Christopher Nolan’ın yazıp yönettiği The Odyssey ABD'de ikinci hafta sonunda 87 milyon dolar hasılata ulaşarak gişedeki açık ara liderliğini sürdürdü. Dünya genelinde sadece on günde 639,6 milyon dolar hasılata ulaşırken The Odyssey’nin yönetmenin 1,1 milyar dolar hasılat yapan Kara Şövalye Yükseliyor'u geride bırakması bekleniyor. Film sadece sinema dünyasında yankı uyandırmadı. Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis, yönetmen Christopher Nolan'ı "The Odyssey" filmi için tebrik etti ve Yunan kültürüne uluslararası ilgiyi artırdığı için teşekkür etti.

4512F360 B5F4 425A Be59 71Cd20Bc3D5F 3840X2208 E1753787769680

Truva Savaşı’nın ardından evine, İthaka’ya dönmeye çalışan Odysseus’un 10 yıl süren fırtınalı, canavarlarla ve engellerle dolu yolculuğunu konu alan eser; yalnızca bir macera anlatısı değil, insanoğlunun sadakat, direnç, sürgün ve ait olma mücadelesinin en köklü aynası olarak tanımlanıyor. Eserin geçtiği topraklar ise Homeros’un doğduğu kabul edilen Smyrna yani İzmir’in 315 kilometre uzağında yer alan Truva şehri. Efsanelere konu olan kenti ele geçirme hikayesini işleyen bir başka film 2004 tarihli Truva da vizyona girdiği tarihte The Odyssey kadar ilgi görmüştü.

Images 2026 07 30T145420.706

Odysseia, M.Ö. 8. yüzyılda Ege ve Batı Anadolu coğrafyasında aoidos olarak adlandırılan gezgin ozanların, "daktilik heksametre" adı verilen belirli bir ritimle ezberden aktardığı sözlü bir gelenek olarak doğdu. Anlatının ilk kez resmi ve standart bir metin haline getirilmesi ise M.Ö. 6. yüzyılda Atina Tiranı Peisistratos döneminde gerçekleşti. Panathenaia Şenlikleri sırasında farklı ozanların metni değiştirmesini önlemek amacıyla kaleme alınan çalışma, Yunanca alfabedeki harf sayısına paralel olarak 24 ana bölüme ayrıldı.

İlk kez 15. yüzyılda kitap olarak basıldı

Sözlü gelenekten el yazmalarına aktarılan destanın modern anlamda ilk matbaada basılması için aradan yaklaşık iki bin yıl geçmesi gerekti. Editio Princeps olarak bilinen ilk matbu baskı, 1488 yılında Floransa’da gerçekleştirildi.

Türkçeye 1941’de çevirildi

Eserin Türkçedeki serüveni, Cumhuriyet döneminin kültür ve edebiyat politikaları doğrultusunda şekillendi. Odysseia’nın Türkçedeki ilk tam metin çevirisi, dilbilimci Ahmet Cevat Emre tarafından yapıldı. Türk Dil Kurumu (TDK) tarafından 1941 ve 1942 yıllarında iki cilt halinde yayımlanan bu ilk çalışma, metni düz yazı kalıbıyla okuruna sundu.

Images 2026 07 30T145821.727

Azra Erhat ile A. Kadir çevirisi Odysseia Sander Yayınları'ndan 1970'te yayınlandı

Film kitap satışlarını artırdı

Destanın Türkçede özgün ritmini ve edebiyat dünyasındaki yerini kazanması ise Azra Erhat ile şair A. Kadir’in ortak çalışmasıyla sağlandı. Erhat’ın Anadolu hümanizması yaklaşımı ve A. Kadir’in şiirsel dil yetkinliğinin birleşimiyle hazırlanan çeviri, Klasik Grekçedeki ölçüyü Türkçe şiir yapısına aktardı. 1970 yılında yayımlanan bu çeviri, günümüzde de eserin Türkçedeki en yetkin kaynaklarından biri olarak kabul edilmeyi sürdürüyor.

