2015 yılında Özgecan Aslan’ın öldürülmesinin ardından geçen on yıllık süreçte, şiddeti önleyecek etkili ve bütüncül politikaların geliştirilemediği savunuluyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasının ardından, devletin kadınları korumaya yönelik yükümlülükleri daha fazla tartışılır hale geldi.

Doruk Madencilik işçileri alacakları için yeniden Ankara’ya geliyor: İşçilerin hakkını kimseye yedirmeyiz
Doruk Madencilik işçileri alacakları için yeniden Ankara’ya geliyor: İşçilerin hakkını kimseye yedirmeyiz
İçeriği Görüntüle

2025'in ilk yarısında 136 kadın öldürüldü

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP), 2024 yılında 394 kadın cinayeti ve 259 şüpheli kadın ölümü kaydettiklerini açıkladı. Bu sayı, kuruluşun veri tutmaya başladığı tarihten bu yana en yüksek seviye olarak kayda geçti.

2025 Haziran Raporu’nda ise, İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmenin ardından geçen süreçte, her yılın ilk 6 ayında kadın cinayeti sayısının arttığı, 2021’in ilk 6 ayında 131, 2022’nin ilk 6 ayında 164, 2023’ün ilk 6 ayında 147, 2024’ün ilk 6 ayında 205, 2025’in ilk 6 ayında ise 136 kadın öldürüldüğü duyuruldu.

Kadın Cinayetleri-2

Bianet’in erkek şiddeti çetelesine göre, 2025’in ilk altı ayında en az 131 kadın erkekler tarafından öldürüldü. 178 kadının ölümü ise “şüpheli” olarak kaydedildi. Öldürülen kadınlardan biri de 22 yaşındaki üniversite öğrencisi Ayşe Tokyaz’dı. Daha önce defalarca şiddete uğradığını bildiren Tokyaz’ın eski partneri tarafından öldürülmesinin ardından koruma ve ceza mekanizmalarının etkinliği tekrar tartışma konusu oldu.

Kardeşi Esra Tokyaz, Ayşe’nin şiddet gördüğünü ve alıkonduğunu, defalarca şikâyette bulunduğunu açıklamıştı. Fail, ifadesinde “merdivenden düştü” savunması yapmıştı.

Ayşe Tokyaz cinayeti, yalnızca bireysel bir suç vakası olarak değil, aynı zamanda yargı süreçleri, sosyal hizmetler ve koruma mekanizmalarının etkinliğini de tartışmaya açtı.

Şiddetin önlenmesi için hangi mekanizmaların işletilmesi gerektiğini ve mevcut sistemdeki aksaklıkları Kadın ve Mücadele Derneği Başkanı Hikmet Molu ile konuştuk.

Unnamed-17

Kaza süsüyle cezasızlık kalkanı

Hikmet Molu’ya göre, kadın cinayetlerinde faillerin olayları “kaza” veya “intihar” gibi gösterme çabaları artık sıradan hale geldi. Bu savunmaların özellikle olayın ilk saatlerinde, deliller toplanmadan yapıldığını vurgulayan Molu, şunları söyledi:

“Kadın cinayetlerinde ‘camdan düştü’, ‘merdivenden kaydı’, ‘başını çarptı’ gibi savunmalarla çok sık karşılaşıyoruz. Delillerin toplanmadığı ya da yanlış toplandığı vakalarda bu tür savunmalar işe yarayabiliyor. Yargı sürecinde de failler, ‘iyi hal’ ya da ‘şüpheden sanık yararlanır’ ilkesiyle cezadan kurtulabiliyor. Hatta çoğu fail, ‘nasıl olsa af çıkar, yatar çıkarım’ düşüncesiyle cinayet işliyor. Bu da yeni cinayetleri cesaretlendiren bir zincir etkisi yaratıyor.”

