Türkiye’de çocuk adalet sistemine ilişkin tartışmalar, güvenlik birimlerine yansıyan çocuklara ilişkin veriler ve TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen yeni düzenlemeyle yeniden gündemde. TÜİK’in 2025 yılına ilişkin verilerine göre güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı olay sayısı 609 bin 959 oldu. Bu olaylarda 267 bin 794 çocuk mağdur olarak, 196 bin 308 çocuk ise suça sürüklenme iddiasıyla güvenlik birimlerine geldi veya getirildi.
Kabul edilen Çocuk Koruma Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, çocuk adalet sisteminde kullanılan terminolojinin yanı sıra ceza sorumluluğu, infaz, yönlendirme tedbirleri ve çocukların silah ile kesici ve delici aletlere erişimine ilişkin yeni hükümler içeriyor. TBMM’nin teklif özetinde de yaş küçüklüğü nedeniyle uygulanacak hapis cezalarının alt ve üst sınırlarının artırılması, bazı ağır suçlarda hâkime takdir yetkisi verilmesi, çocuk hükümlüler bakımından infaz düzenlemeleri ve “suça sürüklenen çocuk” kavramına ilişkin değişiklik yapılması teklifin başlıkları arasında yer alıyor.
Düzenlemenin çocuk adalet sistemi açısından ne anlama geldiğini Avukat Dr. Arzu Ongur ile konuştuk. Ongur, terminolojik değişikliğin çocuğu işlediği iddia edilen fiille değil, içinde bulunduğu adli süreçle tanımlamayı amaçladığını belirtirken, ağır suçlarda ceza rejimindeki değişikliğin hukuki belirlilik ve uygulama birliği açısından tartışılması gerektiğini söyledi.
“Suça sürüklenen çocuk” ifadesi değişiyor
TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilen düzenlemeyle Çocuk Koruma Kanunu, Sosyal Hizmetler Kanunu ve Ceza Muhakemesi Kanunu’nda yer alan çeşitli “suça sürüklenen” ibareleri “adli süreçteki” şeklinde değiştiriliyor. TBMM’nin düzenlemeye ilişkin açıklamasında da değişikliğin bu üç kanundaki ilgili hükümlere uygulanacağı belirtiliyor.
Avukat Dr. Arzu Ongur, değişikliğin terminolojik bir düzenleme olduğunu belirterek, çocuğun yaptığı iddia edilen fiille değil, içinde bulunduğu adli süreçle tanımlanmasının amaçlandığını söyledi.
Ongur, değişikliğin çocuk adaleti yaklaşımında karşılığı olduğunu belirterek, “Buradaki amaç, çocuğu fiille değil süreçle tanımlamak, yani onu ‘suçu işleyen’ değil ‘bir sürecin içinde bulunan’ özne olarak konumlandırmak. Bu, uluslararası çocuk adaleti söyleminde de bilinen bir eğilim; damgalamayı azaltmayı, çocuğun toplumsal yeniden bütünleşmesini kolaylaştırmayı hedefler” dedi.
Hukuk dilindeki değişimin yalnızca sembolik bir adım olarak görülmemesi gerektiğini belirten Ongur, “Hukuk dili, özellikle çocuklarla ilgili düzenlemelerde, uygulamada gerçek karşılık bulabilen bir etki yaratabilir” diye konuştu.
15-18 yaş grubunda ceza aralıkları değişiyor
Düzenlemeyle fiili işlediği sırada 15 yaşını doldurmuş olup 18 yaşını doldurmamış kişiler bakımından ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda 19 yıldan 27 yıla, müebbet hapis cezasını gerektiren suçlarda ise 15 yıldan 18 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. TBMM’nin teklif özetinde de yaş küçüklüğü nedeniyle uygulanacak hapis cezalarının alt ve üst sınırlarının artırılması ve bazı ağır suçlarda hâkime takdir yetkisi verilmesi düzenlemenin temel başlıkları arasında sayılıyor.
