Denizli'de şarampole devrilen minibüsteki kadın öldü, oğlu yaralandı Denizli'de şarampole devrilen minibüsteki kadın öldü, oğlu yaralandı

ÇETİN SAK / GAZİANTEP
Dünyada son yıllarda iklimde dengesizlikler meydana geliyor, çeşitli bölgelerde artan orman yangını, sıcak hava dalgalarının etkisiyle ciddi kuraklık ve çölleşme, aşırı yağışlar ve beraberinde yıkıcı sel felaketleri yani belirgin bir iklim değişikliği görülüyor… Yeryüzündeki tüm canlıları zorlayan bu afetler, karşı karşıya kaldığımız küresel iklim krizi nedeniyle yaşanıyor. Küresel iklim krizine göre, yerkürede yıllık ortalama sıcaklıklar yükseliyor. Ayrıca biyolojik çeşitlilik kaybı artıyor tüm besin zinciri olumsuz etkileniyor. Biyolojik denge bozuluyor (hayvan ve bitki türleri, nesiller tükeniyor), susuzluk ve gıda krizi tetikleniyor. 
İklim krizi konusunda, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gökhan Gökgöz değerlendirmelerde bulundu. Genel itibariyle çevre koşullarının bozulması olarak ifade ettiği iklim krizi konusunda, “Solunan hava, içilen su başta olmak üzere canlıların yaşayış biçimi üzerinde kapsamlı bir değişiklikten bahsediyoruz” uyarısında bulunan Prof. Dr. Gökhan Gökgöz “Bunun çeşitli boyutları var kuşkusuz, sosyolojik boyut da bunların başında geliyor” dedi. 
Doğal gerçekliğin karşısına beşerî gerçekliğin dikildiği bir retorik
Karbon ayak izi kavramının, “İnsanların doğa üzerindeki ağırlığının arttığı, doğa üzerindeki insan müdahalesinin giderek derinleştiği, bıraksan kendi halinde akıp gidecek olan doğal bir gerçeklik karşısına beşerî gerçekliğin dikildiği bir retoriği” işaret ettiğinin altını çizen Prof. Dr. Gökgöz, şu açıklamaları yaptı: 
“Doğa, insanın içine yerleştiği bir kovuk değil. İnsan ile doğa arasındaki mesafe, yabancılaşma, çevre ve kültür arasındaki ayrışma yeni bir şey değil. Ekoloji, etimolojik olarak Eski Yunancada ev ve yuva anlamına gelen ‘oikos’ kelimesinden gelir ancak epeydir bu anlamından uzak görünüyor. Doğa dışında, hâkim olunması gereken ve bu uğurda gelişigüzel tahrip edilebilecek bir alan gibi görülüyor ekoloji. 
Tüm evreni ikilikler, yani dikotomiler, birbirinin karşıt kutbu olan momentler olarak kavramak, kapitalist modernitenin doğrusal ilerleme anlayışı için de işlevseldir. İnsan ile doğa arasındaki ikilik, modern bir ikilik. Modern olan, 2 rakamını çok sever biliyorsunuz. Yeryüzü ile gökyüzü, soyut ile somut, Tanrısal olan ile davranışsal olan, zihin ile beden vb. ayrımlarda olduğu gibi insan ile doğa ayrımı da bunun tezahürüdür. 
Bu modern ayrıma eşlik edecek biçimde 19. yüzyılın başından itibaren sanayileşme ve meta üretimi, beraberinde getirdiği mekânsal ve kültürel dönüşümlerle birlikte doğa üzerinde büyük bir baskı yaratıyor. Bu baskı dolayısıyla Karl Marx, 19. Yüzyıl ortasında somut bir olgu olarak yabancılaşmadan bahsediyor örneğin; yine bilimsel disiplin olarak modern ekolojinin ayak sesleri bu tarihlerden itibaren duyulmaya başlanıyor.
Günümüzde kentlerin bir tür huzur ve yaşama alanı olarak değil de rant alanı olarak görülmesi, evlerin bir tür barınma ve köşeye çekilme alanı olarak değil de yatırım alanı olarak konumlandırılması, otomobillerin bir tür ulaşım aracı değil de arzu ve imaj nesnesi olarak kurulması, moda ve bedeni süsleyen diğer enstrümanların toplumsal itibar hiyerarşisindeki yeri tayin etmesi, markaların, kozmetiğin ve diğer göstergelerin toplumsal ilişki repertuvarında yerinin olması, en nihayetinde etiğin yerine estetiğin geçmesi böyle bir yabancılaşmanın sonucunda gerçekleşti.”
İki ayda yaklaşık 282 bin ton sera gazı açığa çıktı…
“İklim değişikliği ve karbon ayak izi problemlerini insana ilişkin bu değişimden yalıtarak ele almak pek makul olmaz” diyen Prof. Dr. Gökgöz, bunun telafisinin “tersini” yapmakla bu yabancılaşmanın “mümkün mertebe” geriletmenin mümkün olduğunu belirtti. Prof. Dr. Gökgöz, bunun hem bireysel olarak, “tabiri caizse kendi evimizin önünü süpürerek”, hem de toplumsal olarak, ilgili sivil toplum örgütleri etrafında örgütlenerek olabileceğine dikkat çekerek sözlerini şöyle sürdürdü: 
“Bireysel olarak; yaşamla daha sahici bir ilişki kurmak, tüketim kültürüne ve onun salık verdiği rekabetçi beğeni dünyasına mesafeli durmak… Geri dönüşüm ve ileri dönüşüm faaliyetlerinde bulunmak, doğadaki diğer canlılara hürmet göstermek ve insanı merkeze alan kibirli bir tasavvurdan geri çekilmek… Çimento ve benzeri türevler yerine doğayla uyumlu mimari biçimlerden yana tavır almak, beslenme alışkanlıklarımızı revize etmek, ulaşımda mümkün olduğunca bisiklet kullanmak… Tüm bunları yaparken kendi bedenimizle yakından ilişki kurmanın yollarını aramak bir çıkış noktası olabilir.
Ancak bununla birlikte halen fosil yakıtları gündeminde tutan, ürün testleri için hayvanları denek olarak kullanan, her ekonomik kriz sürecini sonrasındaki zoraki bir savaşla aşmaya çalışan kapitalist üretimi ve onun çevresel etkilerini geriletebilmek için küresel düzeyde örgütlü bir toplumsal çaba da gerekir. İnsan onuruna yakışmayan hak ihlallerini de içerecek biçimde. 
Filistin’deki İsrail saldırılarının ilk iki ayında yaklaşık 282 bin ton sera gazının açığa çıktığı tahmin ediliyor. Yıkılan binaları da içerecek biçimde savaşın uzun dönemli emisyon etkisi 30 milyon ton civarında. Bu denli büyük bir karbon emisyonu ve zehirli kirleticilerin dünyanın bir yöresindeki varlığı veri iken, sizin bu tarafta kullanılmış pillerinizi geri dönüşüme atmanız tek başına pek bir anlam ifade etmeyebilir.”