Images 2026 07 30T150000.729

Sait Maden'ın tasarımını yaptığı kapağın arkasında destanda yer alan dünya da tasvir edildi

Azra Erhat ile A. Kadir çevirisi Odysseia’yı Hasan Ali Yücel Klasikleri serisi kapsamında yayımlayan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nın 24 Saat ile paylaştığı bilgiye göre kitaba olan ilgi filmin vizyona girmesiyle artmış durumda. Yayınevinden yapılan açıklamaya göre, “Filmin vizyona girmesiyle birlikte kitabevimizde ve internet sitemizde satışlar etkili bir ivme yakaladı. İki baskı daha yaptık tekrar baskılar kitabın rutindeki satışına kıyasla çok hızlı bir şekilde tükendi. Talepler hem tekil okurlarımızdan hem de iş ortaklarımızdan hacimli bir şekilde geldi. Özetle filmin yarattığı gündem, yayınevimizin pazarlama hamleleri, iş ortaklarımızın talepleriyle rutindeki yıllık satış verisini aylık satışta yakalamış olduk” ifadelerine yer verildi.

Peki 3 bin yıllık bir destan, aradan geçen zamana rağmen nasıl modern insanın ilgisini çekebiliyor? Mitolojinin günlük yaşamdaki yansımalarını ve güncel sanat dünyasını nasıl etkileyebildiğini İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramatuji bölümünden Doç. Dr. Oğuz Arıcı, Başkent Üniversitesi İletişim ve Tasarım Programı Dr. Öğr. Üyesi Erdem İlic, 2019 ile 2025 yılları arasında Troya Müzesi Müdürü olarak görev yapan Yaşar Müzesi Müdürü Rıdvan Gölcük, Sanat Tarihçisi Serkan Hızlı, Müzeolog Canan Cürgen, Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden Prof. Dr. Nilgün Tutal 24 Saat için yanıtladı.

J Z O D5Qhl 400X400

Serkan Hızlı: “Mitolojik anlatılar, zamanın aşındıramadığı bir çekirdek taşır”

Odysseus’un yolculuğu üzerinden insanlığın tarihsel sürecini bağdaştıran Serkan Hızlı, “Mitoloji aslında kozmolojiyi anlama çabası buna makro ve mikro kozmoloji olarak bakabiliriz Mitolojik anlatılar, zamanın aşındıramadığı bir çekirdek taşır bu insan deneyimidir.

Tanrılar, kahramanlar ve yaratıklar aslında bizim korkularımızın, arzularımızın, öfkemizin ve umutlarımızın simgeleridir. Odysseus’un yolculuğu aslında kendi kimliğini bulma çabasıdır. Akhilleus’un öfkesi yalnızca bir savaş öyküsü değil, kırılmış gururun hikayesidir. Teknoloji, toplum, düzen değişir ama insan doğasının temel soruları değişmez. Bu yüzden mitler her kuşakta yeniden keşfedilir. Çünkü onlar geçmişi değil, her zamanın insanını anlatır” ifadelerini kullandı.

E Ir T W1K Ws A A Nx J H

Oğuz Arıcı: “Hikâyenin ana gücünü; insanın korkularıyla yüzleşmesi, yabancı bir dünyaya düşmesi oluşturuyor”

Odysseia’nın özünde bir eve dönüş (nostos) hikayesi olduğunu belirten Doç. Dr. Oğuz Arıcı, anlatının fantastik yapısının altında yatan toplumsal cinsiyet dinamiklerine dikkat çekti. Penelope ve İthaka sabit bir şekilde beklerken kahramanın maceradan maceraya atılmasının bir "erkek fantezisi" olarak okunabileceğini belirten Arıcı, şu değerlendirmede bulundu:

"Macera yaşayayım ama günün sonunda evde beni bekleyen bir eşim ve çocuğum olsun anlayışı bu anlatının bir boyutunu oluşturuyor. Nitekim İlyada ile Odysseia arasındaki üslup farkından hareketle, eserin bir kadın yazar tarafından kaleme alındığını savunan iddialar da literatürde yer alıyor. Tüm bu tartışmaların ötesinde hikayenin ana gücünü; insanın korkularıyla yüzleşmesi, yabancı bir dünyaya düşmesi ve güvenli alana dönme arzusu yer alıyor”

"Kahramanın yolculuğu insanın yaşam kalıbıdır”

Joseph Campbell’ın Türkçe’ye "Kahramanın Sonsuz Yolculuğu" olarak çevrilen Bin Yüzlü Kahraman (The Hero with a Thousand Faces) tezine ve Christopher Vogler’ın bunu Hollywood şablonuna dönüştürmesine değinen Arıcı, mitlerin insan hayatının bir simülasyonu olduğunu ifade etti.

