Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) Başkanı Canan Güllü, İstanbul Sözleşmesi'nin Türkiye tarafından imzalanmasının 15. yılına dikkat çekerek, sözleşmeden çıkılan son 5 yılda 1.824 kadının erkekler tarafından öldürüldüğünü ifade etti. Güllü, sözleşmenin yalnızca uluslararası bir hukuk metni olmayıp, kadınların yaşam hakkını koruyan temel bir güvence olduğunu ifade etti.

İstanbul Sözleşmesi’ni ilk imzalayan ülke Türkiye'ydi
Türkiye'nin 1 Temmuz 2011'de İstanbul Sözleşmesi'ni ilk imzalayan ülke olduğunu hatırlatan Güllü, o gün yalnızca uluslararası bir sözleşmeye imza atılmadığını, kadınların yaşam hakkını koruyacak ve şiddeti önlemeyi devletin asli görevi haline getirecek yeni bir döneme ilişkin umutların doğduğunu belirtti.
Kadın örgütleri açısından İstanbul Sözleşmesi'nin yıllardır verilen mücadelenin uluslararası güvenceye kavuşması anlamına geldiğini kaydeden Güllü, “Ancak daha ilk günden bu umudun eksik bırakıldığını gördük” dedi.

“Kadınlar yalnızca cezalarla korunamaz”
Sözleşmenin hazırlık sürecinde en çok üzerinde durdukları konunun şiddeti önleyici kamu politikalarının oluşturulması olduğunun altını çizen Güllü, “Çünkü biliyorduk ki kadınlar yalnızca cezalarla korunamazdı. Eğitimden sağlığa, adaletten yerel yönetimlere kadar bütün kurumların ortak sorumluluk üstlenmesi gerekiyordu” dedi.
Bu anlayışla hazırlanan 6284 sayılı Kanun taslağının, “Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi” ekseninde oluşturulduğunu, ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde adının “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” olarak değiştirildiğini aktaran Güllü şu değerlendirmeyi yaptı:
“Bu değişiklik yalnızca bir isim değişikliği değildi. Kadını birey olarak görmek yerine aile içinde tanımlayan siyasal anlayışın ilk güçlü işaretiydi.
Aynı dönemde Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığı’nın ortadan kaldırılarak yerine aile odaklı bir bakanlık yapısının kurulması da bu yaklaşımın devamı oldu. Biz kadın örgütleri o gün sevincimizin kursağımızda kaldığını hissettik. Çünkü zihniyet değişmeden yasaların tek başına kadınları yaşatamayacağını biliyorduk.”
“Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından uygun bulunan İstanbul Sözleşmesi’nin Türkçe resmî çevirisinin uzun süre yayımlanmamasının bile sürecin ne kadar isteksiz yürütüldüğünün göstergesi” olduğunu belirten Güllü, “Bugün geriye dönüp baktığımızda artık çok daha net görüyoruz ki, o dönemde atılan adımların önemli bir kısmı, Opuz v. Turkey sonrasında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararının ve Avrupa Birliği sürecinin yarattığı uluslararası baskıyı yönetmeye yönelikti. Ancak sözleşmenin gerektirdiği zihniyet dönüşümü hiçbir zaman tam anlamıyla hayata geçirilmedi” dedi.
“İstanbul Sözleşmesi daha ilk günden hedef haline getirildi”

