Bir bayram günü, üstelik eşinin ailesinin Tokat’taki evinden apar topar gözaltına alınarak Ankara’ya getirildi Gazeteci İsmail Arı. Meslek örgütleri ve meslektaşları bu gözaltını protesto ederken, O savcı yüzü bile görmeden tutuklanma talebiyle nöbetçi mahkemeye sevk edildiği ve tutuklandı. İsmail Arı, 75 gün kaldığı Sincan Cezaevi’nden 5 Haziran’daki ilk duruşmasında tahliye edildi. Duruşması ise Ekim ayına ertelendi.
Tıpkı İBB davası tutuklularından İBB Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker gibi, İsmail Arı da çıplak aranmak istendiğini belirtti. Ancak İsmail Arı’nın direnmesi sonucu yasal olmayan bu uygulamadan vazgeçildi. Çıplak aramak isteyen polisin, “Biz bunu siyasilere de iş insanlarına da yapıyoruz” sözleri, çıplak aramanın rutin haline geldiğinin de göstergesi.

Kendisinden, “75 gününün çalındığını” söyleyen İsmail Arı, gözaltına alınmasından cezaevine konulmasına, çıplak aramaya maruz bırakılmak istenmesine kadar tutuklu geçirdiği 75 günü ve yaşadıklarına ilişkin 24 Saat Gazetesi’nin sorularını yanıtladı:
-İsmail öncelikle geçmiş olsun. Bir bayram günü, üstelik ailenin adresinde değil, eşinin Tokat’taki aile evinde apar topar gözaltına alınıp, Ankara’ya getirildin. Çok yazılıp çizildi, savunmanda da bahsettin ama neden böyle oldu bir kez daha senden duysak? Çağırsalar gidecek olan, deneyimli bir yargı muhabirisin. Ne dersin?
Öncelikle bu süreçte benim yaşadığım hukuksuz sürece tepki gösteren tüm yurttaşlara, siyasilere ve meslektaşlarıma ayrı ayrı teşekkür etmek isterim. Daha önce birçok gazetecinin yaşadığı ve son olarak benim başıma gelen hukuksuz tutuklanma sürecinin hep şöyle işlediğini düşünüyorum: Önce bir gazeteci bir süre hedef alınıyor veya deyim yerindeyse kara listeye alınıyor. Ardından bir şekilde birileri tarafından düğmeye basılıyor.
Ben 65 gün önce yayınlanan bir videom nedeniyle alelacele, bayram günü misafir olduğum evde gözaltına alındım. Ardından çıkarıldığım mahkemece tutuklandım. Mahkemede de tüm detaylarıyla anlattım.
İki önemli nokta var burada. Birincisi benim soruşturmamın nasıl başladığı belli değil. Ancak görünen şu, iddia makamı sosyal medyada gezerken, 65 gün önceki videomu görüp hakkımda gözaltı kararı veriyor. Çünkü Erdoğan ailesinin vakıflarını anlattığım bu video için bir kişi şikâyetçi olmamış, CİMER’e bir şikâyet yapılmamış, Emniyet’in bir ihbar evrağı yok. İkinci husus ise soruşturma savcısı benim hakkımda daha önce çok defa soruşturma yürüttü. Ankara’da gazetecilik yapan her meslektaşımın tanıdığı, hakkındaki soruşturmaları nedeniyle muhatap olduğu bir isim. Hakkımda yürüttüğü her soruşturma için ne zaman ifadeye davet ettirse hemen gidip ifademi verdim. Bu soruşturmaların birini bile davaya dönüştürmedi, birinde bile beni gözaltına aldırmadı.
Ancak bu sefer bayram günü farklı bir uygulama ile karşı karşıya kaldım. Hem de devletin iki polisi tarafından korunurken tüm akrabalarımıza eş zamanlı operasyon düzenlemiş beni yakalamak için. Tekrar soruyorum: "Ne zaman ifadeye çağırdınız da gelmedim?" Hatta bir akrabamız bayram ziyareti için şehir dışındaymış. Jandarma kapıyı çaldığında evde kimse yokmuş yani. Bunun üzerine el fenerleriyle evin bahçesinde beni aramışlar. Bunu da bu anlara tanık olan komşuları anlatıyor. Ben gazeteciyim, neden akrabamızın evinin bahçesinde saklanayım? Nasıl böyle bir şey düşünülebilir? Görülmemiş bir uygulama hatta akıl tutulması bir operasyon ile gözaltına alınıp işi boş bir dosya ile tutuklandım maalesef.
