İstanbul’un ilginç hikâyeleri

Birsen GÜRDİL

8.500 yıllık bir şehir olurda ilginç hikâyeleri olmaz mı? Böylesi asırlık bir kentin yıllardan bu yana anlatılan pek çok hikâyesi vardır. Gelin böylesi ilgi çeken hikâyeye birlikte ortak olalım.
Padişahlar için Çin’de yapılan
özel tabaklar
Bugün Topkapı Sarayı Müzesi’nin “Saray Mutfakları” bölümünde sergilenen Çin porselenlerinin çok ayrı bir özellikleri vardır. Osmanlı padişahlarına ve hanedan mensuplarına yapılacak bir suikastı önlemek için Çin’de yapılan akıllı tabaklar kullanılmakta imiş.
Selodan kaplı bu tabaklara koyulan herhangi bir zehir tabağın rengini değiştirmekteymiş. 13. Yüzyıldan, 20. Yüzyıla kadar uzanan bir zaman diliminde saraylarda bu tabaklar kullanılmış. Topkapı Saray Müzesi’nde ve mahzenlerde bu objeler bulunmakta imiş. Bir kısmı teşhir edilen sofra ve mutfak takımlarının yanı sıra daha pek çok bu tarz malzemeler gün yüzüne çıkacakları zamanı bekliyorlar.
Osman Hamdi Bey’in büyük cesareti
Osman Hamdi Bey, Türk kültür, sanat ve edebiyat dünyasına büyük katkıları olmuş, müstesna bir ressamımızdı. Günümüzde yaptığı tablolar milyar karşılığı satılmaktadır. Aydın Münevver, bu değerli bilim insanı Alman İmparatoru Kayzer II. Wilhelm’in Osmanlı padişahından istediği bir heykeli canı pahasına karşı çıkarak verdirmemiştir.
İstanbul’da Sultan I. Ahmet Türbesinin tam karşısında bulunan bir çeşme bugün bile bütün ihtişamı ile güvenleri büyülemektedir. İşte o tarihi çeşme, 1989 yılında Osmanlı-Alman dostluğunun bir göstergesi olarak inşa edilmiştir. Aslında Kayzer II. Wilhelm İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde gördüğü İskender Lahdi’ne sahip olmak için zamanın padişahına bu isteğini bildirmiştir. Durumu öğrenen Osman Hamdi Bey, padişahın huzuruna çıkarak, “Ancak ölümü çiğneyerek verebilirsiniz” demiştir. Kellesini ortaya koyan Hamdi Bey, o paha biçilmez İskender Lahdi’ni Lübnan’da yaptığı bir kazı sonucu bulup, İstanbul’a getirerek müzeye koymuştu. Alman İmparatoru bu değerli eseri değil nadide bir hereke halısı ile ülkesine yolcu edilmiştir.
Zenginlik göstergesi kaşıklar
Osmanlılarda zengin ve varlıklı olanların bu varlıklarını göstermek için uyguladıkları bir düzen varmış. Yemeğe davet edilen kişi veya aileler bu davete giderken kaşıklarını da yanlarında götürürlermiş. İşte bu özel olarak yapılan kaşıkların bir sanat eseri olup, sedeflisi, gümüşlüsü hatta altınlısı bile yapılın kullanılmış. Sahibinin ne kadar zengin olduğunu gösteren kaşıklar böylelikle sahibine itibar sağlarmış.
İlginç bir hediye takdimi: Diş kirası
Günümüzde bir yemeği davetli isek, bu ziyarete elimizde bir hediye ile gitmemiz görgü ve inceliğimizin bir yapısıdır. Oysa bu alışkanlık Osmanlılarda tersine uygulanmış. Davete katılan kişilere, konuklara davet sahibi “Diş kirası” denilen bir hediye verirmiş. Özellikle Ramazan aylarında uygulanan bu düzen, yemeğe gelenler, ev sahibine sevap kazandırmış olduğu duygusuyla yapılırmış.
Bir kese içinde gelen davetlilere verilen diş kirası hediyeler ev sahibinin varlıklı oluşuna bağlı olup, altın akçede çıkarmış, tespihte.
Mimar Sinan’ın gizemli aşkı: Mihrimah Sultan
Kanuni Sultan Süleyman ile Hürrem Sultan’ın kızı, sarayda sadrazamlığa kadar yükselen Rüstem Paşa ile evlenir. 17 yaşında böyle bir evliliği ön ayak olan Hürrem Sultan’a için için kızan Mimar Sinan Mihrimah Sultan adına İstanbul’un iki ayrı yakasında birer Cami yapmak zorunda kalır. Camilerden biri Edirnekapı’da, diğeri ise Üsküdar’dadır.
Güneş anlamına gelen MİHP ile Ay anlamına MAH kelimelerinin birleşimi ile anlamlanan Mihribah’ın adının ölümsüzleşmesi için, dahi mimarın bir aşkın ürünü olduğuna inanılan buluşu bugün bile izlenmektedir.
Her yıl gece ile gündüzün eşit olduğu 21 Mart günü Edirnekapı’daki Caminin minaresi üzerinden batan güneş, Üsküdar’daki minarenin ardından doğan ayı ile karşılaşır. Bu dâhiyane buluşu ile Mimar Sinan’ın, Mihrimah Sultan’a beslediği aşka bir anlam kazandırdığına inanılır.
Tekfur Sarayı’nın gizemli hikâyesi
İstanbul-Edirnekapı’da Bizanslılar döneminde yapılmış olan Tekfur Sarayı ilginç amaçlar için kullanılmış talihsiz bir yapı olarak bilinir. Bir dönem hayvanat bahçesi yapmak isteyen zamanın sultanı, burayı havan bahçesi olarak kullanmış.
Daha sonra hayat kadınlarının vücutlarını para karşılığı sattığı geneleve dönüşmüş. Bir süre sonra talihsiz yapı, 1791’de çini ve seramik üretimi yapılan bir fabrikaya ev sahipliği yapmış. Daha sonraki yıllarda ise 18. Yüzyılın sonlarında ise düşkünler evi olarak kullanılan Tekfur Sarayı’nın çilesi yine bitmemiş, bu kez okul olmasını isteyen hanedanın bu isteği de gerçekleşmemiş. Uzun yıllar kaderine terk edilen bu yapının da böyle bir ilginç hikâyesi bulunmaktadır.