İstanbul Sözleşmesi’nin, daha ilk günden itibaren kadınların eşitliğinden rahatsız olan çevrelerin hedefi haline getirildiğini hatırlatan Güllü şunları ifade etti:
“Çünkü bu sözleşme; çocuk yaşta, erken ve zorla evliliklerle mücadeleyi, kadına yönelik şiddetin önlenmesini, faillerin etkin biçimde cezalandırılmasını, mağdurların korunmasını ve devletin önleyici politikalar üretmesini zorunlu kılıyordu, işte tam da bu nedenlerle uygulanması engellendi, kadın politikasızlığına mahkûm edilen bir toplum yaratıldı.”
Buna rağmen mücadeleden vazgeçmediklerini belirten Güllü, Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu olarak kadın cinayetleri davalarını takip ettiklerini, mahkemelerde müdahillik için mücadele verdiklerini, barolarla birlikte cezasızlığa karşı hukuk mücadelesi yürüttüklerini, Ev İçi Şiddet Acil Yardım Hattı aracılığıyla binlerce kadın ve çocuğun yanında olduklarını, yerel yönetimlerle kadın-erkek eşitliğini güçlendiren çalışmalar yaptıklarını ve uluslararası platformlarda Türkiye'deki kadınların sesi olmaya devam ettiklerini kaydetti.

Bir gece yarısı imzası ile sözleşmeden çıkıldı
Güllü, 20 Mart 2021 gecesi tek bir Cumhurbaşkanı Kararı ile Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi'nden çekildiğinin ilan edildiğini hatırlatarak, buna boyun eğmediklerini, hem şahsı hem de Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu adına Danıştay'da davalar açtıklarını, hukuka ve Anayasa'ya olan inançla mücadeleyi sürdürdüklerini ancak bekledikleri hukukî sonucu alamadıklarını söyledi. Buna karşın hiçbir mahkeme kararının kadınların yaşam hakkı mücadelesini durduramadığını ifade etti.
1.824 kadın yaşamdan koparıldı
İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme kararının ardından geçen beş yılda kadınların yaşam hakkının daha ağır tehdit altına girdiğini belirten Güllü, TKDF verilerine göre 2021 yılında 280, 2022 yılında 334, 2023 yılında 425, 2024 yılında 394 ve 2025 yılında 391 kadının erkekler tarafından öldürüldüğünü açıkladı. Güllü, sadece son beş yılda toplam 1.824 kadının yaşamdan koparıldığını vurguladı.
2025 yılında öldürülen kadınların büyük bölümünün eşleri, boşandıkları eşleri, birlikte oldukları ya da ayrılmak istedikleri erkekler tarafından öldürüldüğünü belirten Güllü, kadınların en güvende olması gereken evlerin onlar için en tehlikeli yerlere dönüştüğünü, ateşli silah kullanımındaki artış ve cezasızlık uygulamalarının tabloyu daha da ağırlaştırdığını ifade etti.

“Çocuklara yönelik cinsel istismar vakaları arttı”
“Çocuklara yönelik cinsel istismar vakalarının artmaya devam ettiğini, erken ve zorla evliliklerle mücadelede geri adımlar atıldığını, şiddeti önlemeye yönelik bütüncül kamu politikalarının hâlâ oluşturulmadığını” belirten Güllü, İstanbul Sözleşmesi'nin "Şiddet yaşandıktan sonra değil, yaşanmadan önce önleyin" anlayışını benimsediğini hatırlattı.
Kadınların yaşam hakkını koruyan politikalardan uzaklaşıldıkça kadın cinayetlerinin azalmadığını dile getiren Güllü, "Bu nedenle İstanbul Sözleşmesi yalnızca uluslararası bir metin değil, kadınların yaşam hakkının güvencesidir" dedi.

“Hiçbir kadını ve çocuğu yalnız bırakmayacağız”
İstanbul Sözleşmesi'nin imzalanmasının 15. yılında kadınların yalnız olmadığını bir kez daha vurgulayan Güllü, “şiddete maruz bırakılan her kadının yanında olmaya, hiçbir çocuğu yalnız bırakmamaya devam edeceğiz” dedi.

İstanbul Sözleşmesi'nin yeniden yürürlüğe gireceğine inancını dile getiren Güllü, "Kadınların yaşam hakkı hiçbir siyasi tercihten daha değersiz değildir. Kadınların yıllardır sürdürdüğü mücadele er ya da geç hukukta da siyasette de karşılığını bulacaktır. O sözleşme yeniden imzalanacak ve kadınları yaşatacak politikalar yeniden devletin temel yükümlülüğü olacaktır" ifadelerini kullandı.