Bu sürece bir taraftan da şaşırmamak gerek. Yatarı olmayan suç iddiaları ile insanların, gazetecilerin tutuklanması artık olağan hale geldi. Çok değil, 3-5 yıl önce göremeyeceğimiz, daha önce yok artık dediğimiz hukuksuzluklara alıştırıldık. Bu tür hukuksuz süreçler sıradan bir hale geldi. Ancak şunu asla unutmamak gerek, bir ülkede adaletin terazisi bozulduğu an çürümenin zirveye çıktığı andır. Yaşadıklarımın da tek nedeni var, birileri gazetecilik yapmamı istemedi. Gazetecilik yapmamı engellemek için beni tutukladı.

-Gözaltına alınıp Ankara’ya getirildin, neler yaşadın, neler hissettin? Gözaltı sürecinde bekletildiğin yerler, koşullar nasıldı?
Gece Turhal İlçe Emniyet Müdürlüğü’nden Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’ne getirilmek üzere üç polisle yola çıktık. Sabah 06.00’ya doğru Ankara İl Emniyet Müdürlüğü’ne getirildim. Üst aramam yapıldı, “seni nezarethaneye indireceğiz” dediler. Ancak önce “pantolonunu indir, iki üç defa eğil kalk” denildi. Bunu isteyen polise, bunu yapmayacağımı, hukuksuz olduğunu ifade ettim. Araya giren bir başka polis, benden bunu isteyen polise “tamam, tamam gerek yok” dedi, bunun üzerine vazgeçtiler. Pantolonumu indirmemi isteyen polis sert bir şekilde “biz bunu siyasilere de iş insanlarına da yapıyoruz” dedi.
Ardından pislik içerisindeki, böceklerin gezdiği Emniyet’in bodrum katında bulunan nezarethaneye indirildim. Işıkları benim için aradılar. Bayram günü diye herhalde nezarethanede benden başka kimse yoktu. Temiz battaniye dahi verilmedi. Gözaltına alındığımda daha kış aylarıydı… Nezarethanenin tuvaleti de hayatımda gördüğüm en pis tuvalet olabilir.
-Tutuklanmayı bekliyor muydun?
Bayram günü 65 gün önceki bir video nedeniyle beni bu şekilde gözaltına alanlar beni serbest bırakmaz, beni tutuklayacaklar diye düşünüyordum elbette. Zaten savcının ifademi almaması, yani savcı yüzü görmeden tutuklama talebiyle sulh ceza hâkimliğine sevk edilmem de bunun göstergesiydi.
- Tutuklandıktan sonra neler yaşandı?
Adliyeden kaçırırcasına emniyet aracına, ardından da hızla Sincan Cezaevi'ne götürüldüm. Geceyi tecrit koğuşu olarak adlandırılan geçici koğuşta geçirdim. Orası da elbette emniyet nezarethanesinden farksızdı. Pislik içerisindeydi. Temiz yastık ve battaniye verilmedi. Sabun dahi yoktu. Sabah ise tahliye olana kadar kaldığım koğuşa gönderildim.

- Cezaevi’nde tutulduğun koğuşta hangi koşullarda kaldın? “75 gün boyunca yerde yattım” dedin ama biraz daha detay verir misin? Örneğin kimlerle birlikte kaldın?