Maceraya çağrı, eşiği geçme, zorluklarla savaşma ve "balinanın karnı" olarak tanımlanan sembolik ölüm/yeniden doğum süreçlerinin insan gelişimindeki "erginlenme" ritüelleriyle birebir örtüştüğü kaydedildi. Çocuğun konfor alanından çıkarak hayata atılması ve acılar çekerek olgunlaşması sürecinin, kurmaca eserlerde düzenli bir model olarak sunulmasının izleyicide güven duygusu yarattığı belirtildi.

“Görsel efektler değil, risksiz deneyim haz veriyor”

Filmin geniş kitlelerce ilgi görmesinin sadece IMAX veya ileri çekim teknolojileriyle açıklanamayacağını belirten Doç. Dr. Oğuz Arıcı, katharsis (zihinsel arınma) ve izleyici psikolojisine dair şu tespitte bulundu:

"İnsan gerçek hayatta tehlike altındayken haz duymaz. Ancak ayna nöronlar sayesinde, hiçbir risk almadan bir karakterin Sirenlerle mücadelesini veya tehlikeli yolculuğunu izlemek müthiş bir deneyim sunar. Görsel efektler bu deneyimi destekler fakat asıl çekici olan hikayenin kendisidir. Katarsis de sadece duygusal bir boşalma değil, 'Hayat tam da böyle bir şeymiş' dedirten düşünsel bir kavrayıştır."

"Yönetmen bu tercihiyle ne anlatmak istedi?’ sorusuna odaklanılmalı”

Filme yöneltilen oyuncu seçimleri ve dönemsel kıyafet uyumsuzlukları gibi eleştirileri de değerlendiren Arıcı, "metne sadakat" beklentisinin sanatsal açıdan temelsiz olduğunu ifade etti. Uyarlamalarda metne birebir sadakat aranamayacağı, yönetmen ve senaristlerin bu tercihleri bilinçli birer sanatsal tutum olarak benimsediği vurgulayan Arıcı izlenen eserin Homeros’un belgeseli değil, Christopher Nolan’ın yorumu olduğu; bu nedenle "Neden aslına uyulmadı?" sorusu yerine "Yönetmen bu tercihiyle ne anlatmak istedi?" sorusuna odaklanılması gerektiği kaydetti.

Erdem Ilic

Erdem İlic "Kültür endüstrisi her şeye benzerlik bulaştırır"

Dr. Öğr. Üyesi Erdem İlic, kültür endüstrisinin klasik metinleri pazarlama biçimini ve Hollywood'un ürettiği kalıplaşmış anlatı yapısını değerlendirdi.

İlic, günümüz yüksek bütçeli yapımlarının yenilik sunmaktan uzak olduğunu vurgulayarak, ana akım sinemanın formüllerine ve izleyiciye sunulan "sahte deneyimlere" dikkat çekti.

Frankfurt Okulu temsilcileri Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer’ın ortaya koyduğu "kültür endüstrisi" kavramına atıfta bulunan Dr. Erdem İlic, endüstriyel üretimin sanatı standartlaştırdığını belirtti:

"Adorno’nun da ifade ettiği gibi, kültür endüstrisi her şeye bir 'benzerlik' bulaştırır. Bu durum yalnızca sinemayla veya televizyonla sınırlı değildir; mimariden otomobillere kadar her alanda kendini gösterir. Hollywood da yıllardır aynı hikâyeyi anlatıp duruyor. Belirli kalıpların ve formüllerin dışına çıkmayı tercih etmiyorlar."

"Abur cubur yemek gibi: Besin değeri yok, uyaranı çok"

Hollywood'un ‘gişe canavarı’ filmlerini ambalajlı şekerlemelere benzeten İlic, seyircinin bu yapımlarla kurduğu ilişkiyi şu sözlerle özetledi:

"Bu durum, marketten aldığınız ve tadını çok iyi bildiğiniz bir abur cuburu yemeye benziyor. Faydalı bir besin değeri yoktur ancak beyninizdeki belirli uyaranları harekete geçirir. Hollywood filmleri de tam olarak bunu yapıyor. İzleyici bu süreçte aktif bir konumda değildir; ortada derin bir odaklanma yoktur."

