılıklarla birlikte ortak mücadele kurmak: "Kadınların deneyimleri hiçbir zaman tek tip olmadı"

Feminist siyasetin kendi içindeki farklılıklarla kurduğu ilişki, dayanışmanın nasıl mümkün olabileceğine dair temel sorulardan birini oluşturuyor. Sınıf, etnik köken, din, cinsellik ve toplumsal cinsiyet gibi farklılıklar, insanların eşitsizlik ve şiddet deneyimlerini de biçimlendiriyor. Bu nedenle herkesin aynı deneyim etrafında buluştuğu varsayımından hareket etmek, mücadelenin içinde yer alan farklılıkları ve eşitsizlikleri görünmez kılabiliyor.

Stella Ovadia’nın deneyimlerinden hareketle bu meseleleri tartışmaya açan Stella ile 8 Mart, dayanışmayı kendiliğinden ortaya çıkan bir birliktelik olarak değil, emek ve karşılıklı dinleme gerektiren bir süreç olarak ele alıyor. Kuryel’in işaret ettiği nokta, farklılıkları ortadan kaldırmak yerine bu farklılıklarla birlikte ortak bir mücadele zemini kurabilmek. Bunun için de hareketin kendi kabullerini sorgulamaya açık olması gerekiyor.

Kuryel, feminist siyasetin farklılıklarla ve çelişkilerle kurması gereken ilişkiyi şöyle anlatıyor:

“Feminist hareketin en önemli potansiyellerinden biri, kendi içindeki kabulleri de sorgulayabilmesi. Kadınların deneyimleri hiçbir zaman tek tip olmadı. Sınıf, etnik köken, din, cinsellik, toplumsal cinsiyet ve başka pek çok farklılık, insanların eşitsizlik ve şiddetle nasıl karşılaştığını da belirliyor. Stella'nın deneyimleri de bir insanın politik hayatının tek bir kimlik ya da aidiyet üzerinden anlatılamayacağını gösteriyor. Farklı deneyimlerin her zaman kendiliğinden birbirini anlamaya ya da ortak bir politik pozisyona yol açmadığını da kabul etmek gerekiyor. Dayanışma biraz da bunun için emek vermeyi, dinlemeyi, kendi konumumuzun sınırlarını fark etmeyi gerektiriyor. Feminist siyasetin gücü farklılıkları ortadan kaldırmasında değil, bu farklılıklarla birlikte ortak mücadeleler kurabilmesinde yatıyor olsa gerek.”

Mücadele tarihinden neyi devralıyoruz?

Geçmiş mücadelelerin hafızasını bugüne taşımak, yalnızca yaşananları kaydetmekle sınırlı değil. O mücadelelerin insanları nasıl dönüştürdüğünü, hangi ilişkileri değiştirdiğini ve bugünün kuşaklarına hangi soruları bıraktığını da düşünmeyi gerektiriyor. Stella ile 8 Mart, bu soruları belirli bir tarihsel anlatının sınırları içinde yanıtlamak yerine, izleyiciyi kendi politik hayatına ve ilişkilerine bakmaya çağırıyor.

Kuryel’in filmden beklentisi de belirli bir çıkarımın benimsenmesinden çok, birlikte mücadele etmenin anlamı üzerine düşünülmesi. Geçmişten devralınan deneyimlerle bugünün ihtiyaçları arasındaki ilişkiyi sorgulamak ve içinde yaşanılan düzenin değişebileceğine dair ihtimali korumak, filmin açtığı tartışmanın son halkasını oluşturuyor.

Kuryel, izleyicilerin filmden hangi sorularla ayrılmasını istediğini şu sözlerle anlatıyor:

“İzleyicilerin salondan belirli bir tarihsel bilgiyle ya da çıkarımla çıkmasından çok, kendi politik hayatları ve ilişkileri üzerine düşünmelerini isterim herhalde. Birlikte mücadele etmek ne demek? Bir hareketin parçası olmak insanı nasıl değiştiriyor? Mücadele tarihinde kurulmuş öznelliklerden neleri devralıyoruz, neleri değiştirmek istiyoruz? Belki en önemlisi, içinde yaşadığımız düzenin değişmez olmadığını hâlâ hayal edebiliyor muyuz?”

Stella Ile 8 Mart P O S T E R Large

Muhabir: Nur Yıldız