Cezaevinde koğuşların çok büyük bir kısmı 28 kişilik ama tutuklu sayısının 70’e kadar çıktığı koğuşlar var. Kaldığım koğuşa götürüldüğümde 54’üncü kişiydim. Yani 28 kişi ranzada yatıyor, geri kalanlar yerde yatıyor. Ben de yerde yatanlar arasındaydım. Koğuşta adli tutuklularla kaldım. Polisler ve askerlerin de aralarında bulunduğu kamu görevlileri de vardı. Tutukluluğumun son 15 gününde bir CHP delegesi de vardı koğuşta. Ancak cinayet ve cinsel suçlar olarak tabir edilen suçlardan kimse bulunmuyordu. Bu tür suçlamalarla yargılananlar ayrı koğuşlarda tutuluyor.
Koğuşta kapasitenin çok üzerinde insan olunca telefonla konuşmak, tuvalet ve banyo ihtiyacını karşılamak bile büyük bir sorun. Çünkü iki tuvalet ve iki banyo 28 kişinin kullanılacağı düşünülerek yapılmış. Telefonla konuşmak için 4 saate yakın sıra beklediğim dahi oldu.
Cezaevinde bir rutin oluşturdum. Her sabah 8’de sayımla uyanıp kahvaltı yaptım. Ardından sabah haberleri izledim. Bolca not aldım, yazılar yazdım. Ardından gazeteleri okudum, kitap okudum. Koğuşta olduğum için diğer tutuklularla sohbet etme imkânım da oluyordu. Sağ olsunlar hem avukatlar hem de milletvekilleri beni hiç yalnız bırakmadı. Çok sayıda siyasetçi ve avukat ziyaretime geldi. Her gelenle bolca sohbet ettik. Bolca yürüyüş yaptım, günde iki öğün yemek yedim. Spor ve düzenli beslenme ile 75 günde 10 kilo verdim.

- 75 gün sonra mahkemeye çıktığında alkışlarla karşılanmak neler hissettirdi?
Çok mutlu oldum ve de çok gururlandım. "İyi gazetecilik yapmışım ki yurttaşlar, haberini yaptığım mağdurlar ve meslektaşlarım beni yalnız bırakmadı" dedim kendi kendime. Cezaevi sürecinde de defalarca dedim: "Ben gazeteciyim." Hayatımda gazetecilik dışında bir şey yapmadım. Daha önce MASAK raporlarım araştırıldı. Telefon görüşmelerim incelendi. Ancak ben tertemiz gazetecilik yaptım. Ben paraya ömrüm boyunca tamah etmedim, etmem de… Ben hukuksuzlukları, yolsuzlukları haber yaptım. Zaten bu yüzden de tutuklandım.
Ben daha önce nasıl gazetecilik yaptıysam yine aynı şekilde işimi yapmaya devam edeceğim. Sesi çıkmayanların sesi olacağım. Bu hukuksuz süreçte toplumun tutuklanmama yönelik öfkesi beni defalarca duygulandırdı. Yurttaşların haber alma hakkına sahip çıkması umudumu diri tuttu. Cezaevi çıkışında da söyledim. Mahkeme salonunda bir imam da vardı depremzedeler de vardı. Hakikaten haber kaynaklarının, mağdurların zor görülecek şekilde vefa gösterdiğini gördüm. Tutuklu bulunduğum süreçte bana binlerce mail, mesaj gönderilmiş. Mesajların büyük kısmında insanlar kendi dünya görüşünü anlatmış. Ben sağcıyım, milliyetçiyim, dindarım diyen insanlar “Senin için dua ediyoruz” demişler. Tahliye kararından sonra yeniden mesajlar göndermişler, “Şükür namazı kıldım” diyenler dahi olmuş. Benim hukuksuz tutukluluğuma toplumun her kesimi tepki gösterdi, haber alma hakkına toplumun her kesimi sahip çıktı. Bu yüzden de ayrıca mutluyum.

- Seni yargılayan mahkeme başkanına, “Yunus Emre Vakfı davasını siz yürüttünüz ve ben o davayı arkada izledim ve haberleştirdim. Şimdi o dava nedeniyle yargılanıyorum ve bu kez sizin karşınızdayım” dedin. Biraz bunu açar mısın?