"Karakter çok ama derinlik yok"

Klasik anlatı yapısının Aristoteles’in Poetika eserindeki formüllere dayandığını belirten İlic, modern sinemadaki karakter sığlığından şikâyet etti. Zengin bir karakter çeşitliliği sunulsa da işlevlerin son derece kısıtlı ve yüzeysel kaldığını vurgulayan akademi dünyasının tanınan ismi, değerlendirmelerini şöyle sürdürdü:

"Bize bir kahraman sunuluyor ancak kahraman sadece hedefine odaklanmış durumda. O hedefe niçin çıktığına, arka planına veya psikolojik derinliğine dair bir veri göremiyoruz. Oysa ana akım sinemanın tekdüze yöntemlerinden ziyade güçlü bir karakter tahlili ve derinleşme sunulması gerekirdi. Neyse ki sinema sadece bu büyük bütçeli yapımlardan ibaret değil."

"Dev PR çalışmaları ve IMAX teknolojisi yanılsama yaratıyor"

Filmlerin vizyona girmeden önce devasa bir pazarlama mekanizmasıyla kitlelere dayatıldığını ifade eden Erdem İlic, IMAX gibi üst düzey görüntü teknolojilerinin tek başına bir filmi "sanat" yapmaya yetmeyeceğini belirtti:

"İzleyici sinemaya gitmeden önce o film devasa PR çalışmalarıyla zaten izleyicinin ayağına geliyor. Medyada, sosyal medyada sürekli bir merak üretiliyor. IMAX teknolojisi gibi unsurlar da sinema sarayları döneminden beri var olan 'itibar kazandırma' ve seyirciyi salona çekme çabasının modern bir yansıması. Ancak bir fotoğrafçının Polaroid makineyle yakaladığı o derinlik gibi, sinemadaki gerçeklik de teknik araçlardan ibaret değildir. Araçsalcı ve indirgemeci bakış açıları filmin özünü değiştirmez."

"Politik iklim karakter tercihlerini belirliyor"

Son dönemde tarihi ve mitolojik uyarlamalarda sıkça tartışılan kapsayıcılık, oyuncu seçimleri ve metne bağlılık konularına da değinen Dr. İlic, bu tercihlerin tamamen dönemsel ve ekonomik politik iklimle şekillendiğini vurguladı:

"20-30 yıl önceki süper kahraman filmlerinde kadınlar sadece 'kurtarılması gereken' pasif figürlerdi. Bugün ise egemen politik iklim doğrultusunda kadın süper kahramanlar ön plana çıkarılıyor. Aynısı etnik temsil alanında da geçerli. Tamamen pazarlama ve ana akım temsil alışkanlıklarıyla ilgili bir durum. Klasik bir metne birebir bağlı kalmak zaten teknik olarak mümkün değildir; ancak yapılan tercihler derinlemesine bir analizden ziyade yüzeysel bir pazarlama stratejisinin ürünü olarak karşımıza çıkıyor."

rıdvan-golcuk

Rıdvan Gölcük: “Mitoloji günlük hayatımıza sızmış durumda”

Homeros’un İlyada ve Odysseia destanlarının kutsal kitaplardan sonra dünyada en çok tüketilen eserler arasında yer aldığını belirten Rıdvan Gölcük, bu metinlerin Avrupa’nın kimlik inşasında doğrudan kullanıldığını ifade etti.

Roma İmparatorluğu’ndan İngiliz anlatılarına kadar birçok Batı toplumunun soyunu Homeros destanlarına bağlama çabası içinde olduğunu hatırlatan Gölcük, şöyle konuştu:

"Roma İmparatoru Augustus, şair Vergilius’a ‘Bana bir ata bul’ diyor ve Vergilius Aeneis destanını yazarak Romalıların kökenini Troya’dan kaçan Aeneas’a dayandırıyor. Benzer şekilde İngiliz anlatılarında Britanya isminin Aeneas’ın torunu Brutus’tan geldiği iddiası yer alıyor. Avrupa kültürü, kreşten yetişkinliğe kadar Homeros’u eğitimin her safhasında görüyor. Bugün Avrupa’da adı ‘Troy’ olan yaklaşık 60 yerleşim yeri bulunuyor."