“Sistem kadınları korumuyor”

Ayşe Tokyaz’ın daha önce defalarca şiddete uğradığını ve yardım istediğini hatırlatan Molu, devletin koruma mekanizmalarının kâğıt üstünde kaldığını belirtti:

“Ayşe Tokyaz örneği, sistemin kadınları koruyamadığını açıkça gösteriyor. Kadınlar şiddet gördüklerini beyan ediyor ama çoğu zaman bu başvurular ya ciddiye alınmıyor ya da geçiştiriliyor. Uzaklaştırma kararları sadece bir formaliteye dönüşüyor. Fail rahatlıkla kadına yaklaşabiliyor çünkü izleme mekanizmaları, örneğin elektronik kelepçe uygulamaları ya yok ya da çok sınırlı. Sığınma evlerinin kapasitesi yetersiz. Kadınlar ekonomik ve sosyal güvenceleri olmadığı için bu mekanizmaları da kullanamıyor. Kısacası, sistem kadınları korumuyor.”

Unnamed (2)-4

Şüpheli ölümler soruşturulmuyor

“Şüpheli ölüm” olarak kayda geçen kadın ölümlerinin çok büyük kısmının aslında cinayet şüphesi taşıyan olaylar olduğunu vurgulayan Molu, çoğu zaman bu olayların derinlemesine araştırılmadığının altını çizdi.

Toplum baskısı olmasa birçok vakada dosyaların kapatıldığını söyleyen Molu, “Soruşturmalarda adli tıp raporları geç geliyor, tanık beyanları alınmıyor ya da olay yeri incelemesi yüzeysel yapılıyor. Kadının geçmişte maruz kaldığı şiddet ya da tehditler yeterince dikkate alınmıyor. Bu da şüpheli ölümlerin sistematik olarak ‘normalleştirilmesine’ yol açıyor. Oysa her bir şüpheli kadın ölümü, baştan sona detaylı ve bağımsız bir şekilde soruşturulmalı. Devletin bu ölümleri önlemek ve failleri adalete teslim etmek gibi temel bir yükümlülüğü var. Yargıdaki hızın ve işleyişin iyileştirilmesi sorununun da ivedi şekilde çözülmesi gerekmektedir” diye konuştu.

Kadın-1

Medya dili şiddeti meşrulaştırıyor

Medyanın kullandığı dilin, kadın cinayetlerini sıradanlaştırdığını ve şiddeti yeniden ürettiğini söyleyen Molu, haber dilindeki sorunlara dikkat çekti:

“Failin psikolojisini ön plana çıkaran, onu anlamaya çalışan haberler çok tehlikeli. ‘Sevdiği kadını kaybedince cinnet geçirdi’ gibi ifadeler failleri mazur gösteriyor. Şiddetin teşhiri de ayrı bir sorun. Öldürme yöntemlerinin ayrıntılı anlatılması, cinayet fotoğrafları ya da mağdurun özel bilgilerinin paylaşılması hem travmayı büyütüyor hem potansiyel faillere yol gösteriyor. Medya, fail odaklı değil, sistem odaklı ve hak temelli bir dil kullanmalı. Kadın cinayetlerinde ‘kadın öldü’ değil, ‘erkek öldürdü’ denmeli.”

Kadın Hakları-1

“Bu sadece kadınların değil, toplumun ortak meselesi”

Dernek olarak hem hukuki hem toplumsal mücadeleyi sürdürdüklerini belirten Molu, çözümün yalnızca sivil toplumdan beklenemeyeceğini vurguladı:

“Kadına yönelik şiddetle mücadelede farkındalık çalışmaları yapıyor, eğitimler düzenliyoruz. Hukuki destek sağlıyoruz. 14 Demokratik Kitle Örgütü olarak ‘Biz Susmuyoruz’ adı altında ‘Şiddetsiz Yaşamak İçin Toplumsal Uzlaşı’ metni hazırladık. Şu ana kadar 31 örgüt imzaladı. Ama bu mücadelede devletin de sorumluluğu büyük. İstanbul Sözleşmesi’ne uygun politikalar yeniden hayata geçirilmeli, tüm kamu kurumları koordineli çalışmalı. Ayrıca toplum da şiddeti görmezden gelmemeli. Yurttaş bilinci olmadan bu mücadele kazanılamaz. Eğitim de bu mücadelenin temeli. Şiddetsiz bir toplum için çocuklara küçük yaşta toplumsal cinsiyet eşitliği ve insan hakları eğitimi verilmesi şart.”

Muhabir: Cemre Polat