İddianamede yanıltıcı bilgiyi yayma ile gizliliğin ihlali şeklinde iki suç isnadı ile cezalandırılmam istendi. Gizliliğin ihlali kısmında Yunus Emre Vakfı soygununa dair soruşturmanın gizliliğini ihlal edip soruşturmayı tehlikeye attığım öne sürüldü. Oysa Yunus Emre Vakfı hakkında iki ayrı dava devam ediyor. Yani mesele soruşturma değil kovuşturma aşamasında. Kaldı ki bu iki davadan birini aylar önce gazeteci olarak takip edip haberleştirdim.
O yargılamayı yapan savcı ve hâkim bu sefer beni yargıladı. Ben de mahkemede bunu anlattım. ‘Ortada bir soruşturma olmadığını en iyi siz biliyorsunuz. Çünkü bu yargılamayı siz yaptınız ben de izledim dedim. Hâkimin bu sözlerimi başını sallayarak onayladığını gördüm. Cezalandırılmam istenen yolsuzluğu ben ortaya çıkardım, sonra da davasını gazeteci olarak izleyip haber yaptım. O zaman arkada izleyici kısmındaydım şimdi sanık kürsüsündeyim. Siz ise yine yerlerinizdesiniz. Ben arkadan sanık kürsüsüne gelmiş oldum. Bu Levent Kırca’nın, Olacak O Kadar skeci gibi tuhaf ve de komik bir durum dedim.’ Bu sözlerim karşısında da hâkimin dayanamayıp tebessüm ettiğini gördüm. İlginç anlardı yani.
- Savunmanda “Kendimi değil, gazeteciliği savunacağım” dedin. Ne demek istedin, sen değil de senin nezdinde gazetecilik mi yargılanmak istendi?
Benim nezdimde gazeteciliğin yargılandığını düşünüyordum ve bunu mahkemede de ifade ettim. Gazeteci tutuklamalarında birçok insan gibi ben de şunu düşünüyorum: "Tutuklanan gazeteciye ders verelim, dışarıdakilere de gözdağı verelim" deniyor. Bence bu amaçlanıyor. Ayrıca basın ve ifade özgürlüğünün ayaklar altına alınması, kanuna ve Anayasaya karşı tutuklama kararlarına imza atılmasına da maalesef toplum alıştırıldı. Ancak basın ve ifade özgürlüğüne yönelik yargı eliyle bu tür müdahaleler, tutuklama kararları geri kalmış ve demokrasisi zayıf ülkelere özgüdür. Gelişmiş ülkelerde basın ve ifade özgürlüğü oldukça önemlidir ve bizde olduğu gibi devamlı olarak yargılama ve tutuklama konusu yapılmaz. Bu konuda her geçen gün daha da geriye gidiyoruz.

- Duruşmaya katılım ve senin tutuklanmadan bugüne kamuoyu tepkileri konusunda ne dersin? İçeride izlediğinde, okuduğunda neler hissettin?
Bu tepki karşısında çok mutlu oldum. Tabii sosyal medya imkânı olmadığı için televizyon ve gazetelerden takip edebildiğim kadarından haberdar oldum. Bunun haricinden avukatlarımın getirip anlattığı bilgilerle çok şeyden haberdar oldum. Yaptığım gazeteciliğe insanların değer verdiğini, haberlerimin tahmin ettiğimden daha geniş çevrelere ulaştığını fark ettim.
- Bundan sonra gazeteciliğe nasıl devam edeceksin?
Cezaevinde defalarca "Hangi dağ efkarlıysa oradayım" dedim, bu böyle de devam edecek. Çok kısa bir süre ailemle zaman geçirmek istiyorum. Ardından cezaevine atılmadan önce nasıl haberler yapıyorsam aynı şekilde haber yapmaya devam edeceğim. Yine yolsuzlukları ve hukuksuzlukları haberleştireceğim. Ben gazeteciyim, gazetecilik yapmaya devam edeceğim.
- Bir sonraki duruşman Ekim ayında olacak. Dava sürecinden ne bekliyorsun?
Neden tutuklandığımın belli olmadığı bu iddianame ile cezalandırılabileceğime ihtimal dahi vermiyorum. Bu yargılama sonucunda beraat edeceğim. Ancak birileri benim hayatımdan 75 günü çalmış olacak.