Mitolojinin sanılandan çok daha fazla günlük yaşamın içine entegre olduğunu dile getiren Gölcük, Homeros anlatılarının modern dünyadaki yansımalarını şu sözlerle örneklendirdi:

"Homeros metinleri popüler kültürde muazzam bir katman oluşturmuş durumda. Amerika’daki en popüler markalardan tutun, bilgisayar virüslerine, siyasetçilerin karikatürlerindeki ‘Troya Atı’ simgelerine kadar binlerce örnek var. Hatta ‘Ağzından yel alsın’ gibi deyimlerin veya ‘Tavşan ile Kaplumbağa’ kıssalarının dahi izleri Homeros metinlerinde karşımıza çıkıyor."

“Christopher Nolan yarışa 10-0 önde başlıyor"

Christopher Nolan’ın gündemdeki Odyssey uyarlamasını da değerlendiren Gölcük, Homeros kökenli projelerin sinema sektöründe baştan avantajlı olduğunu savundu. Nolan’ın anlatısının klasik bir kahramanlık öyküsünden ziyade bir Troya ağıdı gibi ele alındığına dikkat çeken Gölcük:

"Homeros’tan yola çıkan bir film yarışa 10-0 önde başlar. Önümüzdeki 3-5 yılda gişede bu filmi devirebilecek bir yapım çıkması çok zor. Nolan, Odysseus’un yaşadıklarını Troya kentini ve tapınağını yıkmanın bir cezası olarak ele alıyor; hüzün üzerine kurulu bir yaklaşım sergiliyor. Mitler esnek ve yoruma açık yapılar olduğu için yönetmenlerin bu tarz farklı okumalar yapmasını son derece doğal buluyorum."

"Homeros’u en iyi anlayanlar bizleriz ama 1071 öncesine sırtımızı dönüyoruz"

Anadolu topraklarının zengin mirasına ve eğitim müfredatındaki eksikliklere dikkat çeken Gölcük, Türkiye’nin tarihsel kimlik tercihlerinde Anadolu’yu yalnız bıraktığını ifade etti. Destanda geçen Hector’un annesi Hekabe’nin sahnesini Batılı uzmanların erotik boyutla yorumlamaya çalıştığını, ancak Anadolu insanının bunu doğrudan "ana sütü/analık hakkı" kavramıyla anladığını belirten Gölcük, şu ifadeleri kullandı:

"Biz 1071’e geldik deyip öncesine sırtımızı döndüğümüz için Homeros metinlerinin farkında değiliz. Oysa 2700 yıllık bu metinleri mantıken en iyi anlayanlar bizleriz. Türkiye’de müfredat ve kimlik okuması ağırlıklı olarak Türk-İslam sentezi üzerinden kurgulanmış durumda. Türklük için Orta Asya, İslam için kutsal topraklar seçiliyor ama bu denklemde kronolojik olarak 1071 öncesi Anadolu yok. Bu durum toprağa tam olarak kök salamama problemine yol açıyor."

"Kavgaları bitirmenin yolu tüm tarihsel katmanları kucaklamak”

Anadolu’nun tüm tarihsel katmanlarının ayrım yapılmaksızın kucaklanması gerektiğini belirten Gölcük, sözlerini şöyle tamamladı:

"Toprağın üstündeki her şeyi—öncesi ve sonrası olmadan—kendi mirası kabul eden 'topografik milliyetçilik' anlayışına ihtiyacımız var. Selçuklu’yu da Lidya’yı da, Homeros’u da Dengbejleri de aynı şekilde kucaklayabilmeliyiz. Fatih Sultan Mehmet’in 'Ben Troyalıyım' dediği metinler veya Mustafa Kemal Atatürk’ün Anadolu vurgusu bu yaklaşımın örnekleridir. Anadolu’nun üzerindeki tüm hikayeyi kronolojik duvarlar örmeden sahiplenmek zorundayız."

F35Ee7B0E5 68335376Cb096 Ae6A4638Fb

Canan Cürgen: "Popüler kültür miti tüketim nesnesine dönüştürüyor, müzeler ise insana 'kendi hikâyesini' hatırlatıyor"

Mitolojideki "Kahramanın Yolculuğu" ve "Eve Dönüş" (Ithaca) temalarının zamansızlığını değerlendiren Cürgen, sinema endüstrisinin mitleri metalaştırma tehlikesine dikkat çekerken, çağdaş müzeciliğin bireye sunduğu deneyimsel dönüşüm gücünü vurguladı. Cürgen mitlerin film olarak izlenmesinin, tarihin müzeler ile okunmasının yerini alamayacağını ifade etti.