Avukat Dr. Arzu Ongur, yaş küçüklüğü rejiminin tamamen kaldırılmadığını vurgulayarak, “Türk Ceza Kanunu’nun 31. maddesindeki yaş küçüklüğü rejiminin temel mimarisi; on iki yaşından küçük çocuklarda ceza sorumluluğunun bulunmaması, 12-15 ile 15-18 yaş gruplarına özgü kademeli indirim sistemi halen yürürlükte kalmaya devam ediyor” dedi.
Değişikliğin özellikle 15-18 yaş grubundaki çocuklar bakımından bazı ağır suçlarda yaş indiriminin uygulanmasına ilişkin olduğunu belirten Ongur, “Değişen husus, kasten öldürme ve neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama ile örgütlü suçlar gibi en ağır sonuçlu suçları işleyen on beş-on sekiz yaş grubundaki çocuklar bakımından, bu indirimin artık otomatik değil hâkimin takdirine bağlı bir istisna hâline getirilmiş olmasıdır” diye konuştu.
Hâkimin değerlendireceği unsurlara da dikkat çeken Ongur, “Hâkim; kastın ağırlığını, saiki, suçun işleniş biçimini ve failin daha önce kasıtlı bir suçtan mahkûmiyetinin bulunup bulunmadığını değerlendirerek indirimi uygulamama yetkisine sahip oluyor” dedi.

“Uygulama birliğinin bozulması” endişesi
Hâkime verilen takdir yetkisinin somut olayın özelliklerinin değerlendirilmesine imkân sağlayabileceğini belirten Ongur, bu yetkinin sınırlarının ise hukuki belirlilik bakımından önem taşıdığını söyledi.
Ongur, düzenlemenin olumlu yönünü, “Teknik düzlemde, düzenlemenin olumlu yanı, otomatik ve mekanik bir indirim yerine hâkime somut olayın ağırlığını değerlendirme imkânı tanımasıdır; bu, bireyselleştirilmiş yargılama ilkesiyle örtüşür” sözleriyle değerlendirdi.
Ancak hâkime tanınan takdir yetkisinin farklı yorumlara açık olabileceğini belirten Ongur, “Riskli yanı ise, tam olarak bu takdir yetkisinin sınırlarının çerçevesinin ne kadar net çizildiğidir. Kastın ağırlığı ve saik gibi kriterler, uygulamada hâkimden hâkime, bölgeden bölgeye farklılaşan yorumlara açık kavramlardır” diye konuştu.
Benzer olaylarda farklı mahkemelerin farklı sonuçlara varması ihtimaline dikkat çeken Ongur, “Kamuoyunda da dile getirilen ‘uygulama birliğinin bozulması’ endişesi bu noktada haklı bir teknik eleştiridir; benzer olaylarda farklı mahkemelerin farklı sonuçlara varması hem sanık hem mağdur açısından öngörülebilirliği zedeleyebilir” dedi.
Önümüzdeki dönemde Yargıtay içtihatlarının önem taşıyacağını belirten Ongur, “Meslektaşlarımıza tavsiyem, önümüzdeki dönemde bu maddenin ilk uygulamalarını ve Yargıtay’ın konuya yaklaşımını yakından izlemeleridir; içtihat, kanunun sınırlarını asıl burada çizecek” sözlerini aktardı.

Dilde yumuşama, cezada sertleşme
Düzenlemede bir yandan “suça sürüklenen çocuk” ifadesinin “adli süreçteki çocuk” olarak değiştirilmesi, diğer yandan bazı ağır suçlarda ceza sınırlarının yükseltilmesi ve yaş küçüklüğü indiriminin uygulanmamasına imkân verilmesi, çocuk adalet sistemi açısından iki farklı yaklaşımı aynı düzenlemede buluşturuyor.