"Eve dönüş, insanın kendi merkezine dönme arzusudur"

Joseph Campbell’ın Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı eserindeki monomit yapısına atıfta bulunan Canan Cürgen, "Kahramanın Yolculuğu" ve "Eve Dönüş" temalarının tüm kültürlerdeki evrensel karşılığını şöyle açıkladı:

"İnsanlığın evrensel ve zamansız psikolojik haritasını oluşturan mitoloji, tüm kültürlerin ortak bir bilinçaltı diline sahip olduğunu gösterir. Kahraman yola çıkış, erginlenme ve dönüş aşamalarından geçerek aslında kendi içsel büyüme sürecini tamamlar. Ancak modern insanın mekanik, hızlı ve parçalanmış dünyasında bu yolculuk bitmemiş, aksine daha karmaşık bir hal almıştır. Modern insan için macera çağrısı, sistemin dayattığı rutinlerden sıyrılıp kendi özgün benliğini bulma araysıyken; çağrının reddi ise yabancılaşma ve varoluşsal kriz olarak tezahür eder. Homeros’un Odysseia destanından bu yana 'Eve Dönüş' coğrafi bir mekândan ziyade insanın köklerine, içsel huzuruna ve merkezine dönme arzusunu simgeler. Destanda anlatıldığı gibi, yolculuğu boyunca engelleri aşarak yol alan kahramanın eve ulaşması gibi, modern yaşamda birey de dönüşerek sürdürdüğü yaşam yolculuğunun sonunda kendi bilgeliğine ve nihai bütünlüğüne ulaşabilir."

"Kültür endüstrisi miti metalaştırıyor ve içini boşaltıyor"

Mitlerin kitle iletişim araçları ve kitle sineması eliyle dönüştürülmesini Theodor Adorno ve Max Horkheimer’ın Kültür Endüstrisi kuramı çerçevesinde ele alan Cürgen, popüler kültürün mitleri yapısal bir iç boşaltma operasyonuna maruz bıraktığı uyarısında bulundu:

"Kapitalist sistem, sanatı ve kadim kültürel değerleri standartlaştırır, seri üretim metalara dönüştürür. Mitler kitle sineması ve eğlence endüstrisi eliyle yeniden üretildiğinde, genellikle yapısal bir iç boşaltma operasyonuna maruz kalır; kahramanın yolculuğundaki o derin, sancılı, varoluşsal çile ve psikolojik dönüşüm, ticari başarı getirecek doğrusal aksiyon şablonlarına indirgenir. Kahraman, izleyicinin kendi varoluşuyla yüzleşmesini sağlayan bir ayna olmaktan çıkıp pazar payı yüksek bir 'meta' haline gelirken, kadim mitlerin bireyi sarsma ve uyandırma amacı yerini uyuşturmaya ve etkisizleştirmeye bırakır."

“Müzeler mitlerin unutturulmasına karşı direnç noktasıdır”

Sinema ve dijital akış platformlarının zamansal ve mekânsal sınırları aşan gücünün kitlelerin hafızasını tek tipleştirdiğini belirten Cürgen, Alison Landsberg’in "protez hafıza" kavramına dikkat çekti:

"Kitle sineması, bireyin entelektüel bir çaba sarf etmesine gerek kalmaksızın, bilgiyi doğrudan yoğun duygusal deneyimler ve katarsis üzerinden tüketmesini sağlar. Bireyler, kendi kültürel köklerine ait olmayan ya da endüstri tarafından yapay olarak kurgulanmış geçmişleri sinema aracılığıyla kendi kişisel bellekleriymiş gibi benimserler. Hollywood sinemasının varlık nedeni tam olarak budur; kültürel mirası olmayan bir kıta devletine hatırlanabilir ve aktarılabilir bir bellek, bir tarih anlatısı kurmak ve giderek bu anlatıyı evrensel bir hafızaya işlemek. Müze çatısı altında ise mitler, ekonomik vurgunculuğun veya popüler rüzgârların uzağında tutularak unutturulmaya ve yozlaşmaya karşı birer direnç noktasına dönüşür."

"Deneyimsel müzecilik bireyi kahramanın yolculuğuna dâhil eder"

Müzelerin geçmişe ait statik depolardan ziyade, interaktif ve deneyim odaklı öğrenme alanlarına dönüştüğünü ifade eden Cürgen, çağdaş müzecilik anlayışının insan üzerindeki etkisini şöyle vurguladı:

"John Dewey’nin geliştirdiği deneyim odaklı öğrenme olgusunu merkeze alan çağdaş müzecilik, ziyaretçiyi pasif bir alıcı olmaktan çıkarır ve onu kahramanın yolculuğuna dâhil ederek aktif bir katılımcıya dönüştürür. Müzede bilgi deneyimle aktarılmakta, böylece hayata geçerek kişiselleşmektedir. Bu kişisel deneyimle öğrenme, müzeye giren kişi ile çıkan kişiyi, tıpkı destanın kahramanı gibi farklı kılar. Müzede anlatılan onun, benim, bizim hikâyemizdir. Ortak bir kültürel zeminde kalıcı bağ kurmak böylece mümkün olur."

"Troya Müzesi’nin Nolan’a yaptığı çağrı özü koruma çabasıydı"

Cürgen, mitlerin ruhunu zedelemeden çağa uygun biçimde yeniden üretilmesinin ideal denge olduğunu belirterek sözlerini Troya Müzesi'nin adımına ve insanlığın öz arayışına bağladı:

"Tek gerçek tehlike, yolculuğun getirdiği çile ve bedel ödeme unsurlarının göz ardı edilip mitin sadece görsel bir şova ve içi boş bir eğlenceye indirgenmesidir. Troya Müzesi’nin, geçtiğimiz yılın ilk aylarında Odyssey filmi çekimleri için Christopher Nolan’a yaptığı çağrıyı burada anmak ve hatırlatmak isterim. Her ne kadar yanıtsız kalsa da çağrının önemi tam da burada; o özün müzede anlatılan hikâye ile korunmasında. İnsanlık, popüler kültürün geçici illüzyonlarından ve hızından yorulduğunda, özünü hatırlamak için her zaman müzelerin anlattığı o kadim, deneyimlenebilir ve güvenilir hikâyelere dönmek zorunda kalacak; kahraman ne kadar şekil değiştirirse değiştirsin eninde sonunda kendi Ithacasını aramaya devam edecektir. Çünkü anlatılan bizim hikâyemizdir."

Ahmet Vehbi Doğramacı’nın ilk kişisel sergisi "Sergi No. 1" Schneidertempel Sanat Merkezi'nde sanatseverlerle buluşuyor
Ahmet Vehbi Doğramacı’nın ilk kişisel sergisi "Sergi No. 1" Schneidertempel Sanat Merkezi'nde sanatseverlerle buluşuyor
İçeriği Görüntüle

Nilgün Tutal Fotoğraf

Prof. Dr. Nilgün Tutal: "Modern toplumda mitler disiplin rejimi gibi dayatılıyor"

Yunan mitolojisinin evrensel yapısına ve modern dünyanın dayatmalarına değinen Prof. Dr. Nilgün Tutal, şu değerlendirmelerde bulundu:

"Her ne kadar Yunan miti olsa da o mitin evrensel olarak bugün insana, insanın yapısal şeylerine söylediği bir şey var: Bilinmeyene açılma, bilinmeyene yolculuk. O günkü bilinmeyene yolculuğun amacıyla bugünkü birbirine benziyor.

Bir de tabii Roland Barthes’a bakmak gerekir; 'Modern mitler nelerdir?' dediğinde; gençlik, güzellik, sportif olmak, sağlıklı olmak... Bunların hepsi modern toplumda insana bir disiplin rejimi gibi dayatılıyor. Halbuki öbür tarafta daha çok macera var."

"Keşif duygusunu kaybettiğimizde geçmişin kahramanlarına sığınıyoruz"

Günümüzde coğrafi keşiflerin sona ermesinin insan psikolojisindeki yansımalarına dikkat çeken Tutal, geçmişin kahramanlarına duyulan ilginin nedenlerini şöyle açıkladı:

"Bugün keşfedilecek bir yer kalmadı, o günün insanı hâlâ yeni bir şey keşfedebiliyordu. İnsanın içindeki o keşif duygusunu tekrar tetiklediği için mi bu tarz filmleri sevdik, izledik veya yoğun ilgi oldu? Kahraman yaratmakta ve yeniyi bulmakta zorlandığımızda, o keşif duygusunu kaybettiğimizde belki de geçmişin kahramanları, yolculukları ve mitleri bize o duyguları yeniden yaşatabiliyor. Çünkü yeni olan, bizde her gün sürekli yenilendiği için artık 'yeni' olmaktan çıktı."