Avukat Dr. Arzu Ongur, bu iki değişikliğin farklı hukuki düzlemlerde değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, terminoloji değişikliğinin çocuğun hukuk sistemi içindeki konumuna ilişkin olduğunun altını çizdi. “Suça sürüklenen çocuk” ifadesinin “adli süreçteki çocuk” olarak değiştirilmesine ilişkin Ongur, “İki farklı düzlemde hareket eden bir kanundan bahsediyoruz ve bunları aynı çizgide okumak yanıltıcı olabilir. Buradaki amaç, çocuğu fiille değil süreçle tanımlamak, yani onu ‘suçu işleyen’ değil ‘bir sürecin içinde bulunan’ özne olarak konumlandırmak” diye konuştu.
Ceza sınırlarının yükseltilmesi ve yaş indiriminin belirli ağır suçlarda hâkimin takdirine bırakılmasının ise farklı bir hukuki düzlemde olduğunu ifade eden Ongur, “Ceza sınırlarının yükseltilmesi ve yaş indiriminin belirli ağır suçlarda hâkim takdirine bırakılması ise maddi ceza hukuku düzleminde bir müdahale; burada hedef, caydırıcılık ve mağdurun adalet duygusunun tatmini” diye konuştu.
Asıl tartışmanın uygulamada ortaya çıkacağını söyleyen Ongur, “Sorun, bu iki hedefin pratikte gerçekten bir arada yürüyüp yürüyemeyeceği. Dildeki yumuşama, mahkeme salonunda çocuğa yönelik muameleyi, savunma hakkının kullanımını, uzman raporlarının değerlendirilmesini gerçekten etkilerse anlamlı olur. Aksi hâlde, dilin değişmesine rağmen pratikte daha ağır bir ceza rejimiyle karşılaşan çocuk için bu yumuşama yalnızca kâğıt üzerinde kalır” dedi.

“Ceza artırımı tek başına çözüm değil”
Çocukların suça sürüklenmesinde yoksulluk, ihmal ve eğitimden kopma gibi nedenlerin etkili olduğu yönündeki eleştirileri de değerlendiren Ongur, ceza süresinin artırılmasının tek başına caydırıcılık sağlayacağı sonucuna varılamayacağını söyledi.
Kök nedenlere yönelik politikaların ceza hukuku düzenlemesini tamamlaması gerektiğini belirten Ongur, “Kök nedenlere yönelik önleyici politikaların ki bunlar eğitim, sosyal hizmet ve aile politikası alanına girer bu ceza hukuku reformunun yerini alması değil, onu tamamlaması gerekir. Sadece ceza artırımıyla yetinmek, sorunun köküne inmeden semptomla uğraşmak anlamına gelir; düzenlemenin sosyal politika ayağıyla desteklenmesi gerekir” sözleriyle değerlendirdi.
Çocuğun silaha erişimine ilişkin sorumluluk
Düzenlemeyle bir ateşli silahın dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı şekilde muhafaza edilmesi sonucu bir çocuk tarafından ele geçirilmesine neden olan kişiye, fiilin daha ağır bir suçu oluşturmaması halinde 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilmesi öngörülüyor. TBMM’nin teklif özetinde de ateşli silahın çocuk tarafından ele geçirilmesine neden olacak şekilde muhafaza edilmesinin müstakil bir suç haline getirilmesi düzenlemenin başlıkları arasında yer alıyor.
Avukat Dr. Arzu Ongur, düzenlemenin çocuğun gerçekleştirdiği eylemin yanı sıra silahın muhafazasındaki ihmali de gündeme getirdiğini belirterek, “Bir çocuk bir suç işlediğinde, adli süreçte yalnızca çocuğun eylemine odaklanılmıyor. Eğer veli, sahip olduğu silahı gerekli şekilde muhafaza etmemiş ve çocuğun bu silaha erişmesine imkân sağlamışsa, velinin bu ihmali de ayrıca değerlendirilebiliyor” dedi.