"Çağımızda doğru ve yanlış muğlaklaştı, mitlerde ise değerler net"

Günümüz dünyasındaki belirsizlik ortamı ile mitolojik anlatılardaki netlik arasındaki tezatlığı vurgulayan Tutal, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Şimdiki zamana sıkışmışlık var; geçmiş ve gelecek, içinde yaşadığımız çağda oldukça belirsiz. O belirsizlik halinin olmadığı, insanların hayatlarında doğrunun, iyinin, güzelin tanımlarının daha net olduğu hikayelerdir mitolojik hikayeler.

Baktığınızda şu an ne politikada ne dünyada olup bitenlerle ilgili ne de insan ilişkilerinde 'Gerçekten sahici mi, doğru mu?' sorusuyla karşı karşıyayız. Yeni biriyle tanıştığınızda 'Bu gerçekten doğruyu mu söylüyor, gerçekten söylediği kişi mi?' ya da 'Politikacılar yine hangi tiyatronun oyuncuları?' gibi ciddi bir doğrunun ne olduğuna dair güvensizlik var. Halbuki bu hikayelerde ve o dönemlerde doğrunun, yanlışın, adaletin çok daha net tanımları var. Dolayısıyla bir yandan bilinmez olan az; insanın karakterine, toplumun yapısına, yönetilme biçimine, dostluğa dair onlar katı, değişmez değerler olarak karşımıza çıkıyor."

Images 2026 07 31T120437.635

"Teknolojik keşiflere dokunamıyoruz, insanın yolculuğu ise somuttur"

Felsefi açıdan coğrafyanın sonuna gelindiği tartışmalarını aktaran Tutal, seyahat etme ve keşfetme arzusunun somut temellerine değindi:

"Dünyanın, coğrafyanın sonu geldi diyen bir takım felsefeciler var. Coğrafyanın sonunun gelmiş olması, keşiflerin bitmiş olmasıyla alakalı. Şu an tüm keşifler aslında bizim gözümüzle göremediğimiz teknolojik alanda oluyor; dokunamıyoruz veya hissedemiyoruz. Halbuki insanın yolculuğu, keşif yolculuğu çok maddi, somut bir şeydir. Bu da sıradan insanın aslında o keşif duygusunu tetikte tutuyor. Belki seyahatler yapmamızın sebebi de bu.

François Hartog, Roland Barthes’ın Mitolojiler (Çağdaş Söylenler) kitabı ve Paul Virilio’nun Hız ve Politika eserine bakılabilir. Zaman deneyiminin, keşif ve mucize deneyiminin yok olması, teknolojinin hızlanması açısından bu kaynaklar önemlidir."

Images 2026 07 31T120536.747

"Hollywood’da kurgu için yaratılan şeyler sonradan ziyaret edilir hale geliyor"

Sinema endüstrisinin mekân turizmi ve gerçeklik algısı üzerindeki etkisini Jean Baudrillard’ın simülasyon kuramı üzerinden ele alan Tutal, şu değerlendirmelerde bulundu: "Baudrillard’ın dediği bir şey vardı; Hollywood’da kurgu için yaratılan şeyler sonradan ziyaret edilir hale geliyor. Baudrillard, Amerika için 'Gerçekten filmlerde üretilmiş, yani simülasyonun yerine suni bir Amerika inşa edildi' der. Mekân turizmi açısından bu çok uygun. Mesela Brad Pitt’in oynadığı Troy filminde kullanılan tahta atı getirdiler, Çanakkale’nin göbeğine diktiler. İnsanları oraya çekmek, bazı şehirleri veya mekânları cazip kılmak için bu yapılıyor. Kahramanlar, ürünler ve hikayeler sürekli değişkenlik gösteriyor. Yeni teknolojilerin insanlara vadettiği şey sanal yakınlıktır. İlişkiler bir yanayken sanki olan bitenin içindeyiz gibi bir sanal gerçeklik deneyimi öneriliyor. Gerçek deneyim alanları kalmamışsa, sanal olarak üretilmiş bir şeyi her şey gerçekmiş gibi deneyimleme sunuluyor. Bize filmlerde anlatılan hikayeleri 'gerçekten yaşamışsın' gibi bir deneyim vaat ediliyor; ancak bu bir illüzyon ve günümüzün ilişki kurma biçimidir."

Muhabir: Ahmet Çağatay Bayraktar