Düzenlemeyle sorumluluğun yalnızca çocuğun gerçekleştirdiği fiil üzerinden ele alınmadığını belirten Ongur, “Dolayısıyla yapılan düzenlemeyle birlikte, ‘Suçu çocuk işledi, sorumluluk yalnızca çocuğa aittir’ yaklaşımının ötesine geçildiğini söyleyebiliriz. Artık çocuğun suça sürüklenmesinde veya suçta kullanılan silaha erişiminde ihmali bulunan velilerin de cezai sorumluluğu gündeme gelebiliyor” diye konuştu.

Çocuklar için yönlendirme tedbirleri
Düzenlemeyle ceza sorumluluğu bulunmayan adli süreçteki çocuklar için çocuklara özgü güvenlik tedbiri niteliğinde “yönlendirme tedbirleri” tanımlanıyor. TBMM’nin açıklamasında, bu düzenlemelerin çocukların yargılama sonrasında da uygun tedbirlerle desteklenmesini amaçlayan hükümler içerdiği belirtiliyor.
Düzenlemede sosyal ve toplumsal hizmetler, dijital risklerden korunma, kitap ve kütüphane, çevreye saygı ve çevre temizliği ile tütün, nikotin, alkol, kumar, uyuşturucu ve uyarıcı madde ile davranışsal bağımlılığa yönelik tedbirler yer alıyor.
Ayrıca 15 yaşını doldurmamış çocuklar hakkında sosyal inceleme yaptırılması zorunlu hale getiriliyor. TBMM’nin düzenlemeye ilişkin açıklamasında, adli süreçteki çocuklar hakkında verilen koruyucu ve destekleyici tedbirlerin uygulanmasına ilişkin kurumlar arası koordinasyon ve tedbir kararlarına aykırılık halinde uygulanacak yaptırımların da düzenlendiği belirtiliyor.

“Çocuğun üstün yararı” vurgusu
Türkiye’nin taraf olduğu Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi açısından düzenlemeyi değerlendiren Ongur, çocuk adalet sisteminin çocuğun üstün yararı ve rehabilitasyon yaklaşımıyla birlikte ele alınması gerektiğini söyledi.
Ongur, “Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin temel felsefesi, çocuğun ceza adaleti sistemi içinde dahi ‘çocuğun üstün yararı’ ilkesiyle korunması ve rehabilitasyon odaklı bir yaklaşımın esas alınmasını önceliklendirmektedir” dedi.
Türkiye’deki mevcut düzenlemenin bu felsefeden tamamen kopmadığını belirten Ongur, “Ancak en ağır suç kategorisinde otomatik indirimin istisnaya dönüştürülmesi, uluslararası çocuk adaleti standartlarının savunduğu ‘istisnasız bireyselleştirme’ ile ‘istisnai olarak ağırlaştırılabilen sorumluluk’ arasındaki gerilimi Türk hukukuna da taşıyor” diye konuştu.
Ongur, düzenlemenin Anayasa Mahkemesi önüne taşınması ihtimaline ilişkin ise, “Burada asıl belirleyici olacak husus, Anayasa Mahkemesi’ne bu maddenin taşınması hâlinde orantılılık ve çocuğun üstün yararı ilkeleri temelinde nasıl bir denetim yapılacağıdır; böyle bir başvurunun gündeme gelmesini şaşırtıcı bulmam” dedi.

Davalarda yeni tartışmalar gündemde
Düzenlemenin mevcut ve yeni davalara nasıl uygulanacağı da çocuk adaleti açısından önemli başlıklardan biri olacak.
Avukat Dr. Arzu Ongur, ceza hukukunda lehe kanunun uygulanması ilkesinin önemine dikkat çekerek, ceza infaz hukukunda lehe kanunun geriye yürümesi ilkesinin burada kritik önemde olduğunu vurguladı.
Düzenlemenin ağırlaştırıcı hükümler içermesi nedeniyle uygulama bakımından tartışmalar yaşanabileceğini belirten Ongur, “Düzenlemenin, işlenmiş ancak henüz kesinleşmemiş suçlara nasıl uygulanacağı, savunma avukatları için önümüzdeki dönemin en çok tartışılacak konularından biri olacak. Ağırlaştırıcı yönde bir değişiklik söz konusu olduğundan, kural olarak yürürlük tarihinden sonra işlenen fiillere uygulanması beklenir; ancak sınırdaki olaylarda, örneğin fiilin işlendiği tarih ile yargılamanın hangi aşamada olduğu, itiraz ve temyiz aşamalarında ciddi hukuki tartışmalara konu olacaktır” diye konuştu.
Savunma stratejisinde de değişiklik yaşanabileceğini belirten Ongur, “Savunma avukatlarının artık ‘yaş küçüklüğü otomatik olarak uygulanır’ varsayımıyla değil, müvekkilin kastının ağırlığı, saiki ve geçmişi konusunda mahkemeyi ikna edecek somut bir savunma stratejisiyle hareket etmesi gerekeceği bilinmelidir” dedi.
Bu süreçte uzman değerlendirmelerinin önem kazanacağını ifade eden Ongur, “Bu, dosya hazırlığında psikososyal değerlendirme raporlarının, uzman bilirkişi mütalaalarının ve failin geçmişine ilişkin belgelerin önemini artıracaktır. Mağdur vekilleri açısından ise, kastın ağırlığını ve saiki somut delillerle ortaya koymanın stratejik önemi artmıştır” sözlerini aktardı.
Ongur, çocuk adalet sistemindeki değişikliğin yalnızca ceza miktarı üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, “Hukuken doğru soru, ‘daha ağır ceza mı, daha hafif ceza mı’ ikiliği değil; sistemin hem mağdurun adalet talebini karşılayacak hem de çocuğun üstün yararı ve bireyselleştirilmiş yargılama ilkelerini koruyacak bir denge kurup kuramadığıdır” dedi.
Ongur, değerlendirmesini, “Bu dengenin kâğıt üzerinde nasıl kurulduğunu gördük; şimdi asıl sınav, önümüzdeki birkaç yıl içinde mahkeme kararlarında ve muhtemelen Anayasa Mahkemesi önünde verilecek” sözleriyle tamamladı.

609 bin 959 olay kayıtlara geçti
TÜİK verilerine göre 2025 yılında güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların karıştığı 609 bin 959 olay kaydedildi. Bu olaylarda 267 bin 794 çocuk mağdur olarak, 196 bin 308 çocuk suça sürüklenme iddiasıyla, 92 bin 301 çocuk bilgisine başvurulması amacıyla, 28 bin 251 çocuk kabahat işlediği iddiasıyla, 18 bin 554 çocuk kayıp müracaatı yapılıp daha sonra bulunması nedeniyle, 6 bin 751 çocuk ise diğer gerekçelerle güvenlik birimlerine geldi veya getirildi.
Suça sürüklenme nedeniyle güvenlik birimlerine gelen veya getirilen çocukların yüzde 41,6’sına yaralama, yüzde 14,7’sine hırsızlık, yüzde 9,7’sine uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmak, satmak ya da satın almak, yüzde 5,1’ine ise tehdit suçları isnat edildi.
Mağdur olarak güvenlik birimlerine gelen veya getirilen 267 bin 794 çocuğun yüzde 83,9’unu suç mağduru, yüzde 16,1’ini ise takibi gereken olay mağduru çocuklar oluşturdu. Suç mağduru 224 bin 579 çocuğun yüzde 59,2’si yaralama, yüzde 10,3’ü cinsel suçlar, yüzde 8,5’i aile düzenine karşı suçlar, yüzde 5’i tehdit nedeniyle mağdur oldu.



